Mini Röportaj: Türk İşi Minimalizm

Minimalizme dair İngilizce bir dolu kaynak olsa da bu hareket tam Türkiye’ye ulaşmış değil. Bu nedenle bir elin parmağını geçiyor- geçmiyor bu konuda Türkçe yazan blog yazarları. Ben de hem size bu yazarları tanıtmak, hem de kendim onlardan öğrenmek için böyle küçük bir projeye giriştim: ulaşabildiğim blog yazarları ile, internet ortamında da olsa röportaj tadında bir soru-cevap.

İlk konuğum Türk İşi Minimalizm adlı blogun sahibi Hale Hanım. Özellikle yavaş moda ve atıksız yaşam (zero waste) konularındaki yazılarını severek takip ediyorum. Buyrunuz efendim 🙂

turkisiminimalizm

not: bold ve italikler bana ait.

Minimalizm yolculuğunuz nasıl başladı?

Minimalizmi ilk ne zaman duydum bilmiyorum, ama kendimi bildim bileli fazlalıklar beni sıktı. İnsan ailesinden çok etkileniyor, ya onlara tepki olarak hareket ediyor ya da onların izinden gidiyor. Benim durumumda benim annem biriktirmeyi severdi, bir gün lazım olur duygusuyla dolapları doldurmaktan kendini alamazdı ve hobisi/mesleği olan terzilik nedeniyle biraz da fazla eşyaya sahipti. Bana ise bunların hepsi çok fazla geliyordu.

Derken 2012 civarlarında, yani artık 30 yaşıma yaklaşırken, ciddi bir atmam gerektiğini fark ettim ve sadeleşmeye başladım.

Eşyaları atma ya da tutma konusundaki kriteriniz nedir?

Sanırım her eşya grubu için bu değişiyor. Kıyafetlerde kıstasım, giydiğimde beni iyi hissettirmesi ve dolabımın geri kalanıyla uyumlu olması. Mutfakta, banyoda vs. direkt işleve bakıyorum. Ama iş anılar, fotoğraflar, kitaplara yani biraz daha özel eşyalara gelince tek tek bakıyorum. Davetiye gibi fotoğrafını çekip saklayabileceğim bir şeyse direkt o şekilde ilerliyorum ama çocuğumun ilk body’si özel mesela. Ona kıyamıyorum.

Kitap ve fotoğraflarda ben de biraz zorlanıyorum doğrusu. Peki azalttıktan sonra hayatınızda ne gibi değişiklikler yaşadınız?

Azalmak bana rahatlık ve ferahlık getirdi. Genel olarak “Çok şeyim var ama asıl ihtiyacım olan  şeyi bulamıyorum” duygusu beni çok yoruyordu. Şimdi sabah gardırobumu açıyorum, ne giyeceğim çok net. Uzun uzun önünde beklemiyorum. Bir takı vs takacaksam neyin bana yakıştığını ya da beni iyi hissettirdiğini biliyorum. Misafirim gelecekse özel bir takım çıkarmıyorum, zaten severek kullandığım bir takım var onu çıkarıyorum. Eğer kalabalıklarsa annemden ödünç alıyorum. Her şey daha basit. Böylece asıl önemli konulara vakit ayırabiliyorum.

micheile-henderson-429858.jpg
Photo by Micheile Henderson on Unsplash

Bir de görsel olarak da her şey daha ferah. Eskiden bir askıya 3-4 gömlek astığım olurdu, daha bakarken içim daralırdı. Ya da şifonyerim üzerindeki eşyalardan görünmez olurdu. İster istemez bir derlenmiş toparlanmış oluyorsunuz ve inanın ki derli topluluk zihne de yansıyor.

O şifonyerin üzerinden herkes müzdarip sanırım. 🙂 Peki aile üyeleriniz ve arkadaşlarınız da bu değişimin bir parçası oldular mı?

Çekirdek ailemizde eşim de az çok benim kafamda olduğu için özel bir şey yapmaya gerek kalmadı. Ama onun da bazı kırmızı çizgileri var, mesela kitap ve DVD’lerine asla dokundurtmaz. Diğer konularda ise bana uyum sağlar ve destek olur. Oğlumuz ise bizi örnek alacak diye umuyorum. Baştan beri çok satın alan bir aile olmadık. O da elindekilerle mutlu. Çekirdek aile dışına ise pek etki ettiğim söylenemez.

Azaltma sürecinde en kolay ve en zor kurtulduğunuz şeyler nelerdi? Yeni başlayanlara ilk hangi kategoriyi önerirsiniz?

Bence biraz zaman almakla beraber en kolayı kıyafetler. Her gün içli dışlı olduğumuz ve içinde rahat etmediğimizde ruh halimizi etkileyen bu kategori bence en baştan halledilmeli.

jazmin-quaynor-97778.jpg
Photo by Jazmin Quaynor on Unsplash

En zoru ise ıvır zıvırlar. Çünkü her yerdeler; çekmecelerin içinde, bir kutuya tıkılmış halde ya da bazı dolapların tezgahların üzerinde… Bunların içinde anı olsun diye sakladıklarımız da var bir gün lazım olur dediklerimiz de. Küçük şeyler oldukları için (kalemler, bazı kâğıtlar, kitapçıklar, tokalar vs vs) dikkatimizi de çekmiyorlar ama bu yüzden de sürekli artıyorlar. Onları bir gün oturup ayıklamak ve tekrar birikmemeleri için ara kontroller yapmak lazım.

“Atamayacağım kadar değerli” dediğiniz bir obje var mı?

uf

Biraz önce bahsettiğim oğlumun eve getirdiğimizde ilk giydiği bu body’si, oğlum 3,5 yaşına gelse de benim dolabımda bir çekmecede yerini koruyor. Bana onun o ilk kırılgan hallerini hatırlatıyor. Onu vermeye hiç elim gitmiyor.

Fotoğraflar da benim için değerli, arada açar bakarım. Kendi ya da çocuğumun fotoğrafları kadar annemin gençlik fotoğrafları bile benim için değerlidir. Birçok minimalistin önerisinin aksine ben digital ortamda değil albümlerde severim fotoğrafları. Sık sık da biriken fotoğrafları albüm olarak bastırmaya vakit ayırırım.

“Ben azaltmaya başlarken keşke bunu bilseydim” dediğiniz bir ipucu/öneri var mı?

Marie Kondo’nun ‘neyi azaltıyorsanız evdeki her odadaki o x şeyi bir araya getirin’ önerisi benim için gerçekten “bunu nasıl da düşünememişim” önerisi oldu. Daha önce oda oda yaklaşırken şimdi ciddi bir “sadelik” hareketi yapacaksam ne ise konu evdeki her odadaki ilgili şeyi bir araya getirip bir kerede toparlıyorum.

marie-kondo-tidying-up-e1469117083950
Marie Kondo oda oda değil, kategori kategori düzenlemeyi daha uygun buluyor. Mesela makyaj malzemelerini azaltıp düzenleyeceksin, banyondan, yatak odandan, çantandan hepsini çıkar ve önüne ser diyor.

Son olarak, okuma ya da web sitesi önerileriniz var mı?

En sevdiğim yazarlardan biri Zen Habits , konuları ele alışı kadar kalabalık ailesi ile sade yaşamanın mümkün olduğunu gösteriyor bize. The Minimalists ise zaten bu işin öncülerinden. Bir de Fransa’da yaşayan Elif var. Guili-Guili isimli sitesi ve Instagram hesabıyla hem sadelik hem de çöpsüz yaşam konularında bana ilham veriyor.

Bana çok şey katan cevapları için Hale’ye tekrardan çok teşekkür ederim. Instagramda da takip edebilirsiniz kendisini.

En çok beklediğim cevaplardan biri, kurtulmak istemediğiniz obje idi. Bebeğin atleti gerçekten de çok tatlı ve değerli. Tüm giysilerini tutmaktansa yalnızca bir tanesini tutmak bence çok yerinde ve anlamlı, çünkü biliyorum ki anneler hiçbir şeyi atmaya kıyamıyorlar 🙂

Fotoğraflar, DVDler ve kitaplar da bana şunu düşündürdü: Eğer hayatının çoğu alanında sadelikten yana bir seçim yaptıysan, koleksiyonlar, biriktirilen objeler insana çok da batmıyor. Fakat seçimi iyi yapmak ve tuttuğumuz her objenin hakkını vermek önemli bana göre. Fotoğraf ise arada bir bakıp hatırlamak, kitap ise içine sindirerek okumak gibi. Yoksa evimizde yer kaplayan, bize hizmet etmeyen ya da mutluluk vermeyen nesnelere dönüşüyorlar, hatta kutulanıp saklanacak denli çok olmuşlarsa düşünmek lazım.

Benim için çok keyifli oldu bu röportaj süreci. Ulaşabildiğim blog yazarlarıyla devam ettirebilmeyi umuyorum. Sizin de bildiğiniz ve benim gözümden kaçmış olabilen bloglar varsa lütfen benimle paylaşın.

 

Reklamlar

döstadning: İsveç Ölüm Temizliği

Bazen bir eve girip şöyle düşündüğünüz olur mu: “Bu insan öldüğünde bu kadar eşyayı kim, ne yapacak?” Bir göçmen mahallesinde büyüdüğümden belki de, böyle evlere çok sık rastladım küçüklüğümde. Bu duyguyu küçükken bir kokuyla bağdaştırırdım, yaşlılık kokusu derdim bu kokuya. Evde bulunan aşırı ve abartı eşyanın yanı sıra az havalandırılmasından belki de, rutubetli bir koku duyardım böyle evlere girdiğimde. Büyüdüğüm evin alt katındaki babaannem de biraz böyleydi, sadece koku yoktu çünkü temizlik takıntılı bir kadındı. Fakat evde ne ararsanız vardı, biblolar, duvar halıları, evden evlenerek giden amcamın, ölen dedemin neredeyse hiç dokunulmayan odaları, ağzına kadar dolu dolaplar, şifonyerler. İçlerinde, kimsenin istemesi mümkün olmayan eşyalar. Öldüğü zaman odasını temizlerken, stoklanmış sabunlar, tuvalet kağıtlarının yanısıra hiç kullanılmamış nevresim takımları, parça kumaşlar bulmuştuk. Kendi bile unutmuştu bunların varlığını. Belki de savaşlar, kıtlıklar, sıkıyönetimler görmüş olmanın verdiği, her şeyi stoklama isteğinden kaynaklanıyordu bu. Çalkantılı ve ekonomik açıdan dengesiz bir hayat geçirmişti o dönemlerde yaşayan çoğu Balkan göçmeni gibi.

andre-branco-168644.jpg
evlerinin içi gibi dışı da minimal canım iskandinavların.

İsveçlilerde döstadning diye bir kelime varmış, anlamı, ölüm temizliği. Bunu ilk duyduğumda, Türklerin böyle bir kavrama verebilecekleri tepkileri düşündüm. Öncelikle, Allah korusun, Allah saklasın, gecinden versin, aklına getirme gibi şeyler derdi örneğin rahmetli babaannem. Dinimizde ve kültürümüzde hep öbür dünya için yaşamak önemli bir yer kaplasa da pek çoğumuz bu dünyadan bir gün ayrılacağımız duygusuyla pek iyi anlaşamıyoruz. Aklımıza geldiği an kovmak istiyoruz.

İsveçliler ölüm temizliğini belli bir yaşa geldikten, ölümün yaklaştığını gördükten sonra yaparmış. Her gün kullanmadıkları, ama maddi ve manevi değeri olan eşyalarını sevdikleri insanlara hediye ederlermiş ölmeden. Evlerinde kalan eşyalar da onlara her gün hizmet eden, görmekten mutlu oldukları eşyalar olurmuş. Zaten İsveç’e gittiğimde gördüğüm kadarıyla minimalizm her yere hakimdi. Kaldığımız otel odası, minicik olmasına rağmen oldukça ferah hissettiriyordu. Şu İkea’da gördüğümüz, küçük evlere benziyordu. Stokholm de, 800 yıllık binalarla ultra modern binaların nasıl bir arada, uyumlu, ve estetik bir arada yaşayabileceğinin mükemmel bir örneğiydi. Yani ülkenin (ve belki İskandinavya’nın) toplumsal bilincinde, estetik duygusu, değerli olanın kıymetini bilme ve bakımını yapma; değersiz şeyleri ise, ya güzelleştirme ya da baştan hiç yapmama alışkanlığı var. Amerika zenginliğini savurganlıkla yorumlarken, onlar zenginliği basitlik ve estetikle yorumlamış.

Öyle zannediyorum ki, ülkemizde ve orta doğunun (belki Akdeniz kültürlerini de ekleyebiliriz) bilinçaltında bulduğumuz her şeyi depolama anlayışı var. Anne ve babalarımızı, nine ve dedelerimizi, büyüdüğümüz evleri düşünelim. Aslında çoğu kişide alışveriş problemi yok. Atamama problemi var. Her şey değerli geliyor sıra atmaya geldiğinde. Her şeyi çocuklarımız kullanacakmış, atmamalıyız diye düşünüyoruz. Gerçekte, bu sakladığım eşyaların ne kadarını çocuklarım kullanabilir ki? Şu an evde iki yüzden fazla kitap var. Ve daha 30 yaşına bile gelmedim. Kimbilir daha ne çok kitap alacağım. Bunların hepsini çocuğum nereye koyabilir? Kendi kitaplarının yanında bir de benim anne babamın kitapları var, onlar da bana, sonra çocuklara kalacak. İlla ki bir yerde atılacak o kitaplar.

simson-petrol-110900.jpg
hele o mini mini defterleri kim ne yapacak? Belki çocuk ve torunlarımız bizden kalan bir iki defteri saklar ama sırf onlar için elli defter bırakıyorsak bir kısmını (bir de vicdan azabı içinde) atacakları kesin. Az ve öz en güzeli.

Kitap yine kolay bir örnek. Peki ya o biblolar, dekorasyon eşyaları?  Benim için değeri olanları, her gün görmek hoşuma gidiyor tabii ki. Peki ya kutularda bekleyenler? Eğer ben o eşyayı sergileyecek kadar sevmiyorsam çocuğum neden sevsin? Ya da çocuğumun çok hoşuna gidecekse o zaman neden şimdi vermiyorum ki ona? Neden öleyim diye bekliyor o eşyalar kutularda? Çok bencilce değil mi?

Tabii çocuğum diyerek farazi konuşuyorum. Çocuğum olmayabilir de. O zaman da en güzeli sevdiklerimizin alabileceğini düşündüğü, ama bizim için bir değeri olmayacak şeyleri onlara vermek şimdiden.

Bu işi bir görev gibi, ve ölümü düşünüp kendimizi üzerek yapmamak lazım tabii ki. Daha çok insanların ve maddelerin geçiciliği üzerine düşünerek yapmak lazım kanımca. Dünya üzerinde bir döngü var ve bu döngü bizden önce nasıl olduysa, biz öldüğümüzde de devam edecek. Biz her ne kadar insanlık olarak buraya kazık çaktığımızı düşünsek de, o kazığı bile yıkmak bir doğa olayına bakıyor. Böyle düşününce insanın fazla eşyaya sahip olması bile gereksiz geliyor gerçekten. Sevdiklerimiz, değer verdiklerimiz, bize değer katan şeyler olsun hayatımızda, bize yeter. 🙂

35297297.jpg

dipnot. bu konularda beni düşünmeye iten, yeni çıkan bir kitap. Sanırım Türkiye’de bir süre göremeyiz ama çıktığında okumak güzel olacaktır eminim. Kendini 80-100 yaşları arasında tanımlayan kadın yazar, Marie Kondo tarzıyla kendi ölüm temizliğini anlatmış. Enteresan olacağını düşünüyorum.

 

Decluttering Marathon Day 7- Electronics, and Thoughts //Azaltma Maratonu Son Gün- Elektronik Aletler ve Değerlendirme

e-waste-759x500
image: http://www.collective-evolution.com/2012/09/20/do-we-have-too-many-possessions/

*English version follows*

Tam yedi gün arka arkaya yapamasam da bu azaltma maratonunda beklediğimden çok daha fazla çöplük buldum evde. Çöplük diyorum çünkü insanın hiç de düşünmesine gerek olmayan şeyleri attık çoğu zaman. Bakmak yeterli oldu o objenin hayatımızda yeri olmadığını anlamaya. Ve yaklaşık iki yıldır yaptığım alışverişe, evime girenlere dikkat etmeme rağmen böyle oldu. İki yıl önceki halimle, ama şimdiki bildiklerimi bilerek bu işe girişsem herhalde evin yarısı gidermiş. 🙂

 

Fakat şunu da gördüm ki, kesinlikle azaltmak yeterli değil. Düzenli olmak da çok önemli ki bu benim en büyük eksiğim. Az eşyam da olsa hala kendi düzenimi oturtabilmiş değilim. Zaten bu nedenle bazen eşyaların varlığını unutuyorum ve yıllarca çekmecenin dibinde kalabiliyorlar. Doğuştan düzenli insanlardan biri olmayı çok isterdim, ama maalesef yapa yapa öğrenmek zorundayım.

Bugünkü konumuz elektroniklerdi. Yine komono kategorisine giren bu yaramazlar evin her yerinde olduğu için aslında bu yedi gün içinde onları zaten tespit ettik. Kurtulacağımız elektroniklerin listesi:

  1. Bozuk bir hdmi kablosu
  2. Eski bir klavye
  3. Bozuk bir tıraş makinesi
  4. Bitmiş piller
  5. Eski telefonun eski bataryası
  6. İki adet hafızası düşük flash disk (verilmek üzere ayırdık)

Şimdi iş bunları nereye vereceğimize kaldı. Bitmiş pilleri TAP topluyor, diğer elektronik eşyaları ise Media Markt’ın aldığını duydum ama gözümle görmeden inanmayacağım sanırım. Bugün yarın gidip vermeye çalışacağım, bakalım başarılı olacak mıyım?

Mobile-Phone-Cell-Phone-Trash
image: https://www.octa.com/wp-content/uploads/2011/08/Mobile-Phone-Cell-Phone-Trash.jpg

English Version

Although I couldn’t do the seven day marathon in a row, I found lots of “garbage” at home than I expected. I say garbage because the things I tossed were generally not recyclable or reusable. And sometimes just looking was enough to understand that this object has no longer any purpose in our lives. And this is happening after two years that I’m shopping mindfully and responsibly. If I had decluttered with the mindset that I have now, I would have gotten rid of half  the objects in our home. 🙂

I also saw that decluttering simply isn’t enough. Being organized is equally as important, which is my biggest weakness. Although I don’t own much, I don’t have a sustainable organization style. That’s why I keep forgetting the items I put deep in the drawers and I need this decluttering marathon to remember them. I wish I was one of those people who are innately organized, but unfortunately I have to learn to be one.

Today I was supposed to declutter electronics. But honestly in the last six day, I encountered most of them and put them aside so I didn’t need a full day to inspect the electronic items at home. Here’s what we decided to say goodbye to:

  1. a broken hdmi cable
  2. an old keyboard
  3. a broken shaving machine
  4. old batteries
  5. the first battery of my previous phone
  6. two low-memory flash disks (to be given away)

So now the job is how to get rid of them. There are local centres in TR that collect batteries, but I never recycled electronics before. I’ll check an electronics chain store which claims to be taking them for recycling, but I have see it to believe it. I hope they won’t end up in landfill.

Decluttering Marathon Day 3: Paperwork / Azaltma Maratonu 3. Gün: Evrak

*English version follows*

Başlamadan önce çok sıkıcı gibi gelen, ama başladıktan sonra zevkle yapılan bir iş evrakları azaltmak.

Evrak koymak için ayırdığımız iki göz dolabı boşaltıp içinde ne var ne yoksa yere koyduk. Bu dağınıklığın ortasına eşim oturduğu için fotoğrafını çekemedim ama, tüm salonun bir şenlik olduğunu söylemeliyim. Neleri tuttuğumuzu ve neleri attığımızı söyleyeyim ki size de minik bir rehber olsun:

Neleri tuttuk:

1. Üzerinden yıllar geçmiş olsa da hastane ve laboratuvar belgeleri.

2. Bir yıldan yeni fişler ve faturalar.

3. Bu senenin ev sigortası/kasko vb dökümanlar.

4. Nostalji olsun diye öğrencilikten kalma saman kağıdına alınan ders notları. 🙂

5. İş için ileride gerekebilecek notlar ve kartvizitler.

Neleri attık:

1. Bir yıldan eski tüm fiş-faturalar + bir aydan eski market alışverişi fişleri. (Bir aya kadar olanları bozuk ürün çıkma ihtimaline karşı tutuyoruz, ki bir iki kere maalesef yaşadık bu olayı)

2. Geçen senelerin sigorta ve kaskoları.

3. Eski iş, eğitim ve ders notları, defterleri.

4. Eski konser bilet ve broşürleri (bunlar isterseniz öncesinde taranabilir, ben çoğunu tutmaya gerek duymadım).

5. Öylesine aldığımız ve ihtiyacımız olmayacak kartvizitler. (Ne çok varmış bundan da)

6. Eski sadakat kartları (starbucks card, zara card gibi)

Dediğim gibi başta zor gibi görünse de sonunda büyük bir ferahlama yaşadık. Dolabımızda da epey bir yer açıldı, aradığımızı bulmak kolaylaştı. Rahat bir gününüzde size de tavsiye ederim. Ben bu işi geçen sene yaptığım ve büyük bir yığından o zaman kurtulduğum için bu sene çok büyük ıvır zıvırlarla uğraşmadım . Orta boy bir torba ancak doldu. Ancak tahminim daha önce bu evrakları oraya buraya sıkıştırdıysanız bir büyük çöp torbası dolduracaksınız.

Tavsiyem ise hepsini bir anda yapmanız ve ders notu, kitap, fotoğraf gibi şeylerle uğraşacaksanız asla ve asla açıp okumaya/bakmaya başlamamanız. İlk hislerinizi dinleyin, ya tutun, ya atın. Eski anılara dalmak işi zorlaştırıyor.

Şimdiden kolay gelsin!

Serinin diğer yazıları için buraya tıklayabilirsiniz.

***ENGLISH***

Decluttering paperwork seems hard but once you get into it, it can be fun.

We emptied two shelves that we store paperwork and we put all of the content on the floor. I couldn’t take the pictures this time because my husband sat in the middle of all the mess and it was too funny to record! 🙂 Let me record though what we kept and what we tossed so it could be a small guidelide to decluttering paperwork:

What we kept:

  1. Hospital and lab reports, even though they are years old.
  2. Bills less than a year old
  3. insurance files belonging to the current year
  4. A small amount of lesson notes from college, just enough for nostalgia
  5. Notes and business cards that are used often and/or are necessary for the future.

 

 

 

What we tossed: 

  1. All bills that are older than a year + grocery bills older than a month (we keep grocery bills up to a month because although it’s rare, we’ve had a few incidents where the products go bad before their due, and we had to return them)
  2. Insurance files from the previous years (this is a LOT of paper)
  3. Old notes / notebooks from college/ your previous or current jobs /trainings that are of no value
  4. Concert tickets and brochure (you can scan some of them if you want to cherish memories)
  5. Business cards we don’t even remember where we got (there’s also a lot of this)
  6. Old loyalty cards

As I mentioned, although it looks daunting at first, it soon becomes very exhilarating. We opened a quite a bit of space after decluttering, and it’s become easier for us to find what we’re looking for. I really recommend it, especially on a freer day. Because I had done the initial purge before, there wasn’t a lot to go through, but still I managed to fill a medium-sized trash bag. But I guess if you haven’t done this in a long time, chances are you need to allot 2-3 hours for this, and will get rid of a huge bag worth of paperwork.

Good luck in advance!

 

 

 

You can check the other posts in the series 7-day Decluttering Marathon.

Seven Day Decluttering Marathon- Yedi Günlük Azaltma Maratonu

Because I wasn’t at home that much during summer, no decluttering was done. Since my childhood, summer has meant home to me, spending more time at home, bonding with home. However, this summer was different. Between the travels and family vacations, home was a bit lonely. Before autumn hits and school marathon starts, I wanted to have a one week decluttering marathon. Today, I’ll start with the kitchen. Cupboards, kitchenware, fridge, food… Let’s see how much I’ll get done in a day. If I can’t finish everything, it’s OK. Tomorrow, I’ll go on with the second category, which is known as komono in Japanese.

FullSizeRender.jpg

Bu yaz evde pek olmamamdan mütevellit temizlik ve azaltma işini epey bir “salladım”. Benim için yaz mevsimi küçüklüğümden beri ev demekti, evde daha çok vakit geçirmek. Bu yaz ise daha farklı oldu. Seyahatler, aile ziyaretleri derken evim biraz kimsesiz kaldı. Sonbahar gelmeden, okul maratonu başlamadan ben de bir azaltma maratonu yapayım dedim. Bugün ilk gün mutfağa girişiyorum, kap-kacak, buzdolabı, bakliyatlar… Bakalım ne kadarını halledebileceğim… Yapabildiğim kadar, bitiremezsem yarın devam etmeyip bir günlüğüne Japonca’da komono olarak bilinen kategoriye el atacağım. 

Decluttering Marathon Day 1- Azaltma Maratonu 1. gün

Decluttering Marathon Day 2- Azaltma Maratonu 2. Gün: Komono

Decluttering Marathon Day 3: Paperwork / Azaltma Maratonu 3. Gün: Evrak

Decluttering Marathon Day 4: Bedroom / Azaltma Maratonu 4. Gün: Yatak Odası

Decluttering Marathon Day 5: Bedroom and Komono cont. // Azaltma Maratonu 5. Gün: Yatak Odası ve Komono’ya Devam

Decluttering Marathon Day 6: Bathroom // Azaltma Maratonu 6. Gün: Banyo

Decluttering Marathon Day 7- Electronics, and Thoughts //Azaltma Maratonu Son Gün- Elektronik Aletler ve Değerlendirme

 

40 Parçalık Yaz Gardırobum: Kapsül Gardırop 2

img_1449

Bu satırları yazarken evet ve hayır başa baş gidiyor, biraz da stres atmak için yazıyorum sanırım bu yazıyı. Son iki haftadır neredeyse hiç açmadım televizyonu, meydanlarda bağırıp oy dilenenler hiç dayanamadığım, içler acısı bulduğum bir manzara. Billboard’lara, afişlere gözümüzü yumamasak da televizyon izlememeyi seçebiliyoruz. Tabii bugün, merakımızdan hepimizin açık televizyonu. Ben yalnızca görüntüyü açtım bu sefer, bu aralar Twenty One Pilots dinlemek iyi geliyor, onları dinliyorum. Karamsarlıkları iyi geliyor herhalde. Şu Facebook’tan da bir kurtulsam aslında, daha üretken olacağım ama, kısmet diyelim.

Bir kapsül gardırop yaratmak istiyor ve nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız, daha önce yazdığım Daha Az Kıyafetle Yaşamak ve Kapsül Gardırop-1: Nereden Başlayacağım yazılarına göz atabilirsiniz.

Aslında bahar ve yaz gardırobum az çok belliydi ama hem kayıt altına almak, hem de böyle bir gardırop oluşturmak isteyenler için örnek oluştursun diye yazıyorum bu yazıyı. Bir de insan yazınca daha iyi motive oluyor, kendinize bile olsa, yazın. 🙂

Bu yaz çok azaltma yapmama gerek olmadı, yaz sonunda birkaç parçaya veda etmiştim, bu sefer de iki tişörtü emekliye ayırıp evlik yaptım, iki tane çok büyük geldiğini fark ettiğim bluz oldu, onları da kayınvalidem çok beğendi ona verdim.  Genel olarak sezonluk değil, genelgeçer modayla ilgilendiğim için, modası geçti diye atmam gereken hiçbir şey olmadı. Sizin böyle kategoride giysileriniz varsa onları dolabın dibine gömmektense bağışlamayı deneyebilirsiniz. Örneğin bu sene öğrencilerde hiç neon renkler görmüyorum, sanırım modası geçti onların. 🙂

Geçen yazdan beri aldığım parçalara bakarsak; üç basic tişört ekledim, Zara’nın tişörtleri hem uygun fiyatlı (20 TL), hem de kaliteli geldi bana bu sene. Sezondan sezona çok değiştiği için özellikle içeriği hep takip etmek lazım. Bu senekiler %90 pamuk, %10 elastan içeriğe sahipler. Terletmiyor, kesimleri de rahat ama erkeksi değil.

Bluzlarım aynı kaldı, bu grup genelde polyester kumaş olduğu için rahat rahat bozulmuyor. En alttaki 4 yıllık sanırım.

img_1452
Minimalistler renksiz olur diyenlere, renk renk, çeşit çeşit 🙂

Pantolonlara bir Levi’s kot daha ekledim. Kaliteli olsun üç kuruş fazla olsun diyorum artık, Levi’s’ın mavi kotlarının kalitesini gerçekten beğeniyorum, indirim dönemlerinde çok iyi fiyata da alınabiliyor (listemdeki kotlarının birini 120, diğerini 65 TL’ye aldım). Fakat bu markanın  da eşime aldığımız gri kot pantolonu bir-iki yıkamadan sonra tüylendi. Artık kaliteli marka kalmadı be azizim. 400 lira verip D&G, G-Star mı alalım?!

Son olarak da eşimin yurtdışından aldığı Sketcher’s yürüyüş ayakkabısı eklendi listeye. Sanırım buradan asla alacağım bir marka değil, 250 lira benim için yüksek bir rakam. Ama yurtdışında fiyatlar neredeyse yarı yarıya, iyi ki de almış diyorum çünkü gerçekten çok rahat. Onun dışında her gün koşarmışçasına aldığım Reebok koşu ayakkabılarım ve ayda bir gün bile giysem tarzına bayıldığım siyah süet ayakkabılarımı da çok seviyorum. Rahatlık timsali bu üç ayakkabım da.

img_1451

Tüm parçaları topladığımda, 37 parça ediyor. Ama ben illa ki bir iki şeyi unutmuşumdur diye 40 diyorum.

Kıyafetlerimi dolabımda nasıl düzenlediğime gelirsek;

Düzen gerçekten çok önemli bir konu. Benim kadar düzensiz bir insan bile bunun önemli olduğunu söylüyorsa bana güvenin. 🙂 Giysiler az bile olsa düzen ve tertip şart. Ben kendi giysilerimi şöyle düzenledim: Elbiseler, bluzlar, hırkalar ve kırışan tişörtler askıda (hatta askıda kurutuyorum bunları, ütülemesi çok kolay oluyor.)

img_1453
Kışlık ve yazlık bluzler dolabın bu kısmında. Sol tarafta ise eşim ve benim ağır kabanlarımız, elbiselerimiz vs. duruyor. Tabii sol taraf buradan daha sıkış tepiş. Eşim tişörtleri asmayı sevmediği için onunkiler çekmecede.

Kırışmayan, evde ve sporda giyilen tişörtler ve kışlık kazaklar ise çekmecede katlı bir şekilde duruyor. Konmari’nin öğrettiği şekilde, şöyle katlıyorum tişörtleri ve kazakları:

Konmari diyor ki: sevgiyle katlarsanız buruşmaz. ❤

Bu da kitabından bir görsel:

marie-kondo-fold-short-sleeve-shirt-konmari-spark-joy-768x997

Şöyle size güzel kombinler yapıp fotoğrafını çekmek istedim. Sonra fark ettim ki bu listedeki her pantolon, her üstle ve her aksesuarla kombinlenebiliyor. Sanırım en güzel yanı da bu kapsül gardıropların. Bir parça temiz değilse, buruşuksa diğeriyle çok rahat yer değiştirebiliyor. Sanırım tek özel parça bu konuda şalvar pantolon. Onu genellikle süet ayakkabı ya da Birkenstock ve siyah çiçek baskılı bluz ile giyiyorum, diğerleri olmuyor.

Son olarak, zannedilmesin ki acayip düzenli bir insanım. Bu yazıyı son derece dağınık L koltuğumun, şu an boşta kalan tek yerinde yazıyorum. Sanırım bir çalışma masasına ihtiyacım var, zira şu an evdeki tek masa yemek masası. Bir gün defter kitap işinde minimalist olabilirsem Nirvana’ya ulaşacağım sanırım.

Biraz da şu seçim gecesinin stresini atmak, daha hafif şeyler hakkında düşünmek için yazdım bu yazıyı. Umarım yarın sabah daha huzurlu ve daha özgür bir Türkiye’ye uyanırız, tek dileğim bu.

Bu hafta Veda Ettiklerim

Bu hafta benim için manevi değeri olan, ama artık kullanılmayan gitarıma veda ettim. Yıllardır İzmir’de, ailemin evinde duruyordu. Yaklaşık 7 yıldır hiç kullanılmıyordu. Halbuki ilk aldığım dandik gitarımı, büyük heveslerle ne çok çalmıştım bir altı yıl kadar… Sonra para biriktirip bu Yamaha gitarı almıştım. Nedense bu kaliteli gitarı aldıktan sonra soğumaya başladım çalmaktan, halbuki en doğru düzgün kurslara da o zaman gisn853792ttim. Yaklaşık bir sene klasik müzik, bir sene de flamenko çaldım bu gitarla. Ama sonunda şunu anladım: Ben gitar çalmak için doğmadım. Günde yarım saat pratik bile beni sıkıyordu. Ama iş yazmaya gelince örneğin, saatlerce yazabilirim, elde ya da bilgisayarda. Saatlerce yemek yapabilirim, olmasın, baştan deneyebilirim. Gitar konusunda ya bir yerde cesaretim kırıldı ya da dediğim gibi baştan beri zorluyordum belki de. Azaltarak bıraktım gitarı. Bu fotoğraf da çaldığım son zamanlardan, 2009 civarı.

Müzisyen bir arkadaşıma bu hafta başında bu gitarı ne yapabileceğimi sordum, severek alabileceğini söyledi. Hatta gitar koleksiyonunda bir tek klasik gitar eksikmiş. Sembolik bir miktara sattım kendisine. Zaten benim için önemli olan da birinin alıp severek kullanmasıydı onu, hatta mümkünse benden daha fazla. Bu nedenle çok, çok mutluyum gitarım bu arkadaşımda yaşamaya devam edeceği için.

İkinci veda ettiğiimg_0997m şey ise sekiz adet kitap oldu. Ara Dünya ve Devlete Karşı Toplum’u daha okumak istemediğime karar verdim. Macbeth ve Uğultulu Tepeler’in İngilizcesi kitaplığımda var. Vadideki Zambak, Doğa Tarihi ve Yatak Odasında Felsefe’yi zaten hiç sevememiştim. Kumarbaz’ı ise bir daha okumak istesem de bu çeviriyi beğenmedim. Daha önce Özgür Dönüşüm yazımda bahsettiğim, çalıştığım üniversitenin grubuna verilik olarak koydum ve bir dakika geçmeden hepsine talip çıkmıştı. Yıllarca kitaplığımda durup, okunmayan bu kitapları şimdi birilerinin severek okuyacak olması da çok, çok mutlu etti beni (Geçen ay da yedi-sekiz ders kitabımı benim bölümümde okuyan bir öğrenciye vermiştim. Sanki bir daha bakacakmışım gibi yıllarca sakladığım kitaplar. Marie Kondo- bu kadın hakkında artık bir yazı yazmam lazım- en çok da bu ders kitaplarından direk kurtulmayı öneriyor).

Bu arada kitaplardan söz etmişken hoş bir tesadüften bahsedeyim. Çok sevdiğim bir dostum okulsuz eğitime merak saldı, doğum günü de geliyordu, ben de ona kitaplığımdan “Okulsuz Toplum” kitabını alıp götürdüm. Diğer aldığım hediyelerden çok buna sevindi. Birkaç hafta sonra da, bitkilerden ilaç ve merhem yapımıyla ilgili bir kitaptan yanlışlıkla iki tane sipariş vermiş, birini bana gönderdi. Çok hoş ve tesadüfi bir takas oldu aramızda. 🙂

Evimizi dolduran eşyaları “ya gerekirse” diye yıllarca saklıyoruz. Benim durumumda örneğin, o gitar ne kadar kullanılmazsa o kadar değersizleşecekti, artık yeni bir sahibi olmasına en çok da kullanılacağı için  mutluyum. Kitaplardan kurtulmak da bir hayli zor. Ancak yıllar sonra torunlarımız bizden kalan birkaç kitapla mutlu olacaklarsa da sanırım 400-500 kitap kalırsa elemek zorunda kalacaklar. Bu yüzden önemi olanlara gözümüz gibi bakıp, önemsiz olanları da hediye ya da takas ederek elden çıkarmak en mantıklısı geliyor bana.

Makyaj yapma, kendin ol, böyle çok daha güzelsin!

Makyaj yapmayı hiçbir zaman sevmedim.

Hiçbir zaman.

İlk makyaj deneyimim lisede, okul gezisi için gittiğimiz  İstanbul’da idi. Kaldığımız Çapa Anadolu Öğretmen Lisesi’nin yatakhanesinde, kızlar birbirlerine göz kalemi çekiyorlar, ben de uzaktan seyrediyordum. Bana da çekeceklerini söylediler, tamam dedim. Ama pek başarılı olamadılar, çünkü gözüm yabancı maddeye hemen tepki vermişti, sürekli kırpıyordum gözlerimi.

Niyeyse sonrasında anlaştığım tek makyaj malzemesi göz kalemi oldu. Üniversitede giysilerime göre mor, mavi, yeşil, siyah göz kalemi kullandım, şimdi yalnızca siyah var.

İlk fondöten ve rimelimi, üniversite son sınıfta, staj için bir liseye gittiğimizde almıştım (İlk kumaş pantolonumu da). Sanki yirmi yaşında olmak suçmuş, ve ben makyajla daha büyük görünmek zorundaymışım gibi kendimi kamufle ediyordum. Öğretmenliğe başladığımda da kamufle durumu değişmedi, küçüktüm, öğrencilerin saygı duymadığını hissediyordum. O zaman da basıyordum fondöteni, allığı, rimeli. Sivilcelerimden de utanıyordum hem, lise öğrencisi gibi, yirmisinden sonra insanın sivilcesi mi çıkar diyordum. İlaçlara, tedavilere rağmen hala bir ergen suratına sahip olmak güvenimi kırıyordu. Hem makyaj yapmayan öğretmen mi olur? Her daim şık şıkırdım olmalısın.

Böyle hissediyordum öğretmenliğin ilk yıllarında. Ama kendime güvenim arttıkça artık makyaj yapmak çok saçma gelmeye başladı. Hem sonra onu temizlemeye hep üşendiğimden sivilcelerim daha da kötü bir hale geliyordu. Radikal bir biçimde değil de, yavaş yavaş azalttım, Makyaj Mezarlığım adlı yazımda ilk kurtuluşumdan bahsetmiştim. Ve şimdi bana bir yüz kremi, bir göz kalemi yetiyor. Bazı günler göz kalemi bile sürmüyorum ama ondan hala vazgeçmiş değilim. Bazı günler de renkli BB krem sürüyorum, özellikle sivilcelerim rahatsızlık derecesinde cildimi işgal ettiğinde, ya da düğün derneğe gidildiğinde. Fakat artık şu rahatlığa sahibim: Bu sabah uyandığımda yalnızca yüzümü yıkayıp dışarı çıkabilirim, ve bu beni hiç mi hiç rahatsız etmez! Dışarı çıkmak için maskeye ihtiyacım yok, insanları etkilemek için ise hiç yok! Hem zaten en çok acı çekenler kendinden uzaklaşmaya çalışanlar değil mi?

Alicia Keys Celebrates Upcoming New Album "HERE" With Special Show in Times Square

Şekil A.1: Makyajsız Alicia Keys

Cilt bakımı konusunda da epey bir ilerleme kaydettim. Elimdeki ürünleri bitirince Yves Rocher’den devam etmeye karar verdim. Ticari bir marka olsa da öncelikle hayvanlar üzerinde test edilmemesi, sonra da paraben ve sülfat içermemeleri bu markayı tercih sebebim.

img_0942

Şekil A-2: Bu kadarı valla yetiyor.

İşte tüm saç-cilt bakımım ve kozmetiğim bu kadar! Lipbalm tarzı şeyleri eklemeyi unutmuşum, dudaklarım çok kuruduğu için olmazsa olmazım: artisan yapım bir balmumu kremim var ki dillere destan.

Dediğim gibi saç ve cilt bakımı için Yves Rocher mutlu etti beni, güneş kremi ve göz kaleminde ise Missha. Missha da hayvan testlerine karşı, Koreli bir kozmetik markası. Keşke BB kremleri de benim cildime uygun olsaydı da Nivea’ya kalmasaydım. Ama şu ana kadar denediğim beş-altı BB krem içinde cildime en uyumlusu, en sivilce çıkarmayanı Nivea, o yüzden şimdilik ondan devam ediyorum. BB kremi tamamen hayatımdan çıkardığımda ona da bay bay diyeceğim. 🙂

Sağ alt köşede gördüğünüz ise Edremitten alınmış zeytinyağı sabunu. Eşim sağolsun, duş jelini hiç sevmez, beni o alıştırdı sabuna. Aslında bu kadar alerjik bünyesi olan ben senelerce neden duş jeli kullandım onu da anlamıyorum, mis gibi sabun varken. Evde varsa zeytinyağı sabunu, yoksa da kalıp banyo sabunlarından kullanıyoruz (duru’nun gliserinli zeytinyağlı sabunu ve hacı şakir’in hamam sabunu süper kokuyor laf aramızda, ama doğal zeytinyağı sabunu bulunabiliyorsa baş tacı tabii ki!)

Son birkaç senedir, hayatımda ilk defa, yüzüme bakıyor ve aynaya yansıyan bu yüzü seviyorum. Ergenlik döneminde, hiç sevmiyordum dış görünüşümü, sivilceli ve gözlüklü olarak bir ezik klişesini yerine getirdiğimi düşünüyordum. Şimdi de sivilceli ve gözlüklüyüm, ama güveniyorum artık kendime. O yüzden artık maskelere de ihtiyacım yok. Ne güzelmiş kendin olmak!

Yavaşla. Azalt.

image

Bir gün içinde neler yapıyorsun?

Ben örneğin, diyelim ki işe gitmediğim bir gün, yemek yapıyorum, yemek yiyorum, kahve, yetmezse çay, bir-bazen iki kitabı okumaya çalışırken, bir yandan da televizyon izliyorum. Başka bir köşede bir hikaye yazmaya çabalarken, şu bilgisayar oyununu mu oynasam biraz da diyorum. Arada bir el işlerine merak salıyorum, bezler boncuklar ipler dolaşıyor etrafta. Daha bunlar yalnızca kendi başıma yaptıklarım. Sevdiğimle vakit geçirmek, ailemle telefonda konuşmak, arkadaşlarımla buluşmak, telefonda konuşmak var bir de. Bunun dışında hayatımda olmasına gerek olmayan ama bir şekilde bağımı kesmediğim/ kesemediğim tiplerle de vakit geçiriyorum.
Çalıştığım günlerden hiç bahsetmeyeyim. Okula gitmeden önce günümü nasıl planlasam, çıktı alsam fotokopi çektirsem sunu hazırlasam paniği, gidince teneffüs aralarında yapılacak bi dünya iş ve sadece 10 dakika, eve gelince okunacak yazılar, sınavlar vs. Bu kadar şeyi 24 saat içinde nasıl yapar insan? Yapar da sonra ruhu ne gelir? Vücudu nasıl cevaplar bu kaosu?
Artık eşyalarımı azalttığım gibi yaptıklarımı da yavaşlatmaya ve azaltmaya karar verdim. Yaklaşık iki aydır hiçbir oyun oynamıyorum örneğin, bilgisayardan, tabletten, telefondan. Bu benim için büyük bir başarı, yaklaşık 20 yıldır bu tip oyunları oynadığım düşünülürse. İnsanın bu tür bağımlılıkları bir tür boşluk korkusundan oluşuyor aslında. Boşluğa dayanamıyorsun. Ben oyunla dolduruyordum. Kimi sigarayla alkolle dolduruyor. Kimi anlamsız ilişkilerle. Boşluğu sevmeyi öğreniyorum iki aydır. Oturuyorum odada ya da dışarıda, hiçbir şey yapmıyorum ama. Etrafımdakileri olduğu gibi kabul etmeye ve en önemlisi boşluğu kucaklamaya çalışıyorum. Bu öylesine güçlü bir şey ki. Boşluğu kucaklarsan her şey artık kolay geliyor. Böylece hayatından gereksiz aktiviteleri çıkartmak her seferinde kolaylaşıyor. Bir tür meditasyon diyebiliriz buna.
Her şey yavaş yavaş oluyor, ama bir anda. Her şey olması gerektiği gibi. Az, yavaş, ama öz. Yavaş, ama tembel değil asla. Tadını çıkara çıkara. İşte amacım bu.

Makyaj Mezarlığım

Minimalizm hakkında birşeyler öğrenmeye çalıştığım son iki yıldır çok farklı sebeplerle bu işe girişenlerle karşılaştım: borcu olanlar, alışveriş bağımlısı olanlar, çocukları olup evin durumu almış başını gitmiş olanlar, depresyondakiler, ya da benim gibi dağınık olup aslında amaçları aklını düzene sokmak olanlar. Ama sonuç çoğunda aynı oluyor, büyük bir rahatlama. Neyi neden satın aldığımızın farkına varma. Bende de aynen böyle oluyor.

Ben giysilerimi saymadım, ama eşim Koray’ı da eklersek beraber yüzlerce parçadan kurtulduk ve mevsim değiştikçe gözden geçirip biraz daha parçadan kurtulmaya devam ediyoruz. Benim için giysi dolabımda önemli olan tarzımı belirlemek ve sahip olduğum her parçayı sevmekti. Bunu başardığımı düşünüyorum. Artık başka alanları düşünmeye başlayabilirim.

image

Makyaj mezarlığı. Sanırım gerçekten de bir mezarlık yaratmışım yıllar içinde. Tüm makyaj, cilt bakım ve tırnak bakım malzemelerimi yatağın üzerine yığdım bir Cumartesi günü ve bir süre onları seyrettim. Ne saçma bir yığındı! Ben işe giderken makyaj bile yapmıyorum, krem ve göz kalemi dışında. Ama yine de bu kadar çok ürünü toplamayı başarmıştım. Bazı şeylerden bolca vardı, mesela 3 adet göz kalemi, 3 adet yüz maskesi, 2 bb krem, 1 fondöten gibi. Yüz temizleme ürünleri de cabası. Oje dersen 20den fazla var. Fark ettim ki ben bunları kullanmayı değil, yalnızca sahip olmayı seviyorum. Yıllardır çektiğim sivilce problemine yönelik örneğin, bir sürü – ve bazıları gerçekten işe yarayan -ürünler almışım ama kullanmadığım için tabii ki bir sonuç alamıyorum. Sadece almak sanki beni tatmin etmiş. Tıpkı alıp giymediğim elbiseler gibi. O yüzden bu topluluk bana bir mezarlık gibi göründü.

Tarihi geçen ve artık kullanılmayı kesinlikle düşünmediğim malzemeler çöpü boyladı. Sonrasında bir liste yaptım ve toplamda 66 parça ürünün olduğunu gördüm. Yanlarına hatırladığım fiyatları yazdığımda ise sonuç daha felaketti: 1000 liranın biraz üzerindeydi! Yıllardır borçları olan ben, seyahat etmek için param olmadığından yakınan ben, 1000 lirayı kozmetiğe harcayıvermiştim! Ve neredeyse hiçbirini kullanmıyorum, 66 parçanın içinden günlük olarak kullandığım makyaj temizleyici, bb krem, göz kalemi, rimel, parfüm, bu kadar, 5 parçaydı.

Sorun şu ki bu kadar para verdiğim için atmaya kıyamadım. Günlük olarak kullanabildiklerimi, özellikle maske, yüz temizliği gibi ürünleri içinde en az kalandan itibaren kullanmaya başladım. Cildim de aslında bu ürünleri düzenli olarak kullandığım için yeni sivilceler vermeyerek bana karşılık verdi. Tam bir kazan-kazan oldu açıkçası. Ve elimdekiler bitene kadar kesinlikle yeni bir şey almayacağıma kendime söz verdim.

Bu deneme bana şunu öğretti: üzerine düşünmeden, evde buna benzer bir şey olup olmadığını kontrol etmeden yeni alınan her eşya yalnızca para ve dünyanın kaynaklarının azalmasına sebep oluyor. Kredi kartı borçları arttıkça artıyor ve insanın hayallerini gerçekleştirebilmesinin önüne geçiyor.

Şu an 3 haftalık bir tatildeyim, ve bavula sığdırma kaygısı aslında insanın gerçekten neyi sevdiğini ve neye ihtiyacı olduğunu gözden geçirmek için iyi bir fırsat. Tatile getirdiğim tüm kozmetik şunlardan ibaret:

IMG_20160713_202919_edit

Bir temizleyici, bir güneş kremi, bir dudak parlatıcı, bir parfüm. Bir de göz kalemi ve rimel getirdim ama keşke getirmeseymişim, hiç kullanmadım. İşte tatilde değilken bile bu kadar az şeye ihtiyaç varken dolapları kozmetikle doldurmak niye?

Herkesin bir zaafı var, benimkinin cilt bakımı olduğunu fark etmem biraz geç olsa da faydalı oldu. Tavsiyem, sizin zaafınız ne düşünün. Örneğin hiç okumayacağınız kitaplar mı alıyorsunuz (ben de biraz böyleyim), belki de elinizdekiler bitene kadar yenisini almamalı, ya da kitap beklentilerinizi karşılamadıysa kendinizi zorlamaktansa sevebilecek birine hediye etmelisiniz. Ya da çok fazla dekoratif ürün sahibiyseniz belki bazılarını elden geçirip hatta meraklılarına gittigidiyor’dan satıp ek gelir elde edebilirsiniz. Kozmetiklerinizi bile, örneğin tüplü kremler, tonikler ve parfümler, sevecek arkadaşlarınıza verebilirsiniz.