Commonplace Book- Her Şey Defteri Nedir?

Son zamanlarda bu “commonplace book” terimini çokça duymaya başladım, ısrarla takip ettiğim tek youtube kanalı olan Actualized.org da bu konuya değinince, ben de girişmeliyim bu işe diye düşündüm. Öncelikle ne demek bu “commonplace book”, ya da benim deyişimle her şey defteri/hayat defteri?

commonplace-books-dodgson2_nxlktv
Lewis Caroll’ın her şey defterinden

Her şey defteri, bulduğunuz, aklınıza gelen tüm fikirleri, alıntıları, hedeflerinizi, aklınıza takılan soruları yazabileceğiniz, çizimler yapabileceğiniz bir defter. Özellikle yaş aldıkça daha çok önem kazanacak olan bu defter/ler, yaşamınız boyunca nasıl bir yol aldığınızı görmenizde yardımcı oluyor. Önemli kararlar almadan önce başvurabilirsiniz bu deftere, özellikle yazı ve sanat gibi yaratıcı uğraşlarınız varsa, böyle bir defter size çok büyük fayda sağlayacaktır.

Her şey defteri fikri, neredeyse felsefeyle aynı anda başlamış bir alışkanlık. Tanıdığımız, fikirleri bugüne ulaşan neredeyse her filozof, yazar, devlet adamının bir her şey defteri var. Hatta Montaigne’in denemelerinin çoğunun bu hayat boyu tuttuğu defterlerden yararlanarak yazdığını biliyoruz. Bir yandan mucizevi bir şey, bir yandan da dünyanın en kolay işi böyle bir defter tutmak.

commonplace-books-bronte2_buypld
Patrick Branwell Brontë’nin her şey defterinden

Neden Her Şey Defteriniz Olmalı?

Öncelikle, yaratıcı bir uğraşınız varsa, böyle bir defter size maksimum fayda sağlayacaktır. Kendi yarattığınız bu kişisel ansiklopediden her daim ilham alabilirsiniz. Aynı şekilde girişimciler de her şey defterinde hedeflerini gözden geçirebilir, takip edebilir ve yazarak düşünme yöntemiyle hayal edemedikleri başarılara ulaşabilirler.

Fakat yaratıcı bir uğraşla ya da girişimcilikle uğraşmayan biri de her şey defteri tutmalı. Gün içinde aklınızdan gelip geçen fikirleri, filmlerden, kitaplardan alıntıları ve hedeflerinizi yazmak sizin için de uzun vadede çok çok faydalı olacaktır.

Her Şey Defteri Nasıl Tutulur?

İsterseniz kendinizi tamamen özgür bırakın ve kurallar olmadan yazın içinizden geldiği gibi. Virginia Woolf böyle yapmış mesela, ve her yazar adayına, aklından geçen ne varsa yazmalarını tavsiye etmiş. Öte yandan bazılarının defteri de katalog gibi, dosyalar şeklinde. Hatta “kişisel vikipedi” de diyebiliriz buna, bazılarının kendilerine kişisel bir wiki sayfası oluşturduklarına da rastladım. OneNote ya da Evernote programlarını kullananlar da çok, özellikle organizasyona daha meraklı olan arkadaşlarımız bu kataloglama konusunda uzmanlaşmışlar.

photo-2
katalog yöntemi (thoughtcatalog.org)

Aslında uzun vadede, dijital kopya ve organizasyon daha makul görünse de, ben elimle yazdığım bilginin daha kalıcı olacağını düşünüyorum. Belki gelecekte bu defterleri dijital ortamlara geçirmem gerekebilir.

Benim yöntemim ise her konu için bir defter oluşturmakta. Defter merakım bunun en önemli sebebi, evde kullandığım ve kullanmak istediğim birçok defter var ve ne zaman yeni bir defter alsam o defter sebebini buluyor bir şekilde. Herkesin ihtiyaçları farklı olsa da bu defterlerden siz de kendi her şey defteriniz için fikir alabilirsiniz.

img_5772
Bir gün gelecek, ben de böyle pinterestte paylaşmaya değer güzel defterler koyacağım buralara… şaka şaka bendeki estetik ancak bu kadar, kimi siyah kimi turuncu kimi de saman rengi. renklerin uyumlu olması bile bence sadece firmaların bu renkleri çok üretmesinden 🙂

Günlük: Olmazsa olmaz. Yazmayı öğrendiğimden beri tutarlılıkla devam ettiğim yazı türü. 🙂 Bazen ayda yılda bir yazarım, bazen her gün; ama inanıyorum ki herkesin bir günlüğü olmalı. Günlüklerimi yeniden okumanın kendimi tanımada, hayatımda tekrarlanan olayları görmemde çok büyük etkisi olmuştur. Tüm büyük yazarların ve düşünürlerin de yine günlük tutmuş olması hiç tesadüf değil. Yine Virginia Woolf gibi bazıları her şey defterini günlüğüyle birleştirmiş, ayrı bir defter oluşturmaya gerek duymamış.

Alıntı Defteri: Alıntı defteri tutmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Hayat felsefemizin oluşmasında tecrübelerimiz kadar okuduklarımız da etkili. Fakat yalnız bir kere okuyunca, hiç okumamışsın gibi oluyor bazen. Okuduğumuz kitaplardan, kitabın öz’üne dair sözleri alıp deftere kopyalamak, sonra bunlara zaman zaman geri dönmek kişisel gelişim için büyük bir ihtiyaç.

Fikir defteri: Günlükten farklı olarak, o an aklıma bir fikir gelir, saçma ya da değil, hemen yazarım. Bazen yalnızca bir iki kelime olabilir bu. Elimde defter yoksa, hemen bir kâğıda ya da telefona kaydedip sonra deftere geçiririm. İlhamdan yoksun olduğumda fikir defterinin çok faydası oluyor. Ayrıca yazdıkça insanın aklına başka fikirler de geliyor, yazma eylemi yaratıcılığı kesinlikle besliyor. Bu defteri daha çok yanımda taşıdığımdan, alıntı vb. bir şeyi önce buraya yazıp sonra başka defterlere geçirebiliyorum.

Diyaloglar defteri: Filmlerden, oyunlardan, ya da arkadaşlarla konuşmalardan aklımda kalanları yazdığım bir defter var. Özellikle öykü yazarken iyi fikirler veriyor bana, bir yandan da nostalji gibi oluyor bunları okumak.

Sözcük defteri: Okuduğum kitaplarda, ya da günlük yaşamda görüp bilmediğim sözcükleri kaydettiğim defter. Büyürse alfabetiğe dönebilir ama şimdilik buldukça yazıyorum.

Tarif defteri: Deneyip tutturduğum, ileride tekrarlamak istediğim tarifler. Büyüyünce kategorilere ayrılabilir bu da.

Yazarlık defteri: Yaratıcı yazarlık kursunda yazmaya başladığım, ama kurs dışında da yazarlıkla ilgili okuduğum kitaplardan, makalelerden alıntılar yaptığım defter.

Seyahat günlükleri: Gittiğim yere özel, oradayken yazdığım anı defterleri.

Seyahat alıntıları defteri: Alıntı defterim yetmeyince, bir de böyle bir defter oluştu. Yolda olmak, dağlar, aramak, seyyahlıkla ilgili neredeyse her yazarın bir söyleyeceği olduğunu düşünürsek, bu defter şimdiden yarıya geldi.

Bunlar dışında tutmak istediğim, sizin de şans verebileceğiniz defterler:

Deneyim defteri: Geçen sene bir Bilinçli Farkındalık dersi alıyordum internetten, oradaki hocanın önerisi her gün farkına vardığımız şeyleri yazmaktı. Ben tutturamadım ama fikir gerçekten çok hoşuma gitti. Aynı şekilde yoga, spor, kilo verme, sağlıklı beslenme gibi konularda da hedef ve deneyimleri kaydedeceğiniz bir defter hoş olabilir.

Morning Pages/ Sabah Sayfaları: Bu fikir Mucize Sabah kitabının yazarı Hal Elrod tarafından ortaya atılmış. Her sabah kalktığınızda, 3 sayfa yazın diyor Hal. Düşünmeyin, yazın gitsin. Ben henüz her sabah “evden nasıl 7:30’da çıkarım” düşüncesinden yarı panik bir halde hazırlanma modunda olduğumdan, böyle Zen, böyle tatlı bir sabah rutini oturtmuş değilim. Ah bir sabah altıda kalkabilsem 🙂

Hedefler/kendime mektuplar: Lisedeyken, 2002 ve 2004’te 10 yıl sonraki kendime mektuplar yazmıştım. Keşke devam ettirseydim, on yıl önceki hedeflerimi, o anki hayat anlayışımı görmek bana perspektif kazandırdı. Tavsiye ederim.  10 yıl aslında biraz fazla, mesela her doğum günü kendine bir yıl sonrasına bir mektup yazabilir insan, ertesi yıl açıp bir yıllık hedeflerine ulaştı mı, yaklaştı mı bi gözden geçirebilir. 🙂

Ne dersiniz, bu her şey defteri fikri kafanıza yattı mı? Dener misiniz, ya da benim gibi zaten böyle değişik konular için tuttuğunuz defterler var mıydı? Bunlardan farklı yazdığınız konular var mı? Veya dijitalcilerden misiniz?

Konuyla ilgili daha çok bilgi edinmek için kaynaklar

Actualized.org: How To Keep The Ultimate Journal (Commonplace Book)  (özellikle dijital için yarıdan sonrasını izleyebilirsiniz)

Bu Kadar Defterle Ne Yapıyoruz? (defter fikirleri)

Beautiful Commonplace Books By Lewis Carroll, Nancy Cunard and More (Photos) (ünlü yazarların her şey defterleri)

Thought Catalog: How And Why To Keep A “Commonplace Book”

What Is A Commonplace Book & Why You Need One

featured image credit

“Commonplace Book- Her Şey Defteri Nedir?” yazısını okumaya devam et

Reklamlar

6 İlginç Katlama Tekniği- 6 Interesting Folding Techniques

İnternette dolanırken bolca olan “life hack” videolarından birine rastladım. İlk iki teknik özellikle hoşuma gitti, Konmari metoduyla katlanan kazak ve kotlarda tam verim sağlayamamıştım çünkü, yine mağaza modu katlamaya geri dönmüştüm. Denemeye değer.

While browsing the net I came across one of those “life hack” videos that teach you how to fold. I especially liked the first two, as I didn’t find Konmari method efficient in folding sweaters and jeans. Gotta give it a try.

“Sevdiğin İşi Yapmak”

Hep bize bu öğretildi değil mi?

Sevdiğin işi yap.

Hatta daha ileri gideyim, sevdiğin işi yap ve bir daha hiç çalışmak zorunda olma, derler.

Kim bütün gün ütü yapmayı, bulaşık yıkamayı sever örneğin? Siz hiç bir bulaşıkçının ellerini gördünüz mü? Bir madencinin ne gibi hastalıklarla baş ettiğini düşündünüz mü hiç?

Ya da kendi mesleğimden örnek vereyim, daha “insani” bir meslek olarak görülen öğretmenlik. Her ne kadar mesleğini sevse de, her anından zevk aldığını söyleyen bir öğretmen görmedim şimdiye dek. Bazı anlar vardır, iyi ki öğretmen oldum dersiniz; bazı anlar vardır ki kurtulmak için neler vermezsiniz.

Sevdiğin işi yap, sevdiğin şeyleri yap, büyük bir mit. Belki de bu yüzden altına sığınmak çok kolay, çünkü çoğumuz biliyoruz ki herkesin sevdiği işi yapması imkansız. Yazın Japonya’da bir Zen tapınağına gitmiştik. Sabah çok erken olduğu için tapınaktaki rahipler sabah temizliği yapıyorlardı. Kimi yerleri süpürüyor, kimi kum bahçesini düzenliyordu.

IMG_2784
Ginkakuji Tapınağı- Silver Pavillion, Kyoto

Bu rahiplere sorsam, bu işi sevmediklerini söyleyebilirlerdi. Her Allah’ın günü, tatil matil yok, gün doğmadan kalkacaksın ve tapınağı temizleyip düzenleyeceksin! Bu mu yani Zen! Alışveriş merkezinde tuvalet temizleyenle, Zen tapınağındaki tuvalet temizleyen arasındaki fark ne o zaman?

Bana sorarsanız aradaki fark, bilinçli farkındalık. Zen rahipleri bu işi öyle bir bilinçle yapıyorlar ki, size takdir etmekten başka bir şey kalmıyor. Her adımında bilinç, var oluş, farkındalık, tekamül (hangi kelimeyi kullanmak isterseniz kullanın) olan bir iş, insanın hayatının her alanına yansıyor. Hem de hareket olarak yansımasına bile gerek yok. Çok sevdiğim bir Zen atasözü şöyle:

“Aydınlanmadan önce; odun kes, su taşı. Aydınlanmadan sonra; odun kes, su taşı.”

Yani aslında bilinç düzeyi yükseldikçe, ne yaptığınızın bir önemi kalmıyor. Nasıl yaptığınızın bile kalmıyor. Ne “olarak” yaptığınız önemli. (Ve aydınlandığınızı da öyle söyleyemezsiniz kimseye, dışarıdan anlaşılan bir kavram olduğunu düşünmüyorum. Dışarıdan yine odun kesmeye, su taşımaya devam edersiniz.)

Demem o ki, ne yaptığımıza çok kafa yormamak lazım. Elimizde olmayan koşullardan, nefret ettiğimiz bir iş içinde de olabiliriz, toplumda öyle bir iş bölümü yapmışız ki, bu bir gereklilik gibi duruyor artık. Hele de hizmet sektöründe çalışan patlamasının yaşandığı bir dönemindeyken insanlık tarihinin… Ne olduğumuza bakalım biz, o bize çok daha iyi bir yol gösterici olacak.

Her şeyin turşusu!

Zaten yıllardır iflah olmaz bir turşu yiyicisiydim de, son bir yıldır ne görsem turşusunu yapar oldum. Biri beni durdursun!

Her şey biraz daha probiyotik alayım, e bunu da en sevdiğim şey olan turşuyla yapayım dememden oldu. Öyle sevdim ki bu işi, birçok sebze ile ve birçok usülde turşu denedim. Satılanlardan kat kat ucuza geldiği, çok daha lezzetli olduğu ve kombinasyonların sonsuz olduğunu görünce de bırakamadım.

Baştan uyarayım, biraz uzun bir yazı.

Öncelikle kafa karışıklığı yaratan bir ayrımı belirtmek istiyorum (bu arada bu konularda uzman değilim, sadece araştırdıklarımı, okuduklarımı aktarıyorum. Yeni araştırmalar ışığında çürütülebilecek bilgiler). Turşu yapmanın iki yolu var. Ya laktik asit fermentasyonu yardımıyla (istenerek probiyotik de eklenerek), ya da sirke (asetik asit) veya limon (sitrik asit) gibi asitlerin yardımını alarak.

Laktofermentasyon süreci şu şekilde işliyor: Bize zararlı olan bakteriler tuzu tolere edemezken, yararlı bakteriler edebiliyor. Böylece fermentasyonun ilk aşamasında zararlı bakteriler ölüp, Lactobacillus adını verdiklerimiz hayatta kalıyor. İkinci aşamada da anaerobik, yani oksijensiz solunum yaparak sebzelerde bulunan doğal şekeri laktik aside çeviriyorlar. Sonuç olarak  yararlı bakterilerden ve vitaminlerden zengin bir turşu elde ediyoruz. Hatta tarihte sauerkraut (ekşi fermente lahana) içeriğindeki yüksek C vitamininden dolayı uzun deniz keşiflerinde iskorbite karşı kullanılmış. (extra bilgi: James Cook sauerkraut sayesinde İngiltere’den Avustralya’ya neredeyse hiçbir mürettebat ölmeden varmayı başarabilmiş, ve başlasın Avustralya/doğu Asya emperyalizmi. İyilikten maraz doğmuş resmen)

Asit yardımı alınarak yapılan turşu, tat olarak marketten aldığımız turşuya daha yakın oluyor, fakat asiditeden dolayı tüm bakterilerin öldüğü, bu asitlerin gıdayı korumak dışında bedenimize pek de faydası olmadığı söyleniyor. Bunun yanında evde, pastörize edilmeden yapılmış sirke ile kurulan turşunun aynı şekilde işlemediğini söyleyenler de mevcut. Çiğ sirkenin probiyotik oluşundan kaynaklı, onunla yapılan turşu da probiyotik oluyor olabilir. Dediğim gibi bu konularda kesin bir söz söylemeye sakınıyorum, sonuçta laboratuarım yok ve hangisinde daha çok yararlı bakteri var, söylemeye yetkili değilim. Ben iyi bir turşu tüketicisiyim sadece :).

Ben hem laktofermentasyonu, hem de sirke/ limonu denedim. Fayda açısından hangisi daha iyidir bilemem, ama lezzet açısından benden geçer not alanları paylaşacağım bu yazıda sizinle.

  • Sirke ile yapılan turşular

Evde sirke yapma seviyesine ve sabrına henüz ulaşmış değilim, o nedenle bu turşuları marketten aldığım elma sirkesiyle yaptım.

Kırmızı soğan turşusu

IMG_5538.JPG

Bu en kolayı, en başlangıç seviyesi ama lezzeti bir harika. Defalarca yaptım, misafirlere zorla yedirip zorla beğendirttim, etlerin ve köftelerin yanına acayip yakışıyor. Hatta evde kırmızı soğan yokken, aynı salamuranın içine beyaz soğan ile bile yaptım. Ne kadar beklerse o kadar güzel oluyor, ağızda koku yapmıyor. Hem de bir saat içinde yemeye hazır hale geliyor.

Malzemeler: 

1 kırmızı soğan, 1 çay kaşığı kaya tuzu, kavanozun yarısına kadar sirke.

isteğe bağlı: 1 çay kaşığı şeker (tatlı-ekşi bir tat için), 3-5 adet tane karabiber/tane yenibahar/ karanfil

Soğan yuvarlak ve mümkün olduğunca ince doğranır. Küçük bir kavanoza, yarısına kadar sirke, tuz ve diğer malzemeler konulup karıştırılır. Soğanlar da sonra kavanoz ağzına kadar su ile doldurulur. Ağzı kapanıp buzdolabında bekletilir. 1 saatte hazır olan bu turşu fermente oluyor diyemem, ama sirkeli tatları seviyorsanız bir lezzet cümbüşü olacaktır sizin için. Salamura suyunu atmayın, üzerine soğan ekleyerek defalarca kullanabilirsiniz. Yemeklere, salatalara yarım soğan gerektiğinde kalan yarımı da kavanoza iteliyorum ben. 🙂

Kornişon ve muhtelif sebze turşusu:

Bunun yapımını Cahide Jibek’in sitesinden öğrendim. Bu tarifin ilginçliği salamurayı sadece sirkeyle hazırlayıp, üzerine kaynar su dökülmesi ve şişenin vakumlanması. Diğer yaptığım turşularda tam tersi, anaerobik solunumdan dolayı köpürme gerçekleşiyor. Bu mantık olarak pastörize turşulara benziyor daha çok, uzun süre bozulmayacağını düşünüyorum.

Ben iki kavanozluk denedim, lezzeti damak tadıma tam uydu, ayrıca limonla yaptığımdan daha kıtır oldular. Tarifine buradan bakabilirsiniz.

  • Limon ile yapılan turşular:

Kornişon ve muhtelif sebze turşusu:

img_5011

Aslında salamurası laktofermente turşuya çok benzeyen bu arkadaşın tek fazlası, en üste üç-dört dilim limon ve domates eklenmesi. Tarifini daha önce bu yazımda uzun uzun anlattım, bakabilirsiniz.

Bu turşumda tek pişmanlığım sarımsakların taze (taze sarımsak gibi değil ama yeni hasattı) ve çok acı olup salatalıklara geçmesiydi. Fakat sonradan aynı sarımsaklarla bu sorunu yaşamadım, neden bilmiyorum. Onun dışında hâlâ bayıla bayıla yiyorum.

 

 

 

  • Laktofermentasyon ile yapılan turşular

Evet, geldik ailenin reisine. Laktofermentasyon ile birçok sebze denedim, beyaz ve mor lahana, alabaş otu, havuç, kornişon.. Hepsiyle güzel sonuçlar elde ettim.

Sauerkraut (probiyotik açısından en güçlü kabul edilen, ekşi lahana turşusu) ve havuç turşumu anlatmıştım bu yazıda. Sauerkraut bekledikçe güzelleşti. Bazıları 6 ay dokunmuyorlarmış, benim de yaklaşık altı ay önce yaptığım ve açmadığım bir kavanozum var daha. Farklı mı tadı merak ediyorum.

Bugün de son yaptığım parti ile herhalde bir yıllık bir stok elde ettim, ve bugünkü tarifim çok içime sindi. İki-üç hafta sonra tattığımda burayı güncellerim ama, en güzel sanki bunlar olacak diye hissediyorum.

IMG_5537.JPG
tezgâh güzelleri

Fermente Sebze Turşusu

Malzemeler (yaklaşık 1-1.5 kilo sebze için)

-1 litre içme suyu, kaynatılacak

-2-3 yemek kaşığı kaya/salamura tuzu

-bolca sarımsak

isteğe bağlı:

-bir çay bardağı çay (kıtır olması için. Tein maddesi kıtırlık veriyor. Eğer bulabilirseniz taze asma veya vişne yaprağı da aynı işi görür. Ayrıca bu yapraklar tepeye konup sebzelerin su yüzüne çıkmasını da engeller.)

-bir çay bardağı ev yoğurdu altı suyu (probiyotik için), yoksa bir probiyotik toz (o da yoksa önemli değil çünkü sebzelerin de barındırdıkları bakterilerden yararlanabiliyor turşu).

-Tat vermek için, karabiber/yeni bahar taneleri, maydanoz, dereotu, defne ve aklınıza gelen başka malzemeler. Maydanoz ve diğer yapraklı sebzeler kavanozun üstünün havayla teması kesmesi için de işe yarıyor.

Tuz sıcak suda eritilir, oda sıcaklığına geldiğinde isteğe bağlı malzemeler tuzlu suya eklenip karıştırılır. Yalnız su ve tuzla da gayet güzel turşu olur bu arada.

Daha sonra turşuluk sebzeler ve bolca sarımsak kavanozlara dizilip üzerine salamura suyu ağzına kadar dökülür. En tepeye, eğer kavanozun ağzı açıksa tabak,  turşu taşı gibi ağırlıklar konabilir. Bende hep küçük kavanoz kaldığından, maydanoz veya lahana ile kapadım üzerlerini.

Kavanoz kapağı kapatıldıktan sonra yaklaşık bir hafta oda sıcaklığında, arada kapak açılıp havası alınarak bekletilir. Sonrasında buzdolabına konur, bir iki hafta içinde de yemeye hazır hale gelir.

Bu sefer elimde mor lahana ve kornişon vardı, iki kavanozu karışık yaptım. Mor salatalıklar yiyeceğim günü iple çekiyorum. 🙂 Yaşasın turşu yemek!

Siz de benim gibi turşu sevenlerden misiniz? Hiç evde yapmayı denediniz mi? Bana tavsiyeleriniz var mı?

Görünmez Sen

the-oaDün çok özel bir diziye başladım (bugün bitirdim de zaten, şu an ikinci sezonu beklemeye geçtim). The OA. 8 saatlik bir film gibiydi diziden çok. Hem bilimkurgu-fantazi açlığımı giderecek cinsten, hem de aralarda öyle diyaloglar var ki, insan duraklat tuşuna basıp düşünüyor.

İlk bölümde, başkahraman Prairie, nam-ı diğer OA, lise öğrencisi Steve’la arkadaş oluyor ve onun kız arkadaşıyla olan ilişkisi hakkında şöyle bi yorum getiriyor:

Prairie: You spend a lot of time on the visible you. It’s impressive. But she probably thinks the invisible you is missing. 

Meali:

Prairie: Görünür sen üzerinde çok zaman harcıyorsun. İnanılmaz bir şey. Ama muhtemelen kız görünmez sende bir eksiklik olduğunu düşünüyor.

Steve genç, yakışıklı, atletik yapılı bir arkadaşımız. Gerçekten de görünür benliğinde hiçbir problem yok, kızlar bayılıyor ona önce. Ama şiddete eğilimi ve ailesiyle yaşadığı problemler görünmez benliğinde ne yaralar olduğunu ortaya seriyor.

Instagram’a giriyorsun mesela. Herkesin güzel anıları kayıtlı orada. Çocuklar hiç ağlamıyor, anne-babalar heşteg tbt’lerde eski fotoğraflarla anılıyor, herkesin tatile gitmeye, lüks kahvecilerde lattelerini yudumlamaya vakti ve parası var. Herkes acayip sağlıklı, organik, katkısız. Sonra kendine bakıyorsun. Çöplük gibi geliyor sana yaşamın.

Hâlbuki yalnızca onların görünen benliği yansıyor objektife. Senin de öyle. Kendi sosyal medya hesaplarına bak mesela, hep güzel anılar var değil mi. Sanki iş hayatın mükemmel, yüzlerce arkadaşın var, o arkadaşlarla hep enteresan şeyler yapıyor gibisin. Hiç problem yok gibi.

Bugünlerde hepimizin görünen benliği birbirine tıpatıp benziyor. Bu yalnızca sosyal medya için de geçerli değil. Etrafımızdaki çoğu kişi, ya kurban psikolojisine girip tüm derdini ortaya döküp acınmaktan kuvvet alıyor, ya da egodan bir zırh giyinip, ben buyum, herkes kötü havasına bürünüyor. Fakat kendileriyle yalnız kaldıklarında, tatminsizlik duygusu, kendini başkalarıyla, “daha iyilerle” karşılaştırma hali, bilgisayarın arka planında işleyen bir program gibi, şarjlarını yiyip bitiriyor. Onlar diye bahsettiğime bakma,  ben de kimi zaman kurban oluyorum, kimi zaman egodan zırhımı giyip, kılıç kuşanıp saldırıya geçiyorum.

Aslında, görünmez benliğimizde, hiçbirimiz mükemmel ya da çöplük değiliz. Bazen öyle düşünmek hoşumuza gidiyor yalnızca. “Her şeyi çözmüş” diye düşündüğünüz bir insan, bir anda sinir krizine girebiliyor. Örneğin bir arkadaşım, yurtdışında yüksek lisans yapmak için ölüp tutuşuyordu. Sonunda kazanıp o çok istediği ülkeye gittiğinde de sürekli güzel fotoğraflar paylaşıyordu internetten. Ben de orada mutlu olduğunu düşünüyordum, hayali gerçek olmuştu. Bir sene geçmeden sokakta tesadüfen karşılaşınca şaşırdım. Meğer öyle kötü tecrübeler yaşamış ki, bir sene bile dayanamamış.

Aynı şekilde, diplerde gördüğünüz, her gün her şeyden yakınan biri, hayallerine sizden daha yakın olabiliyor. Hayatın bir matematiği yok ve herkesin yolculuğu farklı. Senin yolculuğun da öyle.

Aslında bir blog yazarı olmayı bu yüzden seviyorum. Bir kitap yazsan mesela, işte o “her şeyi çözmüşsün” vebalinin altına girmelisin. Fakat blog yazarlığında, çoğu yazar, baştan bu havayı bozmaya çalışıyor. Dürüst bir biçimde, eksiğiyle gediğiyle girişiyor yazmaya. Yazarken, okurken öğreniyor. Mesela benim blogum minimalizm hakkında diye, evimi o Pinterest’te gördüğünüz siyah beyaz dekorlu, mutfak tezgahları bomboş evlerden sanmayın. Tamam, istifçi değilim ama hâlâ, düzen ve temizlik konusunda öğrenmem gereken bir ton şey var. Her gün, her konuda onlarca hata yapıyorum ve onlardan öğrenip ertesi güne daha tecrübeli olarak uyanıyorum. Instagramda gördüğüm, egzotik bir adada selfie çeken kadın da, aynı benim gibi, her gün onlarca hata yapıyor ve ertesi gün daha iyi olacağını umuyor.

Bu dünyada 100 yıl geçirsek bile, her şeyi çözmüş olamayacağız. Ha, belki görünür benliğimizle çok güzel bir imaj çizeriz, ama Prairie‘nin dediği gibi, gözleriyle değil kalbiyle görenler, bizim görünmez benliğimizi anlayacaktır. Bu yüzden görünür senle değil, görünmez senle ilgilen. Zaten yalnızca görünür olanla ilgilenenler bil ki, sana hayatta hiçbir fayda getirmeyecek.

dipnot. OA’i izleyin 🙂

Eşyalar ve Evler Üzerine İki Film

Birbirinden farklı türlerde olan bu iki film, izlerken bana eşyalarla olan bağlarımızı düşündürdü. İki filmde de bu bağ yan temalar olarak karşımıza çıkmakta. İkisinden de çok zevk aldım (belki votka limon’dan birazcık daha fazla) ve ikisi de izlemeye değer.

Amerikan toplumunun aşırı tüketme ve istifçilik hastalığı yanında, eski Sovyetler Birliği’nden kopan Ermenistan’daki fakirlik ve eşyalardan vazgeçme zorunluluğu, Amerikalıların moda kavramıyla boğuşurken Ermenistan’daki küçük kasabada, aynı eşyaların sürekli el değiştirip döngüye katılması olaya daha geniş açıdan bakmamızı sağlıyor.

Hello, My Name is Doris (Merhaba, Benim Adım Doris):

hmnid

İstifçi olan annesiyle yaşayan ve hiç evlenmeyen Doris de zaman içinde bir istifçiye dönüşüyor. Öyle ki film onun çöp kenarında kırık bir lamba bulması ve onu ofisine götürmesiyle açılıyor. Gördüğü lamba, eski olsa da ona göre işe yarar bir eşya ve onu hemen sahipleniyor. Evi ise zaten bu tip eşyalarla dolu, yaşamayı engelleyecek bir vaziyete gelse de uzun bir süre direniyor.

Eşyalara neden ve nasıl sarıldığımızı, depresyonun hem buna sebep olup, hem de bunu tetiklemesini izlemek ilginç. Bunların üzerine bir de kendinden 30 yaş küçük birine aşık olan canım Doris’e empati ve sempati duymamak imkansız.

doris.gif

Vodka Lemon (Votka Limon):

lemon

Ermenistan’daki bir Yezidi-Kürt köyünde geçen film, Sovyet sonrası Ermenistan’ı, fakirliği, göçmenliği, işsizliği hiç mesaj kaygısı gütmeden, didaktik olmadan, realist ve mizahi bir bakış açısıyla ele alıyor. Ana karakterler, parasızlıktan, onlar için duygusal değeri çok yüksek olan eşyaları yok pahasına satmak zorunda kalıyorlar.

11.19.15_Screenings._I_am_Armenian._Vodka_Lemon_3
Hamo, ölen karısının çeyiz olarak getirdiği gardırobu içindeki kıyafetlerle satarken.

Filmde beni etkileyen sahnelerden birinde, iki karakter şöyle diyor:

  • Sovyetler sayesinde hiç aç kalmıyorduk, hiçbir şeyden mahrum değildik.
  • Özgürlükten bile mi?
  • Özgürlüğümüz yoktu, ama onun dışında her şeyimiz vardı.

Şimdi ise özgürler, ama hiçbir şeyleri yok.
Filmin sonunda öyle güzel bir piyano sahnesi var ki… Kesinlikle izlenmeli bu film.

ending1

 

 

 

Kaybolmak, Anda Olmak, Yolda Olmak

lukas-neasi-65735.jpg

Bugün araba kullanırken kayboldum.

Ehliyetimi aldığım 3 yıl öncesinden bugüne, hep aynı istikamette araba kullandım, İncek-Bilkent/ODTÜ arası. O yoldaki tüm kestirmeleri, tüm çukurları, nerede hangi şeritte kalınacağını, tüm rögar kapaklarına kadar her şeyi ezberledim. Artık bunlar zihnimde değil, beden hafızasına dönüştü: elim ne zaman manevra yapacağını, ayaklarım ne zaman gaza, frene basılacağını, gözlerim aynaları takip edeceğini artık ezbere biliyor. Bilincimin çok işin içine girmesi gerekmiyor.

Bilincimi dahil etmeden araba kullanabildiğimi, daha doğrusu bu istikamette gidebildiğimi ilk fark ettiğim an, bir gün bölümün otoparkına park ettiğimde, evden bölüme nasıl geldiğimi hiç hatırlamadığımı anlamamdı. Sanki ışınlanmıştım. Kırmızı ışıkta bekledim mi, trafik var mıydı hatırlamıyordum hiç. Aklıma bir şey takılmıştı muhtemelen. İlk başlarda mutlu olmuştum, hatta geçen sene Oto-pilot Modunda Yaşamak diye bir yazı yazmıştım, ama nedense araba kullanmayı oto-pilot modunda yaşamaktan saymamıştım. Özgüvenin bir göstergesi olarak görmüştüm bu durumu.

Başkanım sağolsun, yeni yol inşaatı için güzergâhları değiştirdiğinden, ODTÜ’den Bilkent tarafına geçmek için eskiden kampüsten çıkıp sola dönülürken, şimdi Eskişehir yoluna çıkmak gerekiyor. Eskişehir yolu beni hep korkuturdu, bir iki kez kullanmıştım şimdiye kadar. Bir cesaret çıktım, ama Eskişehir yoluna gireceğime İstanbul yoluna girmişim. Kilometrelerce gittim, U dönüşü falan yok, tabela yok, yol dümdüz Şaşmaz’a çıkıyor. Baktım Çayyolu yazıyor bir süre sonra, rahatladım. Ama bir yaklaştım, canım başkan o yolu da kapatmış. Etimesgut’a doğru gidiyorum resmen. Evden 30 km uzaklaştım.

Bu arada fark ettim ki, uzun zamandır ilk defa araba kullanırken anda kalabiliyorum. Geçmişe ya da geleceğe değil, yalnızca eve gidecek yolu bulmaya, yola odaklanmışım. Ne güzel bir şey bu diye düşünürken, baktım aklım bu konuya daldı. Biraz önce, neredeyse meditatif bir durumda odaklanmışken, odaklandığımı düşünerek odağı kaybettim. Bu arada Eskişehir tabelasından döndüm bir süre sonra, meğer bu yol da yine o kapanan yola çıkıyormuş, 20 km boyunca daire çizmişim yani. İçinden çıkılmayan şu rüyalar gibiydi.

Sonra bari Konya yolundan eve döneyim diye Konya tabelasından saptım, nasıl olduysa Cepa’nın önüne çıktım. (öptüm seni başkanım) 11 yıldır Ankara’dayım, ilk defa Cepa’yı görünce bu kadar mutlu oluyorum. Ondan sonra eve rahatlıkla geldim.

Bu gün, en az 60 km araba kullanarak eve ulaşmış oldum. Ama bu minik deneyim bana iki şeyi gösterdi:

i. Araba kullanma konusunda kendime güvenim çok çok azdı. Fazla heyecanlanıyordum. İki sene önce, Hacettepe kampüsünde kaybolup Beytepe kapısı yerine Eskişehir yolundan çıktığımda, heyecandan kalbim yerinden çıkacaktı. Arabanın kontağını kapattığımda ellerim titriyordu. Ama bugün gayet rahattım, iki defa tur atmama rağmen, yol beni Etimesgut’a ya da Kızılay’a çıkarsa bile, yolu bulacağımdan emindim. Özgüven sınavını asıl şimdi geçtim. 🙂

ii. Anda kalabildiğimi hissetmek, harika bir duyguydu. Geçmişin ya da geleceğin sürekli aklımıza gelmesi zihnimizin bize oynadığı küçük bir oyun. Günlük işlerimizi de oto-pilota aldığımızda zihnimizde abidik gubidik fikirler dolanıp duruyor. Ama bugün yaşadığım gibi tehdit anlarında, avcı-toplayıcı atalarımızdan miras aldığımız genler harekete geçiyor: alarmda olabiliyor, tüm algılarımızı sonuna dek açabiliyoruz. Bu mükemmel bir şey değil mi?

Kendimizi eğitsek de keşke, böyle zorunluluk anlarında değil, her istediğimizde bu becerimize ulaşabilsek. Zihni biraz geriye itip, duyularımızla bilincimiz arasındaki akışı tam olarak sağlayabilsek. İnsan türü adına akıl almaz bir gelişme olurdu.

İstemenin Gücü

Facebook’ta dolmakalem, mürekkep, güzel yazı ile ilgilenenlerden oluşan, www.banasikcayaz.com adlı blogun sahibi Zeynep Hanım’ın kurduğu Bana Sıkça Yaz adlı bir grubumuz var. Hala günlük olarak Facebook’u ziyaret etmenin birkaç sebebinden biri kendileri. Gruptaki herkes birbirini cesaretlendirir, arka çıkar, destek olur. Grup üyelerinin birçoğu ile yüzyüze tanışmasam da hepsi arkadaşım gibidir.

Blogum için el yazısı ile bir header yazmak istedim ama denedikçe daha da kötüleşti. Aklıma arkadaşım Hülya’nın paylaştığı bir TED konuşması geldi, sevgili Amanda Palmer’ın, The Art of Asking- İsteme Sanatı adlı konuşması. (Türkçe altyazı mevcut, sağ alt köşeden settings-subtitles-turkish seçebilirsiniz)

Hülya bu konuşmadan etkilenerek bir blog bile tutmaya başlamıştı (the blog of asking). İnsanlardan bir şey rica etmek, istemek hep ne zor geliyor bize. Kendimizi kasıyoruz da kasıyoruz her şeyi tek başımıza halletmek için. Kendi kendime olmayacağını anlayınca bu işin, ben de istemeye karar verdim. Facebook grubundaki arkadaşlardan benim için “minimalist günlük” yazmalarını ve benimle paylaşmalarını istedim. Sonuçlar öyle güzel oldu ki, hangisini header yapacağım şaşırdım. İçtenliğin, ve bazen istemenin ne kadar güzel olduğunun ispatıdır kanımca bu güzel tasarımlar. Size şöyle güzel bir kaligrafi turu attırayım. 🙂

IMG-5369
İbrahim Başol’dan…
image1
Abdullah Acar’dan… harfler adeta dans ediyor 🙂
deneme
Yazısına en özendiklerimden, Rıfat Esmer’den…
IMG_3368
Rıfat Esmer’den…

 

fpaillogo
Aydan İlkbahar, nam-ı diğer Fp Ail’den…

 

nor
Sinan Onur Altınuç’tan…
IMG-5370
Ramazan Geçeli’den…
IMG-5371
Yaratıcılıkta sınır tanımayan Yalçın Güven’den…
IMG-5372
Yalçın Güven’den… Gerçekten takdire şayan. Logo falan olur mu ki bu 🙂

Hepsi birbirinden güzel ve yaratıcı, kendim böyle tasarımları hayal bile edememişken hele öyle değerli ki… Bir insanın, sadece sanal ortamda bile tanısa yardım elini uzatması ise ayrı bir incelik. Amanda Palmer’ın dediği gibi, istemek gerçekten de mucizeler yaratabiliyor. Arada bir siz de deneyin. 🙂

dipnot1.  Aydan Bey’in tasarımı yeni header’ım oldu. Gerek rengi gerek tasarımı olsun tam içime sindi gerçekten. Bir yandan da ölçü olarak en uygunu, daha doğrusu benim sınırlı resim kesme biçme becerimle en yapılabileni de oydu. Diğerlerini de başka projeler için bekletiyorum şimdilik.

dipnot2. dolmakalem, mürekkep ve bilimum kırtasiye severleri, ya da yalnızca güzel yazıya bakmayı sevenleri Zeynep’in blogu Bana Sıkça Yaz’a ve facebook grubuna bekleriz. 🙂

döstadning: İsveç Ölüm Temizliği

Bazen bir eve girip şöyle düşündüğünüz olur mu: “Bu insan öldüğünde bu kadar eşyayı kim, ne yapacak?” Bir göçmen mahallesinde büyüdüğümden belki de, böyle evlere çok sık rastladım küçüklüğümde. Bu duyguyu küçükken bir kokuyla bağdaştırırdım, yaşlılık kokusu derdim bu kokuya. Evde bulunan aşırı ve abartı eşyanın yanı sıra az havalandırılmasından belki de, rutubetli bir koku duyardım böyle evlere girdiğimde. Büyüdüğüm evin alt katındaki babaannem de biraz böyleydi, sadece koku yoktu çünkü temizlik takıntılı bir kadındı. Fakat evde ne ararsanız vardı, biblolar, duvar halıları, evden evlenerek giden amcamın, ölen dedemin neredeyse hiç dokunulmayan odaları, ağzına kadar dolu dolaplar, şifonyerler. İçlerinde, kimsenin istemesi mümkün olmayan eşyalar. Öldüğü zaman odasını temizlerken, stoklanmış sabunlar, tuvalet kağıtlarının yanısıra hiç kullanılmamış nevresim takımları, parça kumaşlar bulmuştuk. Kendi bile unutmuştu bunların varlığını. Belki de savaşlar, kıtlıklar, sıkıyönetimler görmüş olmanın verdiği, her şeyi stoklama isteğinden kaynaklanıyordu bu. Çalkantılı ve ekonomik açıdan dengesiz bir hayat geçirmişti o dönemlerde yaşayan çoğu Balkan göçmeni gibi.

andre-branco-168644.jpg
evlerinin içi gibi dışı da minimal canım iskandinavların.

İsveçlilerde döstadning diye bir kelime varmış, anlamı, ölüm temizliği. Bunu ilk duyduğumda, Türklerin böyle bir kavrama verebilecekleri tepkileri düşündüm. Öncelikle, Allah korusun, Allah saklasın, gecinden versin, aklına getirme gibi şeyler derdi örneğin rahmetli babaannem. Dinimizde ve kültürümüzde hep öbür dünya için yaşamak önemli bir yer kaplasa da pek çoğumuz bu dünyadan bir gün ayrılacağımız duygusuyla pek iyi anlaşamıyoruz. Aklımıza geldiği an kovmak istiyoruz.

İsveçliler ölüm temizliğini belli bir yaşa geldikten, ölümün yaklaştığını gördükten sonra yaparmış. Her gün kullanmadıkları, ama maddi ve manevi değeri olan eşyalarını sevdikleri insanlara hediye ederlermiş ölmeden. Evlerinde kalan eşyalar da onlara her gün hizmet eden, görmekten mutlu oldukları eşyalar olurmuş. Zaten İsveç’e gittiğimde gördüğüm kadarıyla minimalizm her yere hakimdi. Kaldığımız otel odası, minicik olmasına rağmen oldukça ferah hissettiriyordu. Şu İkea’da gördüğümüz, küçük evlere benziyordu. Stokholm de, 800 yıllık binalarla ultra modern binaların nasıl bir arada, uyumlu, ve estetik bir arada yaşayabileceğinin mükemmel bir örneğiydi. Yani ülkenin (ve belki İskandinavya’nın) toplumsal bilincinde, estetik duygusu, değerli olanın kıymetini bilme ve bakımını yapma; değersiz şeyleri ise, ya güzelleştirme ya da baştan hiç yapmama alışkanlığı var. Amerika zenginliğini savurganlıkla yorumlarken, onlar zenginliği basitlik ve estetikle yorumlamış.

Öyle zannediyorum ki, ülkemizde ve orta doğunun (belki Akdeniz kültürlerini de ekleyebiliriz) bilinçaltında bulduğumuz her şeyi depolama anlayışı var. Anne ve babalarımızı, nine ve dedelerimizi, büyüdüğümüz evleri düşünelim. Aslında çoğu kişide alışveriş problemi yok. Atamama problemi var. Her şey değerli geliyor sıra atmaya geldiğinde. Her şeyi çocuklarımız kullanacakmış, atmamalıyız diye düşünüyoruz. Gerçekte, bu sakladığım eşyaların ne kadarını çocuklarım kullanabilir ki? Şu an evde iki yüzden fazla kitap var. Ve daha 30 yaşına bile gelmedim. Kimbilir daha ne çok kitap alacağım. Bunların hepsini çocuğum nereye koyabilir? Kendi kitaplarının yanında bir de benim anne babamın kitapları var, onlar da bana, sonra çocuklara kalacak. İlla ki bir yerde atılacak o kitaplar.

simson-petrol-110900.jpg
hele o mini mini defterleri kim ne yapacak? Belki çocuk ve torunlarımız bizden kalan bir iki defteri saklar ama sırf onlar için elli defter bırakıyorsak bir kısmını (bir de vicdan azabı içinde) atacakları kesin. Az ve öz en güzeli.

Kitap yine kolay bir örnek. Peki ya o biblolar, dekorasyon eşyaları?  Benim için değeri olanları, her gün görmek hoşuma gidiyor tabii ki. Peki ya kutularda bekleyenler? Eğer ben o eşyayı sergileyecek kadar sevmiyorsam çocuğum neden sevsin? Ya da çocuğumun çok hoşuna gidecekse o zaman neden şimdi vermiyorum ki ona? Neden öleyim diye bekliyor o eşyalar kutularda? Çok bencilce değil mi?

Tabii çocuğum diyerek farazi konuşuyorum. Çocuğum olmayabilir de. O zaman da en güzeli sevdiklerimizin alabileceğini düşündüğü, ama bizim için bir değeri olmayacak şeyleri onlara vermek şimdiden.

Bu işi bir görev gibi, ve ölümü düşünüp kendimizi üzerek yapmamak lazım tabii ki. Daha çok insanların ve maddelerin geçiciliği üzerine düşünerek yapmak lazım kanımca. Dünya üzerinde bir döngü var ve bu döngü bizden önce nasıl olduysa, biz öldüğümüzde de devam edecek. Biz her ne kadar insanlık olarak buraya kazık çaktığımızı düşünsek de, o kazığı bile yıkmak bir doğa olayına bakıyor. Böyle düşününce insanın fazla eşyaya sahip olması bile gereksiz geliyor gerçekten. Sevdiklerimiz, değer verdiklerimiz, bize değer katan şeyler olsun hayatımızda, bize yeter. 🙂

35297297.jpg

dipnot. bu konularda beni düşünmeye iten, yeni çıkan bir kitap. Sanırım Türkiye’de bir süre göremeyiz ama çıktığında okumak güzel olacaktır eminim. Kendini 80-100 yaşları arasında tanımlayan kadın yazar, Marie Kondo tarzıyla kendi ölüm temizliğini anlatmış. Enteresan olacağını düşünüyorum.

 

Hayır demek neden bu kadar zor?

E50A3BF6-11D4-4C84-ACF9-792EE97E5B04

8 yıl önce vejetaryen olduğumda hayır demenin ne denli zor ama gerekli olduğunu anlamıştım (artık vejetaryen değilim ama o üç sene bana çok şey kattı). Ete hayır demeliydim, bununla beraber çoğunlukla dışarıda yemeye, mangal pikniklerine, kurban bayramına da hayır demeliydim. Hayır demek,  bazen daha azına razı olmak, ama standartlarımı ve limitlerimi bilmek anlamına geliyordu. Önceleri zordu, ama sonra alıştım ve standartlarımı belirlemenin beni özgürleştirdiğini hissettim.

Fakat hayatımın diğer yönlerine bunu kolaylıkla uygulayamadım. Mesela birisi o akşam boş musun diye sorduğunda, boş olmana rağmen o akşam onunla vakit geçirmek istemiyorsan, Sheldon’ın yaptığı gibi yapamamak:

-Pardon, geç kaldım.

-Ne oldu?

-Hiç. Sadece gelmek istemedim.

tumblr_moczovoxcD1sp0cpeo4_250.gif

Böyle bir davranış sıfır süper ego, yani toplumu hiç umursamamayı gerektirir ki dağın başında inzivaya çekilmedikçe çok kolay olduğunu sanmıyorum. Fakat eğer minimalist bir hayat yaşamaya, ya da belli standartlar içinde yaşamaya karar verdiyseniz, bir sürü şeye ve insana hayır demek gerek.

Bence hayır diyememenin altındaki nedenleri anladıkça, evetlere hemen atlamak yerine kendi iyiliğimiz için, evet ya da hayır demeyi seçebiliriz.

Hayır diyemememizin altında yatan 4 neden:

 

1. Reddedilmekten korkuyoruz.

Birini  reddettiğimizde sanıyoruz ki o kişi bizi reddedecek ve artık sevmeyecek. Peki neden bu kadar kendimize güvensiziz? Biz o kişiye değer veriyorsak, o kişinin de bize ve hayat tarzımıza değer vermesi gerekli. Zaten bizi kabullenemiyorsa ortaya büyük bir illüzyon var demektir.

Anlamlı ve karşılıklı anlayışa dayalı ilişkilerde, yargılama ya da reddetme korkusu olmamalı. Eğer bir kişiye hayır diyemiyorsak, belki de, o kişiyle o kadar derin bir ilişkiye sahip değilizdir.

2. Kaba biri olarak görülmekten korkuyoruz.

Hayır diyemediğimiz için bir şeyleri kabul ettiğimizde, aslında kendimize ve önceliklerimize ihanet ediyoruz. Kibarlık ve nezaketin her zaman savunucusu olmuşumdur, ama nezaket önümüze gelen her şeyi kabul etmek değildir.

980x.gif
Cinderella (2015). Her zaman cesur ve nazik olmalıyız, değil mi?

Kabul ettiğimiz şey iş yerinde bize uzatılan küçük bir şeker olabilir örneğin. Aslında şeker yemek istememenize rağmen kaba olmamak için kabul ediyorsunuz. Aslında, bu bedeninize kaba olmaktır. Ya da size bir derneğe bağış için ricada bulunuyorlar. Herkes para verirken siz vermezseniz ayıp olacak gibi geliyor, siz de birkaç lira veriyorsunuz. Aslında o dernekle ilgili bir bilginiz veya bağış yapma isteğiniz olmasa bile. Bu gibi küçük kararlar bile kendimize içerlememize, özsaygımızı zedelememize sebep oluyor. Bu nedenle Cinderella’nın tavsiyesi benim çok hoşuma gidiyor: Hem hayır diyebilecek kadar cesur olmalı, hem de hiçbir zaman nezaketi elden bırakmamalı.

Bazı durumlarda, cevabı ertelemek de iyi bir seçenek. Düşünüp taşınıp o insana geri dönersek doğru cevabı vermesi daha kolay olabilir. Fakat hiç cevap vermemek direkt olarak hayır demekten daha kaba bir davranış diye düşünüyorum.

 

3. Yüzleşmelerden ve kavgalardan kaçıyoruz.

Bazen sadece karşımızdaki insanla kavga etmemek ya da yüzleşmemek için evet diyebiliyoruz. Bu, özellikle yakınlarımızla çok yaşadığımız bir durum. Kavga edersek ilişkiyi zedeleyecekmişiz gibi hissettiğimizden, susmak ve kabullenmek daha kolay geliyor. Aslında bu hepimizi ilgilendiren çok ciddi bir mesele. Eğer duygularımızı bu şekilde bastırmaya devam edersek, bu sesimizin hiç duyulmayacağı, ilişkide gitgide pasifleşeceğimiz anlamına geliyor. Kanımca bunun iyi büyük sonucu var: İlk olarak, kendimize ve dolaylı olarak karşıdakine olan nefretimiz, içerlememiz günden güne büyüyor. Sevilmediğimiz ve kabullenilmediğimiz hissi uyandırıyor. İkinci olarak, belki haklıydınız ama sesinizi duyuramadınız. İlişkiniz adına yanlış bir karar verilmesine göz yumuyor olabilirsiniz. Yani, sonunda münakaşa da olsa, karşıdaki insanın en azından iki seçeneği de değerlendirmesini sağlamak gerek.

4. Bencil olmaktan korkuyoruz.

tenor

Bu aslında en büyük sebeplerden biri. İnsanların her isteğini kabul ederek bencillikten ve egodan uzaklaştığımızı zannediyoruz. Kötü bir insan olmaktan ve sevilmemekten korkuyoruz. Aslında bu daha bencilce bir davranış, çünkü istemediğimiz anlarda bir şeylere evet diyorsak, bunu karşıdaki kişinin sevgisi ve onayı için yapıyoruz demektir. Bir nevi kurban psikolojisine giriyoruz. Bu yine kendimize olan saygımızı azaltıyor, kullanılıyoruz hissi uyandırıyor.

Peki ne yapabiliriz?

ac10-tech
getty images

Önümüze gelen, bize sunulan her şeye evet demek ne kadar saçma ise hayır demek de öyle. Dediğim gibi, bazı kararlarda zaman istemek en mantıklısı. Bu şekilde daha açık bir şekilde düşünebilir, gerekirse başkalarının fikrini alabilir ve daha gerçekçi ve objektif bir bakış açısıyla karar verebiliriz.

Sadece bu sebepleri anlayabilmek bile, o anda verdiğimiz kararların farkında olabilmek için faydalı. Davranışlarımızın ardındaki örüntüleri görebilirsek daha bilinçli olabilir, daha doyum sağlayan bir hayat yaşayabiliriz.

Nezaketin her zaman çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bir insana karşı hem kibar olup hem de hayır diyebilmek mümkün. Bu arada, hayır aslında bize Farsça’dan gelen bir sözcük. Türkçe’de yok sözcüğü, hem hayır hem de olmayış sözcüklerini kapsıyor. Yok sözcüğü hayır‘ın aksine daha yumuşak, bu sözcüğü hayatımıza daha çok katabiliriz.

dipnot: Bu konuda yazmam için bu videodan çok şey öğrendim, size de tavsiye ederim. Video İngilizce.