Japonya ve Japonlar Hakkında İzlenimler-2

Japonya’yı gezerken hep canım yazarlık hocam Çiğdem Ülker’in beş duyumuzu birden kullanarak gözlem yapmamız öğüdü aklımdaydı. Baktım, dinledim, kokladım, dokundum ve tattım.

Bir önceki yazımda ilk izlenimlerimi aktarmış, kawaii, moda ve ahlak anlayışlarından bahsetmiştim. Japonlar hakikaten garip bir millet. Kendimi tekrarlayacağım ama, gerçekten hiç bu kadar dışarıda hissetmemiştim. Böyle hissetmek de bir anlamda iyi oldu, böylece kendi eylemlerime olduğu kadar diğerlerinin eylemlerine de dikkat kesilmiş oldum. Yine uzun bir yazı olacak sanırım, sonuna kadar sıkılmadan okumanız dileğiyle.

Japon Temizlik Anlayışı

japanese-toilet

Neredeyse her Japon tuvaletinin yanında şu görmüş olduğunuz kumanda bulunuyor. Oturduğunuz yeri (ve suyu) isterseniz ısıtabiliyor, tuvaletten sonra ihtiyacınız olan tuşa basıp temizliğinizi yapıyorsunuz (çok lüks yerlerde kurutma da varmış ama ben rastlamadım). Eğer stres olursanız sifon sesi çıkarabilme özelliğini, hatta parfümü de kullanabiliyorsunuz. Tuvalete oturmadan önce oturağı temizlemek için dezenfektan bile var. Tuvalet kağıdı (yanında en az iki tane yedekle) her zaman, en ücra tapınaklarda bile vardı. İnsan bir süre sonra güzel alışıyor bu sisteme, zira dönerken evine tuvalet alıp götürenler oluyormuş. 🙂 Fakat ilginç nokta, umumi tuvaletlerin neredeyse hiçbirinde sabun bulunmaması (Starbucks, McDonalds gibi yerlerde gördüm sadece). Gittiğimiz otellerin hiçbirinde yoktu. Adam Shiseido’nun yüz temizleme köpüğünü koymuş, ama el sabunu koymamış. Gerçekten çok garip geldi bana. Gözlemlediğim Japonların hiçbiri de tuvaletten çıkınca ellerini sadece suyla yıkamaktan rahatsız olmadı.

Aynı şekilde kağıt havlu da hiçbir tuvalette yok. Japonların çantasında her zaman kendi özel mendilleri ya da havluları bulunuyor. Kadın erkek çocuk fark etmeden bu havlu hepsinde var, ellerini bununla kuruluyorlar. Biz de öyle yaptık. Bunu önceden biliyordum ama, mendilin meğer ikinci bir fonksiyonu da varmış, onu burada öğrendim: Ter silmek. Öyle bir nem var ki, Ege’de büyümüş, Aydın ve Urfa’nın hamamvari havasını görüp bundan fazla nem olamaz diye düşünen ben, Japonya’nın gittiğimiz her yerinde terden resmen buharlaştım. Haziran ve Temmuz ayını kapsayan bu dönemler “tsuyu” ya da Türkçesiyle, erikler bu dönemde meyve verdiği için “erik yağmuru” sezonu Japonya’da. Biz on beş günlük seyahatimizin yalnızca iki gününde yağmura yakalansak da tüm seyahat boyunca her gün bulutlu ve nemliydi.

FullSizeRender
Kyoto’dan aldığımız, Kyoto ruhuna yaraşır mendiller.

O mendilin ikinci fonksiyonu da yüzümüzdeki terleri silmek oldu. Yüzün terlediğinde silmemek de kaba bir hareketmiş zira. Bu mendiller ayrıca çok popüler birer hediyelik eşya olduğundan birkaç tane de ben aldım. Kağıt havlu yerine mendil ya da küçük havlular kullanmak fikri çok hoşuma gitti.

Temizlik konusunda fark ettiğimiz ilginç bir diğer nokta da dış mekanların temizliği oldu. Üçüncü günümüzün sonunda, fark ettim ki ayakkabılarımızın altı ilk aldığımız günden daha temiz olmuş! Bir de sürekli bahçe, tapınak gezmemize rağmen. Bizim gibi iç ortamlarda (restoranlar ve tapınaklar dahil) ayakkabı çıkarıp terlik giyme alışkanlıkları var ama gereği bile yok çünkü nasıl temizleniyorsa yollar, ayakkabının altında toz bile yapmıyor. Ellerini yıkamadıkları sabunlarla yolları yıkıyor olabilirler. 😀

2001_11
Bir Ryokan’ın (Japon tarzı pansiyon) önündeki terlikler. Kaynak: japanguide.com
2001_02
Eğer mekana terlikle girdiyseniz tuvalete girerken terliği çıkarıp tuvalet terliği giymeniz gerekiyor. Tanıdık geldi mi? 🙂 kaynak: japanguide.com

Din ve Ahlak Anlayışı 

Bağ bahçe merakımdan ötürü bir sürü tapınağa girdim çıktım. Bir Budist olsaydım hacı olmuştum herhalde. 🙂 Bu nedenle bahçelerde ve dağlarda daha çok vakit geçirsem de direkt yoldan Japonların din anlayışını deneyimlemiş oldum.

Az sayıda Müslüman ve Hıristiyan olsa da Japonya’ya bin yıllardır hakim olan iki anlayış Şintoizm ve Budizm.

Şintoizm Japonya’nın kadim dini. Doğal bir şekilde oluşmuş bir yaşam tarzı da diyebiliriz. Yani Japonya’da kimse ben Şinto’yum demiyor, zaten öyleler. Budist olsan da eğer Japonsan otomatikman Şinto oluyorsun. Yani bir bakıma etik bir kod Şintoizm. Peygamber, tanrı, kitap, din değiştirme gibi kavramlara sahip değil. Yalnızca “kami” dedikleri, mabetlerini koruyup kolladıkları düşünülen, İngilizce’ye “deity” Türkçeye “Tanrı” ya da “Melek” diye çevirebileceğimiz ruh inançları var. Bu kamiler ölmüş insanların ruhu da olabiliyor, doğadaki herhangi bir varlığın ruhu da.

meiji jingu
Meiji Jingu Mabedi girişi Torii kapısı, Harajuku, Tokyo. Haziran 2017

Şintoizm’in ana düşüncesi saygı ve erdem. Ruhlara, doğaya, insanlara, yaşayan ve yaşamayan her varlığa saygı ve şükran. En önem verdiği erdemlerden biri de “Magokoro” yani içten bir kalp. Japonlar için çok önemli olan, Japonya’yı 19. yüzyılda nihayet dünyaya açan ve teknolojiyle tanıştıran içten kalpli imparator Meiji ve eşinin ruhlarının rahat etmesi için, Tokyo’da bir Şinto mabedi var örneğin. İmparatorun ölümünden sonra, 1920 yılında kurulan bu mabedin ormanı için ülkenin her yerinden 100.000 ağaç bağışlanmış ve şimdi, yüz yıl sonra, kendini yenileyen ve vahşi doğaya ev sahipliği yapan bir orman olmuş. Bu orman da Japon halkının içten kalbini temsil ediyor. Japonya’da ziyaret ettiğim ikinci mabed olan Meiji Jingu’dan doğrusu ben çok etkilendim.

iris garden
İris çiçekleri ile ünlü Meiji Jingu Mabedi, Haziran’da gelmenin en güzel yanı ülkenin her yanında bu güzel iris çiçeklerini ve ortancaları görmekti.

Budizm ise ahlaki yönünden benzerlikleriyle Japonların kolaylıkla kabul ettiğini düşündüğüm bir inanç. Yine tanrısı olmayıp belli etik ilkelerinden oluşuyor. Kurucusu olan Siddharta Guadama’nın hayatını, Sapiens kitabından (Yuval Noah Harari) özetleyerek, zaman zaman alıntılayarak kısaca aktarmak istiyorum.

Himalaya Krallığının varisi olan prens Gautama, zengin- fakir, genç-yaşlı, sağlıklı-hasta herkesin bu dünyada acı çektiğini, ve acılarını maddi arzularla yok etme isteğinde olduğunu fark eder. En zengini bile maddi arayışlardan vazgeçememektedir. Bunun üzerine 29 yaşında sarayını gizlice terk eder ve “Kuzey Hindistan’ı baştan başa evsiz bir berduş gibi gezerek bu acılardan kurtulmanın bir yolunu arar. Aşramları gezer, guruların dizlerinin dibinde oturur, ama hiçbir şey onu özgürleştirmez ve tatmin etmez.”

“Gautama’nın içgörüsü, zihnin deneyimlediği şey ne olursa olsun genellikle bir şeyleri çok istediğini ve bunun da mutsuzluğa yol açtığını söyler. Zihin hoşuna gitmeyen bir şey yaşadığında şiddetle bu rahatsızlıktan kurtulmak, hoşuna giden bir şey yaşadığında da zevkin kalıcı olmasını ve yoğunlaşmasını ister, bu yüzden de hep doyumsuz ve huzursuzdur. Bu, acı gibi hoşumuza gitmeyen şeyler deneyimlediğimizde çok açıktır. Acı sürdükçe mutsuz oluruz ve acıdan kurtulabilmek için her şeyi yaparız. Öte yandan, keyifli şeyler yaşadığımızda bile tamamen mutlu değilizdir. Ya keyfimizin biteceğinden korkarız ya da keyfin yoğunlaşmasını dileriz.”

Altı yıl oturup düşündükten sonra bir çözüm yöntemi bulur. Eğer tüm deneyimleri olduğu gibi kabullenmeyi becerebilirsek, anda kalarak yaşayabilirsek acılardan kurtulabiliriz. O zaman, üzüntüde bile bir zenginlik bulabiliriz.

“Şu anda ne yaşıyor olabilirdim?” demek yerine “Şu anda ne yaşıyorum?” diye sormayı öğrenir ve öğretir Guatama. Hayatının tümünü insanları bu zihinsel düzeye ulaştırmak için meditasyon yöntemleri bulmaya adar ve sonunda aydın kişi, yani Buda olur, Nirvana’ya ulaşır. Budizm mitolojisi aşağı yukarı bu şekilde. Tanrılarla uzaktan yakından ilişkisi olmayıp, bu güne kadar gelebilen tek din.

Felsefesi itibariyle bende büyük merak uyandıran ve daha da öğrenmek istediğim Budizm, dünyanın çoğu dininde olduğu gibi gerçek dünyada uygulanışında silik bir iz olarak kalmış Japonya’da. Tapınaklar dolup taşsa da, Harari’nin de dediği gibi,

“Budistlerin yüzde 99’u Nirvana’ya ulaşmadıkları gibi, zamanlarının büyük bölümünü dünyevi başarıların peşinde koşarak geçirdiler ve pek çok değişik tanrıya tapmaya da devam ettiler. Bunlar arasında Hindistan’daki Hindu tanrıları, Tibet’teki Bon ve Japonya’daki Şinto tanrıları örnek verilebilir.”

Şinto ve Budist tapınakları çoğu zaman gerçekten de iç içe ve birbirleriyle çelişmiyorlar. Mesela eski Tokyo’nun merkezi Asakusa’da büyük Budist tapınağı ve Şinto mabedi yanyanalar. Japonya’ya gittiğinizde hangi tapınak Şinto hangisi Budist anlamak ise çok basit. Önünde kocaman Torii kapısı (yukarıdaki Meiji Jingu kapısı gibi) varsa Şinto. Bu kapılardan kötü olan ruhların geçemeyeceğine inanılıyor. Böyle bir kapı yoksa ve içeride Buda’nın resmi/heykeli vs var ise, ve ismi -ji ile bitiyorsa bu bir Budist tapınağı. Benim kendi adıma fark ettiğim diğer şey ise özellikle Zen tapınaklarındaki güzel ağaç kokusu ve ne kadar turist olursa olsun bozulmayan huzur, sessizlik ve her noktası düşünülmüş tasarımlar (binalar, ağaçlar, taşlar) oldu. Şinto mabedleri sanki daha dünyevi ve daha hareketliydi.

Bir Şinto tapınağı paylaştım, bir de Kyoto’da bulunan, Zen Budizm’inin Renzai mezhebinin ana tapınağı Nanzen-ji’den birkaç fotoğraf paylaşarak yazımı bitireyim.

nazenji
Tapınakta koşa koşa giden bir keşiş.
nazenji3
Nanzenji Tapınağı dışarıdan görünüş.
nazenji1
Tapınağın içindeki Zen bahçesi.

nazenji2

Nanzen-ji’nin kurucusundan dizeler. Bu ülkede hem yöneticiler hem de rahipler şiir yazmayı çok seviyor. Diyor ki,

Ne geçmişin acıları zihnini tırmalasın,

Ne geleceğin korkuları.

Bu anda yaşa, bu yerde,

Saf bir akılla ve pişman olmadan.

İşte o zaman her gün iyi bir hayattır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s