Sunday Quote #2 / Pazar Alıntısı #2

Reklamlar

Mini Röportaj: Basit ve Mutlu Yaşam

Sevgili Selen Baranoğlu’nun Basit ve Mutlu Yaşam adlı blogunu ve instagram hesabını severek takip ediyorum. Henüz okuyamasam da kendisinin aynı isimde bir kitabı da var. Türkiye’de bu konularda yazan ilk yazarlardan, bu nedenle Selen Hanım’ın yaptıklarını çok önemsiyorum. Beni kırmadı, mini röportaj serimin ikinci konuğu oldu.İlham veren cümleleri bana minimalizmin her şeyden öte özgürlük getirdiğini hatırlattı. 🙂Benim gibi sizin de keyif alarak okumanız dileğiyle..

*not: en beğendiğim kısımları italikleştirdim.

img_6351

Minimalizm yolculuğunuz nasıl başladı?

Minimalizm yolculuğum, bu tüketim toplumunun içinde amaçsızca para harcadığımı fark etmemle başladı, çocuklu hayata geçişle hızlandı ve tüm hayatıma yayıldı.

Ebeveyn olmanızın yolculuğunuzdaki etkisi nasıl oldu?

Ebeveyn olduktan sonra hayatımda nelerin önemli ve öncelikli olduğunu daha iyi kavradım. Eşyadan çok deneyime önem vermem gerektiğini biraz da çocuklar sayesinde öğrendim.

Eşyaları atma ya da tutma konusundaki kriteriniz nedir?

Kural basit. İşlevini yitirmiş, bana keyif vermeyen, kullanmadığım şeyleri daha sonra kullanırım diye elimde tutmaktansa, hayatımdan çıkartıyorum. Elimde tutuklarım için ise kriterim “Az olsun öz olsun”.

Azalttıktan sonra hayatınızda ne gibi değişiklikler yaşadınız?

Beni asıl yoran şeylerin fazlalıklar olduğunu fark ettim. Hayatım basitleşti ve istediğim şeylere zaman ayırabildiğimi gördüm.

Aile üyeleriniz ve arkadaşlarınız da bu değişimin bir parçası oldular mı?

Az eşya evdeki herkes için daha fazla alan, daha fazla özgürlük demek, özellikle de çocuklar için. Bu konuda herkes durumdan memnun. Arkadaşlarım konusu ise benim çok dışımda; herkes kendi önceliklerine göre yaşar ve tercih yapar. İlham alıp sadeleşenler mutlaka var ama.

Azaltma sürecinde en kolay ve en zor kurtulduğunuz şeyler nelerdi? Yeni başlayanlara ilk hangi kategoriyi önerirsiniz?

Giysi dolaplarıyla başlamalarını öneririm. Ben de öyle yaptım. En kolay mutfak, en zor ise çocuk odası oldu benim için.

 

“Atamayacağım kadar değerli” dediğiniz bir obje var mı?

Photo:unsplash
unsplash.com

Elbette var. Hem de çok var. Minimal yaşamak her şeyi atabilecek durumda olmak demek değil ki. Kıymetini ve önemini bildikten sonra eski eşyaların da yeri var hayatımda. Bir kutum var mesela, dededen kalma fotoğraf makinesi de var içinde, anneanneden kalma kolye de. Ama bunların sınırını bilmek gerekli. Aile yadigarı her şeyi de evimde tutmuyorum elbette.

“Ben azaltmaya başlarken keşke bunu bilseydim” dediğiniz bir ipucu/öneri var mı?

Keşkem yok çünkü kendi yolumda giderken yaşadığım her şey bana bu yolculukta bir şey öğretti.

Okuma ya da web sitesi önerileriniz?

Leo Babauta ve bemorewithless.com.

Vazgeç: Bir Basitleşme Manifestosu (Çeviri)

 

Bugün YouTube bana nedense Anonymous’un yaptığı bir video önerdi. Video eski Facebook yöneticilerinin pişmanlıklarını, bilmeden de olsa insanların beynini zedeliklerini itiraf ettiklerini anlatıyordu. Her beğenide dopamin salgıladığımızı, sonrasında buna bağımlı olduğumuzu… Birkaç gün önce okuduğum japonkedi’nin instagramsızlık adlı yazısı geldi aklıma, dedim ki evet Facebook’u bırakmalıyım. Üye olduğum 10 seneden beri ilk kez deaktivate ettim Facebook hesabımı. Aslında fazla bir şey paylaşmıyordum ama sürekli Facebook’a girmek zorunda hissediyordum kendimi. Instagram’ı da telefonumdan sildim ama hesap duruyor. Bakalım hayatımda bir değişiklik yaratacak mı?

Bunların üstüne bir de okuduğum bir blogdan zenhabits’in sadeleşme manifestosuna bir link vardı. Minimalizme ve basit yaşama ilgi duyan ve İngilizce bilen birçok kişinin yolu zenhabits ‘ten  geçmiştir. 6 çocuğu olan Leo Babauta’nun yaşamı ve yazdıklarını hep çok ilginç buluyorum. Blogu da yaşam tarzı gibi oldukça sade.

Bu sadeleşme manifestosunu önceden de okumuştum ama şimdi bana daha çok hitap etti. Tabii bu listedeki çoğu şeyden ben de vazgeçmiş değilim, bazıları radikal gelebilir, ama vazgeçebileceğimiz o kadar çok şey olduğunu gösterme açısından güzel bir liste. Baktım Leo’nun telifle ilgili herhangi bir derdi yok, tüm içeriğimi tepe tepe kullanın diyor, o zaman ben de Türkçe’ye çevireyim dedim. Buyrunuz efendim.

 

Vazgeç: Bir Basitleşme Manifestosu

Yazar: LEO BABAUTA

Hayatlarımız, yapmamız gerektiğini düşündüğümüz şeylerle doluyor, hatta onlar tarafından kontrol ediliyor.

Onlarsız yapamayacağımızı düşünsek de, yapabiliriz.

Vazgeçebiliriz.

Hayatlarımızın ne kadar kalabalıklaştığını düşünün. Dikkatimizin nasıl dağıldığını düşünün. Gereksiz yere dikkatimizi çeken, zamanımıza, paramıza, akıl sağlığımıza mal olan şeyleri…

Bunların bize hükmetmesine izin vermiş olabiliriz, ama aslında seçim bize ait. Bilinçli olabiliriz, daha azını yapmayı, tüketmeyi, ve daha azına ihtiyaç duymayı seçebiliriz.

Hayatımızı basitleştirmenin en basit yolu, basitçe vazgeçmek.

Bazı örnekler vereceğim, tabii bunların hepsinin kötü olduğunu düşünmüyorum. Fakat sizi bunları yeniden düşünmeye çağırıyorum:

 

  • Facebook & Instagram. Tabii akla ilk onlar geliyor, fakat gerçekten de, düşüncelerimizin ve bilincimizin büyük kısmını kaplıyorlar. Günde kaç kez kontrol ediyoruz belli değil, ve bitmeyen bir akış var orada. Bir de reklamlar. Online aktivitemizin sürekli takip edilmesi de cabası. Gözle görülür bir faydası da yok hani. Ben Facebook’da yıllardır yokum ve bir şey kaçırıyormuşum gibi gelmiyor. Twitter’da varım, ama çok nadir bakıyorum, telefonumda da yok zaten.
  • Reklamlar. Reklamların varlığının farkında bile değiliz çoğu zaman, fakat her deneyimin içine ediyor resmen reklamlar. Reklam izlemeyi bırakın. Bloklayın. Reklamla desteklenen projelerin içine girmeyin.
  • Email. Her gün e-mail’i kullanıyorum, ve karşı değilim tabii e-mail’e. Fakat çoğumuz gelen kutusunu gün içinde sıkça kontrol ediyor, ve hemen cevap göndermeliyiz gibi hissediyoruz.
    Bu daha önemli işlerimizi yarıda kesiyor, ve bilinçli bir şekilde ne yapacağımızı seçmek yerine hemen cevap veriyoruz. Vazgeç: İş gününün büyük çoğunluğunda e-mail’ini kontrol etme. İnsanlara ne zaman kontrol edeceğini söyle (Bunu arkadaşım Jesse‘den ilhamla söylüyorum, kendisi e-mail’ini yalnızca Cuma öğleden sonra kontrol ediyor).
  • Tüm online okumalar. Ben de herkes kadar suçluyum – yapmak istemediklerimi ertelerken en sevdiğim sayfaları ziyaret ediyorum, ve bazen bir saat boyunca ilginç şeyleri okurken kayboluyorum. Bazıları haber okur, bazıları Reddit, bazıları blog. O kadar zaman kaybediyoruz ki bununla, düşünsenize o kadar zamanımız varken neler yapabiliriz! Vazgeç: O girdiğin siteleri blokla. Canın ziyaret etmek istediğinde kendine dön, kaçmak istediğin işlerle yüzleş.
  • Alışveriş. Çoğu kişi için, online alışveriş bir kaçış. Seksi kıyafetlerin, çantaların, ayakkabıların, elektronik eşyaların cazibesine hepimiz kapılıyoruz. Bu okyanusun sonu yok. Zamanımızı yiyor, yanında paramızı da (paramız aslında onu kazanırken harcadığımız zamanı da sembolize etmekte). Bunu bıraksak ne olur düşünsenize! Emekliliğimizi, seyahatlerimizi daha kolay gerçekleştirebilir, daha az çalışabilir ya da harika bir yatırım yapabiliriz. Vazgeç: Kendine ihtiyaç dışı alışveriş yapmamak için 1 aylık süre koy. Ya da 3 ay. Eşyalarını azalt, ve yeni şeyler alma kendine. İhtiyacın olandan çok çok fazlasına zaten sahipsin.
  • Yeni yıl (noel) hediyeleri. Yeni yılı hep hediye alıp vermekle özdeşleştiriyoruz ama öyle olmak zorunda değil. Herkes yapıyor diye biz de yapıyoruz, ki bu çok büyük problem — resmen bilinçsiz bir şekilde bize verilen kalıpların içinde yaşıyoruz. Vazgeç: Yeni yılı kutlamak için hediye alma. Ailenle önceden konuş, kutlamak için daha güzel bir gelenek bulun. Beraber yeni yıl kurabiyeleri yapın, puzzle yapın, macera yaşayabileceğiniz bir yere gidin, birbirinize hikayeler anlatın.
  • Okul. Okul kötü demiyorum, iki çocuğum okula gittiler ve harika insanlar. Fakat herkes yapıyor diye çocuğumuzu okula göndermek zorunda değiliz. Başka seçenekler de var, hepsini göz önünde bulundurmak daha makul. Okul iyi bir seçenek olabilir ama hiç de gerekli değil kanımca. Vazgeç: Okulsuzlaşmayı değerlendir. Biz dört çocuğumuzu okulsuzlaştırdık, ve harikalar. Yaratıcı projeler yapıyorlar, öğrenme sınıfla sınırlı değil, kendi motive oldukları yönde öğreniyorlar.
  • 9- 5 işi. Yıllarca bir iş yerinde çalıştım, ve çoğu insanın harika ve tatminkar meslekleri olduğunu bilsem de ben onlardan değildim. İş benim ruhumu emiyordu. Bir işe sahip olmak yanlış değil, ama yine söylüyorum, herkes yapıyor diye, ya da akıntıya karşı kürek çekmekten korktuğunuz için yapmayın. Vazgeç: Kendi işini yarat. Hayatını öyle küçült ki çok fazla ihtiyacın olmasın, böylece hem seyahat edebilir hem de freelance işlerle para kazanabilirsin. Binlerce seçenek mevcut.
  • Et, süt ve yumurta endüstrileri. Bana şimdi garip gelse de, hayatımın büyük bölümünü, öyle büyüdüm ve öyle gördüm diye, hayvan ürünleri tüketerek geçirdim. Normal olan buydu, yememek garip kaçacaktı. Fakat vegan olalı yıllar oldu ve şimdi de sevdiğimiz hayvanların bedenini yemek garip geliyor. Vazgeç: Daha şefkatli bir beslenme şekli mümkün. Garip gelebilir ama çabuk alışıyorsun. 7 gün vegan challenge ile başlayabilirsin bu işe.
  • Kişisel gelişim. Hep sanki kendimizi geliştirmeliyiz algısına sahibiz, fakat aslında, olduğumuz gibi harikayız. Yalnızca bunu görmemiz gerekiyor. Vazgeç: Kişisel gelişimi çöpe at, onun yerine bilinçli farkındalık ile tanış.

Bunlar yalnızca birkaç fikir. Hepsinden, ya da hiçbirinden vazgeçmek zorunda değilsiniz. Kendi yolunuzu bulun, bunlar yalnızca üzerine düşünmeniz için.

Basit Hayatı Yaşamak

sven-scheuermeier-178631

Ee, peki sosyal medya ve internet bağımlılığımızdan, alışverişten, reklamlardan, birçok insanın yaşadığı hayat tarzından vazgeçince elimizde ne kaldı?

Tuhaf bir tip olduk! Hem de en harika şekilde.

Ciddi olmak gerekirse, normlardan vazgeçtik. Artık önümüz açıldı. İhtimaller sonsuz.

Bir sabah uyandığınızı, ve her şeyi yapabilecek kadar özgür olduğunuzu düşünün. Sahip olduğunuz her şeyi satıp sırt çantanızla dünyayı gezebilirsiniz. Küçük bir bütçeyle bir iş kurabilir, anlamlı bir şey inşa edebilirsiniz. Daha çok okuyabilir, yürüyüş yapabilir, bisiklete binebilir, yeni insanlarla tanışabilir, uzun zamandır yazmak istediğiniz o kitabı sonunda yazabilirsiniz. Yeni bir dil öğrenebilir, resim yapabilir, dans edebilirsiniz.

Ya da en iyisi hiç bir şey yapmayın. Oturun. Dünyadan memnun halde, öyle olduğu halde.

Olay hayattan vazgeçmek değil. Olay hayatın, inanmaya cesaret ettiğimizden bile daha fazlası olduğunu görmek.

Çift Yarık Deneyi ve Gözlemcinin Hayatımıza Etkisi

31 Aralık sabahı İzmir’de ailemin evinde uyandığımda, kardeşim Sicim Teorisi ile ilgili bir video seyrediyordu, sonra da bana Çift Yarık Deneyi’ni anlattı. Schrödinger’in kedisi gibi oldukça popüler olan birkaç deneyden haberim varsa da, genelde bilim cahiliyimdir. Çift Yarık Deneyi’ni duymamıştım. Siz de duymadıysanız şöyle bir şey:

 

Kısaca, deneye gözlemci eklendiğinde elektronların davranışı değişiyor. Başta gülünç ve kabullenmesi zor gibi görünüyor ama, düşününce tüm hayat aslında yalnızca bir gözlemden ibaret. Çoğu dinin tasavvufunda, “biz yaratıcı bizi gözlemliyor diye varız” görüşü yatıyor. Edebiyat ve efsanelere de çok konu olmuş, hep insanlığın kafasını karıştırmış bu gözlemlenme işi. Aklıma gelen birkaç örnek:

Eye_of_Horus_Right.svg
Her şeyi gören göz, Horus’un gözü, Mısır Mitolojisi.
Sauron_eye_barad_dur
Yüzüklerin Efendisi’nde, her şeyi gören, izlendiğini anlayan insana korku salan, bu şekilde kitleleri kontrol edebilen Sauron’un gözü.
71dEzlRIFLL._SL1001_
ve tabii ki, 1984’ten, Büyük Birader Seni İzliyor.

Tüm evren yalnızca gözlemden ibaretse, gözlemlenmesen zaten olmazdın anlamına geliyor bir bakıma. Fakat her an gözlemlendiğin için de, bu gerçek sen misin, yoksa değil misin bilemiyorsun. Bu sosyoloji ve antropolojide de çok konuşulur: aslında hiçbir araştırmanın gerçeği yansıtmadığı, çünkü gözlemlendiğini düşünen insanların normalden farklı davrandıklarından bahsedilir. Fakat hep gözlem halinde olan kişi normal hallerini nasıl bilebilir, ki bunun yapmacık olduğunu anlasın?

Misafir gelmeden önce temizlik yapmak mesela. Normalde ortalama temizlikte bir insan olsam da, misafir olmasa farkında olmayacağım şeyler, misafir gelecekse gözüme batmaya başlıyor. Çoğumuzda oluyordur, misafir tam kapıyı çalar, ve sen ortalıkta düzeni bozan bir şeyi fark edersin. Onu alır bir yere sokuşturursun. Evi kimse ziyaret etmese, o obje belki haftalarca duracaktı orada.

Ya da bugün the minimalists‘in podcast’inde küçük bir şey aklıma takıldı, ofiste pijama günü diye bir şeyden bahsediyorlardı. Bir an düşündüm, neden pijama, pantolon, takım elbise gibi farklı farklı giysilere ihtiyaç duyuyoruz ki? Hepsi gözlemci yüzünden.

The Last Man on Earth adlı dizide de, bir virüs ana karakterimiz dışındaki herkesi öldürüyor. O da, her seferinde başka birinin arabasını alarak, istediği evde yaşıyor, istediğini yiyip içiyor, istediği gibi davranabiliyor. Ahlak diye bir şey yok, çünkü ortada bir gözlemci kalmamış.

Ben de bu satırları buraya değil, kimsenin okumayacağı bir deftere ya da bir bilgisayar dökümanına yazabilirdim. Ama gözlemciyi önemsiyorum ben de herkes gibi. Kimseye okutmayacağım şeyler de yazıyorum zaman zaman, ama nihayetinde yazdıklarım okunsun, okuyanların hayatına biraz da olsun değer katsın da istiyorum. Muhtemelen egom beğenilmek de istiyordur, takdir edilmek falan filan. Okuyacak kimse olmasa acaba yazar mıydım? Neticesinde Robinson Crusoe bile, okunmak için yazmıştı.

Gözlemciden kaçmak geçmişte de mümkün değildi, şimdi ise sosyal medya sayesinde hepimizin birbirimizin Big Brother’ı olduğumuzu düşünürsek, 21. yüzyılda hiç mi hiç mümkün değil. Bir yandan da seviyor gibiyiz bu yargılayıcı gözlemcilerimizi. Baksana, durmadan yazıyor, fotoğraflar paylaşıyor, fikrimizi beyan ediyoruz. Eskiden yalnızca hükümdarlar renkli, süslü giyinirmiş. Çünkü izlenmeye değer yalnızca onların yaşamlarıymış. Bizim ise insanlık tarihinin hiç görmediği şiddette bir gözlemciyle aşk yaşama durumumuz var. Peki onu nasıl kullanalım ki, bizi olduğumuz kişiden uzaklara sürüklemesin, tersine bizim gelişmemize hizmet etsin? 2018’e böyle düşüncelerle başladım, sanırım bir süre de zihnimi meşgul edecek.

2017’de okuduklarım

Bu sene hedefim 50 kitap okumaktı, fakat 35 kitap bitirebildim. Ve bu sene biraz da mızıkçılık yaparak elimde sürünen, sevemediğim birkaç kitabı bitirmeden bıraktım. Mina Urgan sevmediği kitapları okumaya devam edenleri, bir karpuzun tadına bakıp, bozuk olduğunu anlamasına rağmen yiyenlere benzetmişti ve okurlara kendilerine bu kötülüğü yapmamalarını tavsiye etmişti. Ben de bu sene bu tavsiyeye uydum.

Yine de biliyorum ki, bazı kitaplar var, onların vakti henüz gelmedi. Hayatımda bir dönem onlara ihtiyacım olacak ve şimdi bitiremesem de o zaman bitirebileceğim.

Bu sene daha çok edebiyat, yazarlık ve beslenme üzerine okumuşum.  Bir de yeni başlayan radyo tiyatrosu ve seslikitap sevdası var, arabada gidip gelirken Agatha Christie gibi polisiyeler dinlemek eğlenceli oluyor. Genel olarak hafif, kolay okunan kitaplara gitti elim. Demek buna ihtiyacım varmış.

Goodreads’in dediğine göre 2017’de 8,189 sayfa okumuşum. Geçen sene ise 29 kitap fakat 7,862 sayfa.  Aslında bu sene bazı kitaplar var ki sayfası çok fakat okuması kolay, veyahut ufak tefek bir kitap fakat insanda derin bir etki bırakıyor.

Geçen sene de daha çok sadeleşme, psikoloji, bilinçli farkındalık üzerine okumuştum. Bu sene onların ekmeğini yiyorum ama doymuşum demek ki, bu sene farklı limanlara yelken açtım edebiyat dışı okumalarda.

Bakalım neler varmış bu listede…

Edebiyat:

Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali ★★★★★

Fazla söze gerek yok. Okuyalı bir yıl oldu, hâlâ dilimden düşmeyen bir kitap.

Sputnik Sevgilim, Haruki Murakami ★★★★★

Bu kitaba her ne kadar 5 yıldız verdiysem de çok “Murakami” buldum. Aslında 1Q84’ü çok sevmediğim için 5 yıldız verdim belki de. Bu kitaptaki paralel evrene geçiş, kaybolma, hele sondaki ay referansından hareketle yazılmış sanki 1Q84, ama bu kitap çok çok daha güzel bir tat bıraktı. Keşke Aomame ve Tengo’yu değil de, Sputnik Sevgilim 2’yi yazsaydı.

Huzursuzluk, Zülfü Livaneli ★★★★✩

Bir solukta okudum, heyecanla, ama hissettim ki Livaneli de aynı heyecanla yazmış, bu nedenle bazı yerler çalakalem yazılmış hissi verdi bana. Bambaşka bir dünyanın kapılarını aralattı, başka yaşamları gösterdi yazar, bu yüzden okunmalı.

Azra Kohen’in 4 kitabı: Aeden ★★★★★, Fi, Çi, Pi ★★★✩✩

Aeden’i sevdiğim bir arkadaşımın tavsiyesi ile alıp 4 günde bitirmiştim. Bazı yerlerde çok didaktik gelse de, hikaye beni içine almıştı ve uzun süre düşündürdü. Bunun üzerine ilk yazdığı kitaplar olan Fi, Çi, Pi üçlemelerini de kütüphaneden ödünç alarak okudum. İyi ki para vermemişim. Her ne kadar Azra’yı podcastlerden, youtube röportajlarından takip etsem de, ilk kitaplarının edebi anlamda çok kötü olduğunu söylemem lazım. Benim okuduğum yüz bilmem kaçıncı baskı olmasına rağmen anlatım bozuklukları ve düşük cümleler beni çok rahatsız etti. Aeden için ya editörünü değiştirmiş ya da daha iyi yazmaya başlamış, okunamayacak denli uzun cümleler hariç gözüme batan bir şey olmadı. Yeni kitabı bekliyorum, kesin okurum ama Azra Kohen okumak isteyenlere FiÇiPi önermem. Gidin dizisini seyredin 🙂

Altı Ay Bir Güz, Bilge Karasu ★★★★★

Bilge Karasu’nun yazdığı son kitap, benim de okuduğum ilk oldu. Çok değişik bir biçem denemiş, anlatımına hayran oldum. Kesinlikle okuduğum son kitabı olmayacak.

Aramızdaki En Kısa Mesafe, Barış Bıçakçı ★★★★★

A Cup of Turkish Coffee, Buket Uzuner ★★★✩✩

Bu kitabın bir sayfası Türkçe, bir sayfası İngilizce tasarlanmış. Eğer güzel bir Türkçe kitap İngilizceye ne kadar kötü çevrilebilir merak ediyorsanız tam da ihtiyacınız olan bir kitap.

İki Yeşil Susamuru, Buket Uzuner ★★★✩✩

Ben Buket Uzuner’i pek sevemedim sanırım. Diline, edebiyatına lafım yok, ama anlattığı hikayeler beni alıp götüremedi bir türlü.

Bakire ile Çingene, D.H. Lawrence ★★★★★

Eğer kusursuz bir İngilizce (bkz. D.H. Lawrence) Türkçe’ye nasıl en güzel biçimde çevrilir diyorsanız da bu minik kitabı okuyun. Teşekkürler Püren Özgüren, sanırım bu sene okuduğum en iyi çeviriydi.

En Eski Yüz, Pelin Buzluk ★★★★★

Berber Nonoş, Aziz Nesin ★★★★★

Unutkan Ayna,  Gürsel Korat★★★★★

2017 Orhan Kemal roman ödülünü alan bu müthiş roman bizi 2017’nin gözüyle 1915’in Nevşehir’ine götürüyor.

Bire On Vardı, William Irish ★★★★✩

İngilizce Edebiyat/Çeviri:

The Life of a Stupid Man, Akutagawa, Ryūnosuke ★★★★★

Tokyo’da, Murakami kitaplarında karakterlerin bolca ziyaret ettiği Kinokuniya’da ben de bir Murakami çılgınlığı yaşadıktan sonra, onların çok sevdiği bir yazarı da alayım dedim. Kafayı yemiş bu Japonlar gerçekten 🙂 Harika bir hayalgücü, ama biraz psikopat tabii ki. Ya da benim hepten batılı olmaya yüz tutmuş kafam onları psikopat olarak algılıyor, bilmiyorum.

A Walk to Kobe, Haruki Murakami ★★★★★

Bu adam ne yazarsa yazsın benim gönlümü fethetmeyi başarıyor. O yazsın ben okuyayım. What a wonderful world 🙂

I Am Not A Serial Killer (John Cleaver, #1), Dan Wells ★★★✩✩
Bu kitaba büyük umutlarla başlamıştım. Goodreads’te okuyucu ödülü falan almıştı, merak etmiştim. Fakat sonlara doğru çok sıktı ve bıraktım. Sonunu bile merak etmediğim bir kitabı neden okuyayım dedim, Mina hocam, seviyorum sizi.

The Irish: Quotable Wisdom, Carol Kelly-Gangi

Canım dostum Ümmügülsüm İrlanda’dan bana bu kitabı almış. Tam kitap falı bakacak cinsten, her konuda İrlandalı yazarların alıntıları yer alıyor.

Beslenme:

Buğday Göbeği, Davis, William ★★★★✩

Karatay Diyeti, Karatay Mutfağı, Karatay Diyeti’yle Yaşam Boyu Sağlık, Canan Karatay ★★★★✩

Göbeğimi Nasıl Eritirim? Fevzi Özgönül ★★★★✩

Düşük karbonhidratlı beslenme üzerine okumak, öğrenmek isteyenler için bu kitapları tavsiye edebilirim. Şahsen ben bu kitapları ve bir dolu internet sayfasını okuduktan, saatlerce video seyrettikten sonra yağdan zengin, karbonhidrattan fakir bir beslenmenin en sağlıklısı olduğuna ikna oldum. Yüzde yüz geçiş yapmasam da büyük aşamalar kat ettim sağlıklı beslenme konusunda. Amacım aslında bir iki kilo dışında kilo vermek değildi, ama altı ay gibi bir vadede beş kilo verdim ve 20li yaşların başındaki ideal kiloma geri döndüm. Umarım sağlıklı beslenmeyi 2018’de artık benim (ve Koray :)) için bir yaşam biçimi haline getirebilirim.

Yazarlık- Yazı

Virginia Woolf’tan Yazarlık Dersleri, Danell Jones ★★★★★

Başucu kitabım oldu.

Sayfaya Yansıyan Hayattır Edebiyat, Çiğdem Ülker ★★★★★

Yazarlık atölyesi hocam Çiğdem Ülker’in son kitabı. Edebiyat, sayfaya yansıyan hayattır diyor. Ben de diyorum ki Çiğdem Hoca’nın kalemi, sayfaya yansıyan zarafettir.

Yazarın Yalnızlık Burcu, Semih Gümüş ★★★✩✩

Yazı: İnsanlığın Belleği, George Jean ★★★★✩

Kategoriye sığmayanlar:

Bilinmeyenin Kıyısında, Arthur Conan Doyle ★★★✩✩

Sherlock Holmes’ın yazarı Doyle, meğer ruhlara, hayaletlere falan inanıyormuş. Ben de korku hikayeleri yazabilmek için biraz arkaplan araştırması yaparken bulmuştum bu kitabı. Birkaç etkileyici nokta vardı, mesela bir evde trajik bir olay yaşandıysa, normal bir insan bile olayın yaşandığı yerde bir iç sıkışması, rahatsızlık gibi şeyler hissedebilir demiş. Algısı daha açık olanlar orada olanları duyabiliyor ya da hologramsı, hayaletimsi bir şekilde olay önlerinde canlanabiliyor. Bu hayalet gibi değil de, daha çok orada sıkışan bir enerji gibi diyordu. Böyle ilginç noktaları vardı, öyküler için kullanılabilecek. Ama gerisi fasa fiso.

Dokuz Kehanet, James Redfield ★★★✩✩

Ya çeviri kötüydü ya kitap. İçinde birkaç dişe dokunur şey vardı ama okumaya değmez gibi. Bu da bitirmeden bir kenara koyduklarımdan.

 

2018 listem şimdiden hazır gibi, aldığım, sevdiklerimden hediye gelen kitaplar yetecek de artacak galiba. Sizin de 2017’de okuyup çok etkilendiğiniz, ya da 2018’de okumayı planladığınız kitaplar var mı?

DIY LipBalm- Dudak Balmını Kendin Yap

Hindistan cevizini yağını herkes gibi ben de “Aa herkes kullanıyor bunu, ne işe yarar ki, neyse evde alayım Pinterest’ten falan bir şeyler bulurum” diyerek almıştım. Ne var ki bizim evde iki şekilde kullanıldı:

  1. Kahveyi sütsüz içme denemelerimde, ecnebilerin paleo, ketojenik beslenmelerde falan kullandıkları gibi filtre kahveye hindistan cevizi yağı eklemeye başladım. Lezzeti bana göre süper. Aslında hindistan cevizi yağı pahalıymış gibi geliyor ama az kullanıldığı için sütten daha ekonomik. Buna daha sonraki yazımda değineceğim, hatta kalın 🙂

    13-1024x683
    Şöyle oluyor görüntüsü. Fotonun kaynağı burası.
  2. Dudaklarım kuruduğunda çay kaşığıyla alıp dudağımda kullanmak.

Fakat kışın tam katı formda olduğu için biraz zor oluyor çay kaşığıyla bile almak. Bu noktada evde duran balmumu geldi aklıma. Arkadaşım el yapımı bir balm hediye etmişti, içinde sadece balmumu ve limon yağı vardı. Fakat dibine yaklaşmıştım artık. Onu hindistan cevizi yağı ve muhtelif diğer yağlarla karıştırınca fantastik bir balm çıktı ortaya.

not: büyük ihtimalle bunu yalnızca kışın kullanabileceğiz. Yazın sıvı formuna geri dönecektir.

IMG-6087.jpg

Gerekenler: donacak olan baz, sadece bunlarda biri veya ikisi ile de hazırlayabilirsiniz.

Bir tatlı kaşığı kadar balmumu

Bir tatlı kaşığı kadar hindistan cevizi yağı

Sadece birini kullanırsanız muhtemelen daha katı ya da sıvık olur, ama evde yalnızca biri varsa hususi gidip diğerini almaya da gerek yok. 🙂 Deneyin, olmazsa eritir yine denersiniz.

Ekstralar: taşıyıcı yağlar. Bu ikisini şifa ve nemlendirme etkilerinden dolayı seçtim (çok afili oldu, evde bunlar vardı desem daha doğru). Zeytinyağı, avokado yağı gibi başka taşıyıcı yağlar da denenebilir. Hiç eklemeseniz de olur.

Bir çay kaşığı sarı kantaron yağı

Bir çay kaşığı tatlı badem yağı

Aroma: uçucu yağlar. Kokulu lip balmlarını seviyorsanız uçucu yağlardan faydalanabilirsiniz. Alternatifler sonsuz.

Benim deneyip beğendiklerim: Limon, lavanta, nane, okaliptüs. Kış aylarında tarçın ve zencefil de güzel olur. Hatta portakal, tarçın ve zencefil efsane olabilir 🙂 Bu kısmı artık sizin zevk ve yaratıcılığınıza kalmış. Zaten hiç eklemeseniz de hindistan cevizi kokacak, çok da elzem değil.

10 damla kadar yeterli.

Bonus: Eğer renk isterseniz, bitmeye yakın bir rujunuz varsa onun dibini sıyırıp ekleyebilirsiniz.

Yapılışı:

Tüm malzeme benmari usülü eritilir. Cezvenin üzerine çay tabağı gayet iş görüyor.

Erirken bir yandan da karıştırılır. Sıvı hale gelen karışım kaba dökülür ve bir saat buzdolabında bekletilir. Bu kadar. 🙂

Yapımı çok çok kolay, hele evde halihazırda balmumu ya da hindistan cevizi yağınız varsa hemen denemenizi tavsiye ederim.

Kışın ekmek su gibi giden lipbalmları alıp para ve plastik tüketimine katkıda bulunmaktansa küçük, masum bir alternatif. 🙂

Sizin de hindistan cevizi yağından faydalandığınız başka alanlar var mı?

 

Mini Röportaj: Türk İşi Minimalizm

Minimalizme dair İngilizce bir dolu kaynak olsa da bu hareket tam Türkiye’ye ulaşmış değil. Bu nedenle bir elin parmağını geçiyor- geçmiyor bu konuda Türkçe yazan blog yazarları. Ben de hem size bu yazarları tanıtmak, hem de kendim onlardan öğrenmek için böyle küçük bir projeye giriştim: ulaşabildiğim blog yazarları ile, internet ortamında da olsa röportaj tadında bir soru-cevap.

İlk konuğum Türk İşi Minimalizm adlı blogun sahibi Hale Hanım. Özellikle yavaş moda ve atıksız yaşam (zero waste) konularındaki yazılarını severek takip ediyorum. Buyrunuz efendim 🙂

turkisiminimalizm

not: bold ve italikler bana ait.

Minimalizm yolculuğunuz nasıl başladı?

Minimalizmi ilk ne zaman duydum bilmiyorum, ama kendimi bildim bileli fazlalıklar beni sıktı. İnsan ailesinden çok etkileniyor, ya onlara tepki olarak hareket ediyor ya da onların izinden gidiyor. Benim durumumda benim annem biriktirmeyi severdi, bir gün lazım olur duygusuyla dolapları doldurmaktan kendini alamazdı ve hobisi/mesleği olan terzilik nedeniyle biraz da fazla eşyaya sahipti. Bana ise bunların hepsi çok fazla geliyordu.

Derken 2012 civarlarında, yani artık 30 yaşıma yaklaşırken, ciddi bir atmam gerektiğini fark ettim ve sadeleşmeye başladım.

Eşyaları atma ya da tutma konusundaki kriteriniz nedir?

Sanırım her eşya grubu için bu değişiyor. Kıyafetlerde kıstasım, giydiğimde beni iyi hissettirmesi ve dolabımın geri kalanıyla uyumlu olması. Mutfakta, banyoda vs. direkt işleve bakıyorum. Ama iş anılar, fotoğraflar, kitaplara yani biraz daha özel eşyalara gelince tek tek bakıyorum. Davetiye gibi fotoğrafını çekip saklayabileceğim bir şeyse direkt o şekilde ilerliyorum ama çocuğumun ilk body’si özel mesela. Ona kıyamıyorum.

Kitap ve fotoğraflarda ben de biraz zorlanıyorum doğrusu. Peki azalttıktan sonra hayatınızda ne gibi değişiklikler yaşadınız?

Azalmak bana rahatlık ve ferahlık getirdi. Genel olarak “Çok şeyim var ama asıl ihtiyacım olan  şeyi bulamıyorum” duygusu beni çok yoruyordu. Şimdi sabah gardırobumu açıyorum, ne giyeceğim çok net. Uzun uzun önünde beklemiyorum. Bir takı vs takacaksam neyin bana yakıştığını ya da beni iyi hissettirdiğini biliyorum. Misafirim gelecekse özel bir takım çıkarmıyorum, zaten severek kullandığım bir takım var onu çıkarıyorum. Eğer kalabalıklarsa annemden ödünç alıyorum. Her şey daha basit. Böylece asıl önemli konulara vakit ayırabiliyorum.

micheile-henderson-429858.jpg
Photo by Micheile Henderson on Unsplash

Bir de görsel olarak da her şey daha ferah. Eskiden bir askıya 3-4 gömlek astığım olurdu, daha bakarken içim daralırdı. Ya da şifonyerim üzerindeki eşyalardan görünmez olurdu. İster istemez bir derlenmiş toparlanmış oluyorsunuz ve inanın ki derli topluluk zihne de yansıyor.

O şifonyerin üzerinden herkes müzdarip sanırım. 🙂 Peki aile üyeleriniz ve arkadaşlarınız da bu değişimin bir parçası oldular mı?

Çekirdek ailemizde eşim de az çok benim kafamda olduğu için özel bir şey yapmaya gerek kalmadı. Ama onun da bazı kırmızı çizgileri var, mesela kitap ve DVD’lerine asla dokundurtmaz. Diğer konularda ise bana uyum sağlar ve destek olur. Oğlumuz ise bizi örnek alacak diye umuyorum. Baştan beri çok satın alan bir aile olmadık. O da elindekilerle mutlu. Çekirdek aile dışına ise pek etki ettiğim söylenemez.

Azaltma sürecinde en kolay ve en zor kurtulduğunuz şeyler nelerdi? Yeni başlayanlara ilk hangi kategoriyi önerirsiniz?

Bence biraz zaman almakla beraber en kolayı kıyafetler. Her gün içli dışlı olduğumuz ve içinde rahat etmediğimizde ruh halimizi etkileyen bu kategori bence en baştan halledilmeli.

jazmin-quaynor-97778.jpg
Photo by Jazmin Quaynor on Unsplash

En zoru ise ıvır zıvırlar. Çünkü her yerdeler; çekmecelerin içinde, bir kutuya tıkılmış halde ya da bazı dolapların tezgahların üzerinde… Bunların içinde anı olsun diye sakladıklarımız da var bir gün lazım olur dediklerimiz de. Küçük şeyler oldukları için (kalemler, bazı kâğıtlar, kitapçıklar, tokalar vs vs) dikkatimizi de çekmiyorlar ama bu yüzden de sürekli artıyorlar. Onları bir gün oturup ayıklamak ve tekrar birikmemeleri için ara kontroller yapmak lazım.

“Atamayacağım kadar değerli” dediğiniz bir obje var mı?

uf

Biraz önce bahsettiğim oğlumun eve getirdiğimizde ilk giydiği bu body’si, oğlum 3,5 yaşına gelse de benim dolabımda bir çekmecede yerini koruyor. Bana onun o ilk kırılgan hallerini hatırlatıyor. Onu vermeye hiç elim gitmiyor.

Fotoğraflar da benim için değerli, arada açar bakarım. Kendi ya da çocuğumun fotoğrafları kadar annemin gençlik fotoğrafları bile benim için değerlidir. Birçok minimalistin önerisinin aksine ben digital ortamda değil albümlerde severim fotoğrafları. Sık sık da biriken fotoğrafları albüm olarak bastırmaya vakit ayırırım.

“Ben azaltmaya başlarken keşke bunu bilseydim” dediğiniz bir ipucu/öneri var mı?

Marie Kondo’nun ‘neyi azaltıyorsanız evdeki her odadaki o x şeyi bir araya getirin’ önerisi benim için gerçekten “bunu nasıl da düşünememişim” önerisi oldu. Daha önce oda oda yaklaşırken şimdi ciddi bir “sadelik” hareketi yapacaksam ne ise konu evdeki her odadaki ilgili şeyi bir araya getirip bir kerede toparlıyorum.

marie-kondo-tidying-up-e1469117083950
Marie Kondo oda oda değil, kategori kategori düzenlemeyi daha uygun buluyor. Mesela makyaj malzemelerini azaltıp düzenleyeceksin, banyondan, yatak odandan, çantandan hepsini çıkar ve önüne ser diyor.

Son olarak, okuma ya da web sitesi önerileriniz var mı?

En sevdiğim yazarlardan biri Zen Habits , konuları ele alışı kadar kalabalık ailesi ile sade yaşamanın mümkün olduğunu gösteriyor bize. The Minimalists ise zaten bu işin öncülerinden. Bir de Fransa’da yaşayan Elif var. Guili-Guili isimli sitesi ve Instagram hesabıyla hem sadelik hem de çöpsüz yaşam konularında bana ilham veriyor.

Bana çok şey katan cevapları için Hale’ye tekrardan çok teşekkür ederim. Instagramda da takip edebilirsiniz kendisini.

En çok beklediğim cevaplardan biri, kurtulmak istemediğiniz obje idi. Bebeğin atleti gerçekten de çok tatlı ve değerli. Tüm giysilerini tutmaktansa yalnızca bir tanesini tutmak bence çok yerinde ve anlamlı, çünkü biliyorum ki anneler hiçbir şeyi atmaya kıyamıyorlar 🙂

Fotoğraflar, DVDler ve kitaplar da bana şunu düşündürdü: Eğer hayatının çoğu alanında sadelikten yana bir seçim yaptıysan, koleksiyonlar, biriktirilen objeler insana çok da batmıyor. Fakat seçimi iyi yapmak ve tuttuğumuz her objenin hakkını vermek önemli bana göre. Fotoğraf ise arada bir bakıp hatırlamak, kitap ise içine sindirerek okumak gibi. Yoksa evimizde yer kaplayan, bize hizmet etmeyen ya da mutluluk vermeyen nesnelere dönüşüyorlar, hatta kutulanıp saklanacak denli çok olmuşlarsa düşünmek lazım.

Benim için çok keyifli oldu bu röportaj süreci. Ulaşabildiğim blog yazarlarıyla devam ettirebilmeyi umuyorum. Sizin de bildiğiniz ve benim gözümden kaçmış olabilen bloglar varsa lütfen benimle paylaşın.

 

Gidilmeyen Yol-3: Arashiyama

Üzerinden beş ay geçtikten sonra bir Japonya yazısı daha. Sanırım bazı yazıların pişmesi gerekiyor kafamda, bazen yıllar bile gerektirebiliyor bu. Arashiyama için de kısmet bugünmüş.

Diğer Japonya yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Kyoto’nun Arashiyama adlı küçük kasabası planlama yaparken en çok gitmek istediğim yerlerden biriydi. Kyoto’nun biraz dışında kalsa da bambu ormanını görmeyi çok istiyordum.

Hayal ettiğim şöyle bir yerdi:

Arashiyama Bamboo Grove
insidekyoto.com

Tabii insan turistleri hayal etmiyor.

Otobüs bizi istasyonda bırakınca ilk olarak bisiklet kiraladık. Bu da planlarımızda vardı, ben her ne kadar kötü bisiklet kullansam da, Arashiyama’da bunu aşacağıma söz vermiştim kendime. Bisikletimi çaldırdığım 14 yaşından beri bir, iki defa, o da insansız sahalarda kullanmıştım ki birilerine zarar vermeyeyim. Bu sefer olduracağım dedim ama sanki dünyanın bütün turistleri Arashiyama’da toplanmıştı.

Onun ayağını ezdim, bu insan arabasına çarptım derken bambu ormanına ulaştık. Bu arada insan arabası diye bir şey var gerçekten de, ve Kyoto’da çok yaygın:

Image result for human cart in arashiyama
buffalotrip.com. Kaslı kaslı adamlara parayı basıyosun, seni taşıyorlar ormanın içinde.

Fushimi Inari yazımda şans eseri bambu ormanına çıktığımızı anlatmıştım. Orada, yalnızca ikimiz, kuşlar, yağmurda bile sönmeyen mumlar ve nereden geldiği belirsiz (belki de Japonların dediği kami’lerden olan) bir kedi varken tabii bambu ormanı epey büyüleyiciydi. Fakat Arashiyama’ya gittiğimizde inanması güç bir kalabalık vardı, bisikletle gezmek bir yana, yürüyerek bile o kalabalığın içinde keyfini çıkarmak imkansız gözüküyordu. Öyle ki size bu bambu ormanının internetten bulduğum fotoğraflarını koyuyorum, o kadar bunaltıcıydı ki çantamdan telefonu çıkarıp fotoğrafını bile çekmemiş, bisikleti zorla (gerçekten zorla, o denli kalabalıktı) geri döndürüp kaçmıştım.

Sonra bir an Arashiyama’ya geldiğime pişman oldum. Zaten bir bambu ormanı görmüştük, sadece bunun için yarım gün harcamış olduğumuza inanamadım. Daha sonra Koray, nehrin ve köprünün güzel olduğunu okuduğunu söyledi. Nasıl olsa bisikleti teslim etmemize daha var diyerek köprüye doğru sürdük bisikleti. Bu arada ben bisikletle beraber Koreli bir kızcağızın üzerine kapaklanıyordum neredeyse! Bir de bir adet geyşa ile efendisini gördük burada, ki sonradan öğrendik ne kadar nadir bir şeymiş sokakta geyşa görmek. Fotoğraf falan yok tabii, kadıncağızı ezmediğime dua edin.

Neyse, ölen yaralanan olmadan, sağ salim nehir kenarına geldik.

IMG_3142.JPG
Ben hayatımda böyle bir yeşil görmedim. Mükemmel fotoğrafçılığım sayesinde siz de göremiyorsunuz gerçi o yeşili.

Turistler bambu ormanında; bir metrobüsteymişçesine birbirini eze dursun, Arashiyama nehrinde bir Japon amcalar, bir nehirde botla gezen yerli turistler bir de biz vardık. Çarpacak kimse olmayınca gönlümce sürdüm bisikletimi tepelere. 🙂 Tüm Japonya seyahatinin en huzurlu iki anı vardı, biri Shosha Dağı, biri de burası. Shosha dağını da kısmetse bu sene bitmeden yazacağım.

Banklarda oturan amcalarla sadece vücut ve kahkaha diliyle sohbet ettikten sonra dedik bu derenin karşısını da gezelim.

IMG_3208.JPG

Karşısı ise ayrı bir güzeldi. Buradaysa bir Japon, bir de yabancı dışında kimse yoktu. Böylesine büyülü bir yerin beş yüz metre ilerisinde bambu ormanı göreceğim diye turistler birbirini eziyor, bizse burada neredeyse ruhani bir deneyim yaşıyorduk. Koray bisikletle daha da yükseklere çıkarken, ben de nehir kenarındaki kumsala oturdum. Şu gezinti botlarından geçenler bize el salladılar, Japonca bir şeyler söylediler. Ben de anlamış gibi el salladım. Bunun dışındaki tek ses kuş sesleri idi. Hani herkesin emekli olunca yerleşeceği bir kasaba hayali olur ya, bizim için o hayal Arashiyama oldu. Hatta burada esnaf olsam ne güzel olur diye geçirdim içimden. Bakkal olsam mesela burada. Her gün beş gibi dükkanı kapatıp nehir kenarına gelsem. Amcalarla muhabbet edip Arashiyama’yı mahvettiler diye turistleri tenkit etsek beraber.

Nehir kıyısından küçük bir görüntü. Sesini açınız efendim.

 

Burada bir maymun mabedi, maymun ormanı gibi bir yer de varmış ama bizim ilgimizi çekmedi pek. Giderseniz aklınızda bulunsun diye ekliyorum.

Bisiklet kiralama süremiz akşam beşte bitiyordu, o zamana kadar nehir kenarında akan suyun, kuşların, yeşilin tadını çıkardık. Sonra köprüden gerisin geri istasyona döndük. Meğer bisiklet kiraladığımız için bir ayak onseni hediyemiz varmış. Onsen (Japon hamamı) deneyimimi daha önceki yazımda anlatmıştım. Arashiyama’ya gelmemizin bir sebebi de buradaki Fufu no Yu adlı onsenin meşhur olmasındandı. Yani akşam zaten onsene gidecektik ama hadi dedik bunu da deneyimleyelim. Ayak onseni şöyle bir şey:

IMG_3216
liseli aşıklar ayaklarını sıcak suda dinlendirirken romantizm yaşıyordu: gizli kamera çekimi. tabii bu caponların yaşı öyle belli değil ki, liseli de olabilirler bizden büyük de olabilirler. yirmi yaşından yetmişe atlıyorlar ortası yok.

İyiydi güzeldi ama sonrasında biz gerçekten güzel bir onsene gittiğimiz için biraz gereksiz oldu. Fakat tüm gün bisiklet sürünce ya da yürüyünce insana böyle bir ayak banyosu gerçekten iyi geliyor. Keşke her istasyonda olsaydı, parasını verir yapardım ayak banyomu. 🙂

Japonya’da gezdiğimiz her yer akşam saatleri de canlıydı, ama akşam beşten sonra Arashiyama’da hayat resmen durdu. Tüm turistler Kyoto’ya döndü, restoranlar, hediyelik eşyalık yerleri kapandı. Öğlen yemek yemeseymişiz aç kalacakmışız. Tatlıcı da kapanmadan birer dondurma ve krep aldık, sonra merakla beklediğimiz onsene yürüdük. Daha doğrusu benim merakla beklediğim diyeyim, Koray biraz çekiniyordu ama o da attı sonradan çekingenliğini.

IMG_3235
Fufu no Yu, yani Fufu’nun hamamı.

Onsenin bizim hamamlarla tek benzerliği sıcak su olması ikisinde de. Onsenin amacı yıkanmak değil, zaten havuzlara girmeden önce iyice yıkanman gerekiyor. Sonrasında anadan üryan dolaşıyorsun her yerde. Önceleri çok çekinirken sonra boş veriyorsun. Sohbet muhabbet konusunda da benziyor bizim hamamlara. Hatta burada bastonuyla dolaşan doksanlık bir nene benim Japonca anlamadığımı kesinlikle inkar ederek (elli defa Wakarimasen -anlamıyorum- dedim neneye) bana Japonca olarak onsende yapmam gereken her şeyi anlattı. Allahtan İngilizce bilen bir genç kız geldi yanıma da çevirdi. Bu kız da tüm Japonya’da iyi İngilizce konuştuğunu gördüğüm tek insandı (otel görevlileri dahil). Nene bana önce sıcağa girip yumuşamamı, sonra soğuk havuza girmemi, ardından saunada kendimi tuzlamamı ve saunadan çıkınca tekrar soğuk suya girmemi anlatıyormuş. Dediklerini bir bir yaptım. Sonrasında kızla muhabbet ettim, Türkiye’ye de gelmiş ve en sevdiği yerse Pamukkale olmuş. Gez gez yine kaplıca beğenmiş yani Türkiye’de. 🙂 Fakat insanların mayoyla girmesi çok garip gelmiş; Japonlar giysilerin bu doğal sularını kirlettiğini düşünüyor. O yüzden yine de en iyisi onsen dedi.

Bu arada abartmıyorum, herkes bana bakıyordu ne yaparsam yapayım. Bunun onlardan farklı oluşumdan mı, yoksa ancak çıkışta aynaya baktığımda fark ettiğim kıpkırmızı oluşumdan mı olduğunu anlayamadım pek. Sular 40 derece civarında olunca haliyle benim hassas cilt domates gibi kızarmıştı. Fakat Japonya’da uzun süre kalsam haftada en az bir kere onsene gitmeyi alışkanlık haline getirirdim. Cildim öyle güzel arınmıştı ki.

Bazen geri dönüp seyahat fotoğraflarıma baktığımda hep bir yorgunluk ifadesi görüyorum yüzümde. Tabii siz bunları yanında fotoğrafçıyla ve makyözle dolaşan travel blogger’larında görmüyorsunuz 🙂 Bu fotoğrafta ise onsende iyice dinlenmiş, arınmış olmanın verdiği huzur ve mutluluk görünüyor:

IMG_3241.JPG
Hakikaten arka sokaklarda falan kiralık bakkal bulabilir miyim bu Arashiyama’da?

Bir daha Japonya’ya gitme imkanım olursa, mesela Nara ya da Osaka şehirlerine bir daha gitmesem de olur, oralardan merağımı aldım. Tokyo zaten gez gez bitecek gibi değil; ama Kyoto’ya, ve kesinlikle Arashiyama’ya tekrar gitmek isterim. Siz de oralara gidecekseniz en az yarım gününüzü buraya ayırmalısınız. Biz sabahtan Kinkakuji ve Ryoanji tapınaklarını gezip 12’den sonra buraya gelmek için otobüse binmiştik, yolculuk bir saat kadar sürüyor. Benzer bir program izleyebilirsiniz siz de. Bu arada telefonun hesapladığına göre o gün 18 km. yürümüşüz. Ben yavaş bisiklet sürdüğümden belki benim bisikleti de yürümeye katmıştır ama yine de gün sonu yüzümde o yorgunluk yoksa onsen ne menem bir şey siz düşünün!

Kış Gardrobu, Kazaklar, Şükran

Yazın başında bir yaz gardrobu yazısı yazmıştım, 40 parçadan oluşan.

Kış gardrobu oluşturmaya yeltenince elimde şöyle bir sonuç çıktı:

IMG_5851.JPG

İçinde 21 parça var (botlardan biri gidici gibi). Ancak bu liste aksesuarları (takı zaten pek takmıyorum ama kastettiğim atkı- bere vs), yaz gardrobumda olan kotlar, tişörtler ve evlik giysileri içermiyor. Onlarla 30’u buluruz herhalde. Ama bugün kazak çekmecemden bahsetmek istiyorum.

IMG_5841.JPG
kazak (ve sweatshirt) çekmecem.

Bu çekmeceyi her açtığımda şükranla doluyorum, beni çok mutlu ediyor. Neden mi?

Doğum günüm kış aylarında olduğu için sevdiklerimin aklına ilk kazak almak geliyor herhalde. Bu nedenle bu çekmecedeki kazakların yeşil ve kalın olanı hariç hepsi hediye. En eskisi annem ve kardeşimin hediyesi, siyah ve gri olan: 2006 yılından. Üniversitedeki ilk yılımda kargo ile göndermişlerdi. Beni gerçekten çok mutlu etmişti bu hediye, tepe tepe kullandım ama eskimedi, bir de önü arkasına çevrilerek yalnızca siyah kazak da olabiliyor. Tam minimalist işi 🙂

Diğerleri ise arkadaşlarımdan, eşimden ve yine kardeşimden hediye. Bu çekmeceye her baktığımda ve bu kazakları her giydiğimde sevdiğim insanları hatırlıyor, benim zevkimi ne kadar iyi bildiklerini görerek mutlu oluyorum. Gerçekten hayatımda bu kadar güzel insanlar olduğu için minnettarım.

Tabii bana bunları hediye etmeselerdi de onlara minnettar olacaktım, bu kazaklar eskiyip onlara veda ettiğimde de olacağım. Hatta dolabımı gereksiz giysilerle doldurmadığımdan, bunları doya doya giyebildiğimden veda etme vakti geldiğinde de, bunlar hediyeydi, bırakamam demek yerine; güzel güzel kullandım, artık kullanma sırası başkalarında diyebileceğim. Yine de her sabah çekmeceden bir kazak çıkarıp giyerken güzel düşüncelerle dolmak enerji veriyor insana.

Bu arada kazakları geçenlerde paylaştığım videodaki gibi katladım. İlk defa açılmadan, kırışmadan rahatça muhafaza edebiliyorum. Tavsiye ederim.

Sizin de hayatınızda simgesel olarak şükran duyduğunuz objeler var mı?