Beslenme ve Minimalizm

Posted by

Blog yazmaya başladığımdan beri beslenme üzerine az atıp tutmamışım. Bugün de beslenme, minimalizm ve bilinçli farkındalık üzerine biraz atıp tutayım 🙂 Bu yazıdaki bilgiler ve görüşler önceki yazılardan biraz farklı olabilir, şimdiden belirteyim. İnsan değişiyor ve gelişiyor.

Küçüklüğümden beri yemek yapmayı da, yemeyi de çok severim. Çok şükür ki şimdiye kadar kilo konusunda büyük problemlerim olmadı, ergenlikten beri 50-60 arasında gitti kilom. Bu nedenle yazdıklarımın hiçbiri kesinlikle kilo verme tavsiyesi olarak anlaşılmasın. Beslenme üzerine onca kitap okuduktan ve kendi üzerimde denedikten sonra gördüm ki, bu gezegende birçok konuda olduğu gibi, beslenme konusunda da bir gerçeklik yok. Herkesin kendisi için seçtiği yol en doğru yol, ama işte burada bilinçli olmak, yediklerimiz üzerine düşünmek ve bedenimizi dinlemek önemli.

Yokluk Bilincinin Beslenme ile İlişkisi

Hayat çizgimde dengesiz beslenme dönemlerime bakarsam, hep bir eksiklik içinde olduğumu, bu eksikliği yeme ile doldurduğumu görüyorum. Örneğin 2010-2013 arası pesketaryen (sebze ve deniz ürünlerinden oluşan) bir yeme alışkanlığı edinmiştim. Bu yıllar öğretmenlik mesleğimin ilk yıllarına tekabül ediyor. Pesketaryen rejim her ne kadar en sağlıklı yeme biçimlerinden biri olsa da, bu yıllar çok stresli olduğum, kendime ait güvenin tamamen yıkıldığı yıllardı.
Hayatımda yolunda gitmeyen şeylerin çaresini yiyeceklerde buluyordum. Mesela eve gelip bir paket krem şanti alıp, sadece çilek ve krem şanti yediğim bir akşam hatırlıyorum. Başka bir gün ise bir kilo dondurma alıp gece geç saatlere kadar dizi izlerken bir kiloyu tek başıma bitirmiştim. Tabii sağlıklı beslendiğim de oluyordu, ama böyle kaçamaklarım da çoktu. Şimdi bakınca gerçekten de, hayatımdaki eksiklik duygusunu yemek yemenin verdiği tatminlik duygusu ile kapatmaya ve iyi hissetmeye çalışıyordum. Belki genç oluşumdan, belki stres ve hareketlilikten, bu 4 yılda yalnızca 3 kilo aldım.

2013-2014’te et yemeye başladım tekrardan, eşimin etkisiyle. Çünkü onun çok sevdiği bir şeyi yememem onu üzüyordu ve ben de ilk başladığım motivasyonu kaybetmiştim. Fakat bu da biraz dengesiz bir şekilde oldu, çünkü özellikle evlenmeden önceki dönemimizde bizi bir alışveriş çılgınlığı tutmuştu. Alışveriş yaptığımız günler de genelde alışveriş merkezinin üst katındaki fast-food restoranlarından birinde yiyorduk. Bu bir yıllık dönemde, Koray da ben de beşer kilo aldık ve kolay kolay veremedik.

2016-2017 yıllarında beslenme üzerine daha çok okumaya, araştırmaya ve denemeler yapmaya başladım. Bu süreçte benim için en faydalı değişiklik fermente gıdalarla tanışmak oldu. Yoğurt ve turşu yapmanın, en az yemek kadar zevkli olduğunu gördüm. Bu konu üzerine de birçok bilgi ve tarif paylaştım, buradan bakabilirsiniz.

Sonra yavaş yavaş ketojenik beslenme, low carb ve Karatay diyeti ilgimi çekmeye başladı. Özellikle 2017 yılı yüzde seksen Karatay beslenerek 58’den 50 kiloya düştüm. Ben aslında bu kadar kilo vermeyi beklemiyordum, 55 yeter diyordum. Fakat verdikçe verdim ve hatta pantolonlarımı yenilemek zorunda kaldım, üzerimde emanet gibi duruyorlardı.

Bu süreçte kilo verdim evet, ama yemeğe dair algım değişti. Maalesef iyi yönde değişti diyemeyeceğim. Çünkü küçükken hiçbir yemeğin kendinden iyi ya da kötü olduğuyla ilgili bir algıya sahip değildim. Şimdi görüyorum ki annem bizi gerçekten çok iyi beslemiş. Hamurişi, tatlı, ikram da yiyorduk belki ayda birkaç defa, ama her gün ev yapımı, taze ve mevsimsel besinler tüketiyorduk. Zaten Egeli olmanın verdiği bitki ve ot bilgeliğiyle annem bizi her zaman lezzetli ve sebze ağırlıklı besliyordu. Küçüklüğüme dair yemekle ilgili hatırladığım diğer şey ise, yemek saatini iple çekmekti. Çünkü genellikle annem ballandıra ballandıra anlatırdı mesela: “Bugün bamya var, yaşasın!” “Köfte- bezdirme günü :)” ya da babamın belki senede bir aldığı pirzola. Sokaktan alınan mısır. Bakkaldan dönerken tepesi yenen ekmek. Ekmek arası yenen rulo kat. 🙂 Yemek bizim için her zaman neşe kaynağı oldu. Hiçbir zaman bu yemek sağlıksızdır diye düşünmedim.

Bunun sebebi yemeğe dair bolluk bilincimizdi de aynı zamanda. Küçükken ekonomik olarak ne kadar sıkıntımız olsa da, yemek konusunda her zaman cömertti ailem.

Buradan 2017’ye geliyorum. Karatay diyeti, ekmeksiz yaşam vs. derken şunu fark ettim: Ben gıdalara etiket koymaya başladım. Yani bu sağlıklı, bu sağlıksız demeye başladım. “Sağlıklı” olanları yerken iyi, ama “sağlıksız” olanları yerken içimde bir başarısızlık, kendime ihanet hissi. Eskiden olmayan bir düalite yaratmış ve hatta insanları, anneleri yargılar olmuştum. Çocuğuna nasıl ekmek yedirir? Bu kadar karbonhidrat çok zararlı! Doğum günü için bile olsa pasta yenmez! Kendime ve içten içe insanlara böyle çok yüklendim.

Evet kilo verdim ama yeme algım bence sağlıklı değildi. 2018’de Singapur’a taşınmamla birlikte buradaki insanların yemekle ilişkisini gözlemleme fırsatı buldum: Japonya’da da gördüğüm gibi Singapur’da da obezite oranı düşük, yaşam süreleri yüksekti. Fakat insanlar her Allah’ın günü pilav ya da noodle yiyorlardı! Bu nasıl oluyordu? Karatay’ın hesabına göre, glisemik indeksi beyaz ekmekten daha yüksek olan beyaz pirincin bu arkadaşların hepsini kalp hastası ve obez yapması gerekirken, çöp gibi kızlar her gün kase kase pilavı üç öğün yiyorlardı.

Karatay’a ve çalışmalarına hala çok saygı duysam da, kendi hayatımda şunu gördüm: Kaçtığım şey, eksikliğim oluyor. Örneğin ekmekten ve hamur işinden mi kaçıyorum, onun eksikliğini çekiyorum. Eksikliğini çektiğim şey bende bir özlem haline geliyor ve bilincim varlıktan yokluk bilincine dönüşüyor. Yani odağım sahip olduklarıma değil, özlemini duyduğum şeylere kayıyor. Canım dondurma çekti örneğin, ama içinde şeker var. Kendimi tutuyor tutuyor, sonra oturup deli gibi yiyip kaçamak yapıyorum. Bu da işte ecnebinin “eating disorder” dediği şeye yöneltiyor insanı. Çok tehlikeli.

Aynı zamanda şunu da hissettim bu süreçte: Mesela o kitaplardan birinde bahsedilen bir ürünü ben hayatımda yememişim. Diyelim ki zerdeçal, kemik suyu ya da badem. Ya da hatta Türkiye’de bulunmayan bir yiyecek. Aman Allah’ım, eğer onu yemezsem ölürüm gibi anlatılıyor kitaplarda. Tamam, bu besinler sağlıklı olabilir, ama bunları tüketmediğim için duyulan suçluluk duygusu bana kendimi hiç iyi hissettirmedi.
Bir yandan da bazı yemeklere “sağlıklı” etiketi yapıştırınca diğer yemekler otomatik “sağlıksız” kategorisine giriyor. Bu bizi çok yanlış algılara yönlendiriyor ve yine örneğin pasta börek yerken suçluluk hissetmemize sebep oluyor. Ama bilim öyle bir şey ki, 50 yıl önce yağ düşmanken şimdi karbonhidrat düşman. Önceleri insanlar kilo veririm diye iğrenç tatlı form bisküvi kemirmek zorunda kalırken şimdi de işinde şeker var diye meyve yemeyin deniyor. Bu nedenle sağlıklı beslenme değil dengeli beslenme daha önemli diye düşünüyorum.

Varlık Bilinci ve Satın Alma-Yeme Alışkanlıkları

İnsan bakış açısını kendi sınırlamaktan yana değil, varlıktan ve bolluktan yana değiştirirse, gerçekten sihirli bir dönüşüm oluyor hayatında. Bu hem ilişkiler, hem sahip olduklarımız, hem de yeme alışkanlıklarımız için geçerli.

Hayatınızda yanlış giden bir şeyler mi var?

Eşyaların sizi boğmasından bıktınız mı?

Daha sade bir hayat mı düşlüyorsunuz?

Hemen istenmeyen kilolardan kurtulmak istemez misiniz?

Yukarıda verdiğim bu sorulardan biri olsaydı bu blog yazısının başlığı, eminim ki Google’da üst sıralara çıkacak ve daha çok tıklanacaktı. Çünkü insanların Google’a girdiği arama terimleri bunlar, ve karşılarına böyle bir başlık çıktığında, herkesin cevabı “evet” oluyor. Herkes başka bir hayatı düşlüyor. Herkesin “istenmeyen” kiloları var. Bilincin aktığı yeri fark ettiniz mi? Hep eksiklik, hep yokluk. İşte bu bilinci, şükür, varlık ve bereketten yana değiştirmemiz lazım.

İlk önce, sahip olduklarımıza şükredelim. Kilolarımızla beraber. Yiyebildiğimiz yiyeceklere şükredelim. Eğer biz istemezsek, hiçbir yiyecek bize zarar veremez. Dengede olmayı, aşırıya kaçmamayı bilirsek (ki aşırıya kaçmak da yetersizlik düşüncesinden ileri geliyor) bedenimiz de dengesini tutarak bize teşekkür edecektir.

Yemek saatlerine, yemek hazırlamaya, bazen de dışarıda yemeye suçluluk duygusuyla değil, heyecanla yaklaşalım. Yediğimiz her lokmadan keyif alalım, yiyebildiğimiz, tat alabildiğimiz, lezzetli ve besleyici yemekler yemek için yeteri kadar imkanımız olduğu için şükredelim. “Anne eli değen yemek” farklı olur derler ya, anneler gerçekten de sevgilerini ve iyi niyetlerini koyduğu için o yemeğe farklı gelir o yemek, şifalandırır. İşte kendi yaptığımız yemekleri de hep iyi dileklerle yapalım. Yemeğin içine ne koyduğumuzdan çok çok daha önemli bu. Bilirsiniz, annenizin, büyükannenizin yaptığı bir makarna, bir yağda yumurta bile daha tatlı gelir, daha iyi hissettirir. Yemeklerin içine koyduğunuz hisler, içerikten daha önemli 🙂

Peki şimdi nasıl besleniyorum?

İlk olarak ben her şeyi taze yemeyi seviyorum, Koray da öyle. Yani ertesi güne kalan yemeği yemek bana çok keyif vermiyor. Bu yüzden genelde her gün yemek yapıyorum, üniversite yıllarımdan beri. Yemek yapmanın eylemi bile bana zevk veriyor. Öğlenleri akşamdan kalanları, ya da daha hafif atıştırmalıklar (meyve ve yoğurt gibi, bazen de yumurta) yiyerek geçiriyorum. Dışarıdaysam suşi alıyorum zaman zaman, çünkü suşi gerçekten süper bir şey 🙂

Genellikle tek tabakta yenen yemekler yapıyorum, mesela pilav ve tavuk göğsü gibi. Ya da kapuska ve yoğurt. Aperitif, ana yemek gibi ayrım yapmıyorum, ne yiyeceksek masanın üzerinde oluyor ve ona göre ayarlıyoruz kendimizi. Yani daha az çeşit oluyor sofrada, ama sofranın içeriği her gün değişiyor. Haftalık bir plan verecek olursam, örneğin bu hafta bu şekildeydi. Geçen hafta bol tavuk yemiştik, bu hafta et ağırlıklı olmuş, markette güzel ve indirimde et bulunca böyle oldu. Kimi hafta da pazarda harika sebzeler buluyoruz, o zaman da sebze ağırlıklı oluyor.

Pazartesi, pilav, et ve salata
Salı, düdüklüde patatesli et yemeği
Çarşamba, kapuska
Perşembe, fırında patates, balık ve salata
Cuma, biber dolması.
Cumartesi, köfte ve makarna.

Karatay dönemimde ekmeği bırakmıştım, o zamanlardan kalma ekmek ve karbonhidrat tüketimim iyice azaldı ama kendimi sınırlamıyorum. Tatlı da yiyorum, ekmek de, krep de. Canım istediğinde kendime tost da yapıyorum. Pilav ve makarna da yiyorum ama artık zaten istesem de eskisi gibi tabaklar dolusu yiyemiyorum, bir iki kaşık yetiyor. Karbonhidratla barışmak bana küsmekten çok daha iyi geldi.

Daha doğrusu yemekle tekrar barışmak bana çok iyi geldi, herkese tavsiye ederim. 🙂 Bu aynı şekilde eşyayla barışmak gibi. Hayatıma giren her insan, her eşya, her yemek bana yaşama sevinci versin. Hepsinden alacağım maksimum faydayı alayım, niyetim bu. Hiçbir yiyecek, biz onu aşırı tüketmedikçe, kötü duygularla ve stres kaynaklı tüketmedikçe zararlı değil.

Kendimizi tanımak, bize yettiği yerde yetinmeyi bilmek, hem yaşam alanımız, hem bedenimiz, hatta psikolojimiz için çok çok değerli. Bu yazıyı okuduktan sonraki ilk yemeğinizde beni anın, her lokma için teşekkür edin, zevk alın, yemeğin sizi şifalandırdığını hissedin. Sevgiler.

Advertisements

2 comments

  1. Çok güzel bir yazı olmuş, gerçekten Karatay’ın psikolojik anlamda insanlara ne kadar zarar verdiğini mesleğimde çok sık gördüğüm için, çok hoşuma gitti bu yazı..
    Fakat benim şu gözlemim de var, uzakdoğuda insanlar çok sağlıklı beslenmiyor bence ama az yiyorlar, porsiyonlar ve öğünler farklı işliyor mesela bizim anladığımız anlamda kahvaltı yok ekmek neredeyse hiç yok yerel sofrada ve pirinç makarnası, çorbalar vs tamamen yağsız. balık sosu vs dışında sanırım yağ çok az tüketliyor. Belki bunların da etkisi var ama bence olay biraz da genetik. Yani Türk insanı olarak belirli bir bedensel yapımız var, kadınlarda geniş kalça, erkeklerde kısa bacak gibi ve bu da beden algısını değiştiriyor, ülkemizde malesef beden algısı çok sorunlu ve herkes herkesi görüntüsüyle değerlendiriyor ama o konulara da hiç girmeyelim, çıkamayız.
    Yani olay sadece beslenme değil, yaşam anlayışı bence..

    Liked by 1 person

    1. Çok güzel tespitler yapmışsınız gerçekten, katılıyorum.
      Beden algısı dünyanın her yerinde çok büyük sorun. Belki de televizyondan başlayıp şimdi artık ellerimize düşen insanlığın ekran macerasının yarattığı en büyük sorunlardan ve evrensel. Koreliler de kısa boydan şikayetçi örneğin, Avustralya’da gencecik kızlar deli gibi estetik ameliyat (özellikle silikon ve kalça dolgusu) yaptırıyor. Herkes ilgi istiyor, model gibi bir vücut istiyor, çünkü ekranlarda bunun kabul gördüğünü anlıyor. Gerçekten içinden çıkılmaz bir konu…

      Like

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.