Beslenme Üzerine- 2

Beslenme Üzerine-1 yazısı için tıklayınız.

Yaklaşık bir yıldır beslenmeme daha çok dikkat ediyorum. Aslında çok daha uzun süredir araştırıyorum ama, kararlı olarak uygulamaya başlamam bir yıla tekabül ediyor. Bu süre içerisinde kendime göre bir yöntem geliştirdim, ki bu yöntemin herkese göre değişebileceğine inanıyorum. Hepimizin parmak izi farklı olduğu gibi bedenlerimiz de farklı. Bu nedenle herkesin kendi bedenini dinleyip, ona neyin iyi geldiğini, nelerin dokunduğunu anlaması şahsi bir sorumluluk. Ben kendi adıma, her gün kahve ile içtiğim sütün bana dokunduğunu fark ettim mesela bu yolculukta. Karnıma sanki bir taş oturuyor süt içtiğimde. Küçüklüğümde böyle değildi, en sevdiğim şey süttü. Peynir ve yoğurtta da aynı şey söz konusu değil. Ama süt mideme oturuyor son yıllarda.

Aynı şekilde hamurişi de böyle. Kendimi dinlediğimde, hamur işlerinin (buğday olsun olmasın) benim enerjimi düşürdüğünü, şişkinlik ve uyku yaptığını görüyorum. Artık özellikle kahvaltıda ekmekten ve hamur işlerinden uzak duruyorum.

Hepimizin bedeni farklı ama, sistemimiz yine de çoğu kez aynı şekilde işliyor. Beslenme konusunda okuduğum ve izlediğim onca şeyden sonra, kendime (herkese uygulanabileceğini düşündüğüm) bir kurallar listesi oluşturdum. Bu arada belirteyim, bu kurallara yüzde yüz uymadım hiçbir zaman. Ama teker teker hayatımızda değişimler yaparak, en azından yüzde yetmiş bile uygulasak, çok olumlu bir değişiklik yaşanacağına inanıyorum. Ben kendi adıma ideal kiloma ulaştım bu noktaları takip ederek. Bunun dışında sivilcelerim büyük oranda azaldı, adet öncesi sendromum (bende genellikle sinirlenme, tuzlu şeyler tüketme, sivilcelenme şeklinde seyrediyordu) neredeyse sona erdi diyebilirim.

  1. Karbonhidrat tüketimini mümkün olduğunca azalt. Karbonhidrat deyince aklınıza gelmesi gerekenler, ekmek (normal, tam buğday, tahıllı, kepekli, glutensiz farketmez), her türlü hamur işi, patates, mısır, yulaf, pirinç vb. Ketojenik diyeti savunanlar günde 20 ile 100 gr arası karb tüketip, gerisini yağ ve proteinden almamız gerektiğini savunuyor. Bu biraz zor görünüyor, ama ben en azından bir öğünü karbonhidrat ağırlıklı yapıp, diğerlerini daha yağ ve protein bazlı yapmaya gayret ediyorum. Dediğim gibi kahvaltıda ekmek tüketmiyorum ama bazen kendim evde ekmek yapıyorum. Diş çürümelerini engellemek için de küçük yaştan itibaren çocukların ekmek, hamurişi ve şeker ile ilişkisini dengeli tutmak lazım. Biz yandık onlar yanmasın.
  2. Eve hazır gıda sokma. Sanırım yüzde yüze yakın uyguladığım tek nokta bu. Paketli gıdaların eve girmemesine çok dikkat ediyorum. Özellikle donmuş-pişmeye hazır ya da abur cubur türünden gıdaları. Evde abur cubur oldukça tırtıklamaya devam ediyorsun, ve bu kan şekerinin hep yüksek kalmasına sebep olurken, vücudun gerçek öğünü sindirmesine fırsat bırakmıyor. İçindeki ne idüğü belirsiz maddeleri saymıyorum bile. Bu nedenle bisküvi, cips türünden hiçbir şeyin eve girmemesi önemli. Ben kakao oranı %70-99 arası çikolatalar tüketiyorum, ara sıra da dondurma yiyorum ama bu ikisi dışında eve başka paketli abur cubur girmiyor.
  3. Şeker tüketimini sıfıra yaklaştır. Dediğim gibi dondurma ve bazen de kendi yaptığım kurabiye, puding vb şeyler yiyorum, aziz değilim bu konuda :). Doğum günlerinde önüme gelen pastalara hayır diyemiyorum; bu nedenle şeker tüketimimi sıfıra indirmiş değilim. Ama buna rağmen dengemi bulana kadar kilo vermeye devam ettim. Tabii bu dediklerim ortalama haftada bir kere olduğu için belki de bedenimin dengesini bozmadı. Bu arada çoook uzun zamandır gazlı içecek tüketmedim.
  4. Kızarmış yiyecekler yerine fırında pişmiş olanları tercih et. Bu arada ayçiçek ve mısır yağları da çıksın hayatından, tereyağı ve zeytinyağı candır.

mariana-medvedeva-379662-unsplash

Hep uzak durulacaklardan bahsettim, peki ne yiyelim de sağlıklı olalım?

  1. Taze meyve ve sebze. Zeytinyağlıları hep çok severim zaten, ama aynı zamanda pişirmeden, çiğ tüketebildiğimiz meyve sebzeleri de mevsimine uygun olarak tüketmek çok önemli. Yine takip ettiğim Karatay ve ketojenik diyetçiler meyvede sınırlama getirme taraftarı olsalar da ben obezite olmadıkça meyvede sınırlama yapılması gerektiğini pek düşünmüyorum. Eğer fiyatı uçuk değilse organik de tercih etmeye çalışıyorum ama tabii her zaman mümkün olmuyor. Yine de organik reyonuna hep göz atıyorum markette. Organik salçanın, limonun, yulafın, fıstık ezmesinin daha ucuz ya da aynı fiyat olduğuna çok rastladım, öyle ise organik olanı almak her zaman daha mantıklı. GDO konusunda şüphelerim de olsa en azından  pestisit (kimyasal ilaç) kullanılmaması beni organik almaya yönlendiriyor.
  2. Evde yapılmış fermente gıdalar. Sanırım etrafımda turşu ve yoğurt yapın diye kafasına kakmadığım kimse kalmadı! Bunun dışında kvass, kombucha çayı gibi başka fermente yiyecekler de var denemediğim, fermente gıdaları hala keşfediyorum, keşfettikçe hayran kalıyorum.
  3. Sağlıklı yağlar, bol bol. Zeytinyağı, tereyağı, balık, avokado, susam, ceviz, badem, yer fıstığı. İstediğiniz kadar tüketin, kalori hesabını falan kafaya takmayın. Bedenin her şeyden fazla yağa ihtiyacı var, low-fat/düşük yağlı ürünleri özellikle süt ürünlerinde tercih etmeyin. Yağı gidince yalnızca şekeri kalıyor.
  4. Fındık fıstık, mümkünse çiğ. Günde yedi, haftada 35 saat derse girdiğim geçen dönemde ders aralarında beni ayakta tutan şey fındık fıstık oldu gerçekten (özellikle leblebi- kuru üzüm :)). Bu arada diş çürümesini ve fitik asidin diğer zararlarını engellemek için bademleri bir gece önceden suda bekletmek gerekiyor. Abur cuburu bırakma aşamasındaysanız yanınızda mutlaka kuruyemiş ve kuru meyve bulundurun; ama sık aralıklarla yemek bünyeyi sürekli meşgul ettiğinden ketocular ve karataycılar için pek iyi değil, haberiniz olsun.

    thought-catalog-246316-unsplash
    sadece iki yumurta, al sana asıl şampiyonların kahvaltısı.
  5. Yumurta. Keşke doğal ve organik yumurtaya hep erişimimiz olsa, ama olsun. Gün içinde çok dengeli beslenemesek de güne bir-iki yumurtayla başlamak ihtiyacımız olan protein, folik asit ve vitaminleri sağlıyor.

Beslenme konusunda verebileceğim son tavsiye dostlar, kendini dinlemek. Kendini dinleyebilmek için de biraz sessizleşmek ve bedenimizin gerçekten neye ihtiyacı olduğu ile bedenimizin nelere bağımlı olduğu arasındaki farkı anlamak şart. Duygusal yeme bozukluğu da çok önemli. Canın kurabiye çekiyor, gerçekten çekiyor mu? İhtiyacın olan o mu? Yoksa yalnızca ağzını meşgul edecek bir şeyler mi arıyorsun, kendinle ilgili soruları cevaplamaktan kaçarken? Minimalizm ve bilinçli farkındalık gibi beslenme de bütüncül bir olay. Hayatımızın her alanını etkilediği gibi onlardan etkileniyor da.

Beslenme konularında daha fazla bilgi edinmek için tavsiye edebileceğim kitaplar, websiteleri, videolar:

  1. Canan Karatay Kitapları
  2. Actualized.org, How to Shop for Healthy Food Overcoming Addiction
  3. Cure Tooth Decay, Ramiel Nagel
  4. Gündem Özel‘in özellikle sağlıkla ilgili bölümleri (en yeniden en eskiye): Canan Karatay Gerçek Tıp,  Vücudumuzun Savunma Mekanizması, Bağışıklık Sistemine Dair Her Şey, Sağlıklı Beslenme ve Hastalıklar Arasındaki İlişki)
  5. Dr. Mercola, Fat For Fuel youtube kanalı
  6. Fevzi Özgönül Kitapları (Karatay’a benzer bir yaklaşım, fakat Karatay sağlıklı beslenmeyi ön planda tutarken Özgönül daha kilo verme açısından yaklaşmış ve daha günlük dil kullanmış)
  7. Buğday Göbeği, William Davis

breakfast, karatay kahvaltısı

En önemlisi, her zaman tadını sevdiğiniz yiyecekleri yiyin. Sağlıklı beslenme tatsız tuzsuz olacak diye bir şey yok. Dünyadaki tek lezzetli şey de hamburger ve pasta börek değil. 🙂 Yeni tarifler deneyin, konfor alanınızın dışına çıkın, en azından birkaç gün Karatay kahvaltısına şans verin 🙂 Sadece kahvaltınızı değiştirmek bile gününüzde büyük bir değişiklik yaratacak.

Reklamlar

Para Biriktirmek İçin Beş İpucu

Yıllar içinde daha sade yaşamaya başladıkça, borçlarımın azalarak yok olduğunu ve çok kolay bir şekilde para biriktirebildiğimi fark ettim. Asıl amacım para biriktirmek değildi ama, biriken parayla gerçekten istediklerimi yapabilmek (bkz. seyahat, yaratıcı yazma kursu, dolmakalemler 🙂 ) ya da yalnızca kenarda param olduğunu bilmenin verdiği özgürlüğü tatmak gerçekten güzel. Aslında hiç de zor olmayan birkaç değişiklikle çok az para kazanan biri bile rahatça para biriktirebilir. Bu maddelerden birkaçını uygulasanız bile her ay birkaç yüz lira biriktirebilirsiniz. En önemlisi de, para harcamadıkça hissedilen özgürlük.

1) Mümkün olduğunca evde yap, evde ye, ya da evden getir. 

RpgvvtYAQeqAIs1knERU_vegetables

Zaten sağlıklı beslenmeye çalışıyorsanız dışarıda yemek yemenin işleri ne kadar bozduğunun farkındasınızdır. Ayda bir-iki kere arkadaşlarla buluşup yemek yenebilir, ya da tatile gidildiğinde mecburen dışarıda yenir ama böyle durumlar dışında, evde yemek her zaman hem daha sağlıklı hem de daha hesaplı oluyor. Eğer dışarıda yemeyi çok seven bir arkadaş grubunuz varsa açık açık para biriktirmeye çalıştığınızı söyleyip onlarla yemek sonrası buluşabilirsiniz.

Tabii evde yemek derken hazır pizza, donmuş/hazır gıdalar, cipsler baklavalar gibi yiyeceklerden bahsetmiyorum. Gerçek besinlerle hazırlanmış ev yemeği hem hazır yemeklerden daha sağlıklı, hem de daha ucuz oluyor. Eğer evde şimdiye dek pek yemek pişmediyse, tabak çanak, yağ, baharat gibi malzemeleri almak belki başta daha pahalı gibi görünebilir, ama sonunda hem cebiniz hem bedeniniz teşekkür edecek size.

photo-1502747220144-846486e80891

Aynı şekilde iş ve okulda öğle yemeğini de evden getirmek çok kolay bir şekilde ayda en az birkaç yüz lira biriktirmenizi sağlıyor. Hele bir de işyerinizde buzdolabı ve mikrodalga varsa harika. Yoksa da seçenek çok. Salata ve sandviç en kolayı. Dünden kalan zeytinyağlı yemekler olur, tonbalığı olur. Benim en çok tercih ettiğim, akşamdan yoğurtta beklettiğim ya da sıcak suda birkaç dakika yumuşatıp süt eklediğim yulaf ezmesi. İçine muz, fıstık ezmesi, fındık fıstık, tarçın (zencefil/zerdeçal/muskat), elma, armut, aklınıza ne gelirse, mevsimine göre hangi meyve varsa ekleyebilirsiniz. İçini doldurup taşırsanız bile bir kasenin maliyeti iki üç lirayı aşmıyor, doyurucu bir öğün yemiş oluyorsunuz.

İçecekten muazzam bir şekilde tasarruf yapmak için iyi bir su şişesi ve iyi bir termosa yatırım yapmanızı da öneririm. Benim evden çay kahve getirmemin ilk sebebi okuldakinin tadının berbat olmasıydı, ama sonra alışkanlık haline geldi.

2. Yapabiliyorsan satın alma.

Yemek yapmak kadar turşu kurmayı, yoğurt ve konserve yapmayı da çok seviyorum. İlk elden üretimin içine girdiğim için, damak tadıma göre, istediğim malzemelerle hazırlayabiliyorum yiyeceğimi. Ama bunun ikinci avantajı da çok ciddi para tasarrufu sağlıyor olması. Minicik bir kavanoz turşu altı lirayken, altı liraya iki kilo salatalıktan neredeyse tüm senenin turşusu çıkıyor. Lahana, havuç desen sudan ucuz. Yoğurt yapmak da aynı şekilde nereden baksan yarı yarıya kâr ettiriyor.

Bunun dışında çok kolay şeyler de var. Mesela puding yapmayı çok seviyorsanız, iki paket puding parasına bir paket nişasta ve bir paket kakao alabilirsiniz. Bu ikisinden en az altı-yedi kez puding yapabilirsiniz. Buna benzer yüzlerce örnek için internetteki tarif siteleri güzel rehberler. Hiçbir şeyin hazırını almanıza gerek yok.

photo-1507048331197-7d4ac70811cf

Peki bunlar için nereden zaman buluyorsun, dediğinizi duyar gibiyim. Aslında yeterli araştırmayı yaptıktan ve yapılışını bir kere öğrendikten sonra, kavanozlama ve turşu işi gerçekten çok kolay ve hızlı bir iş. Fakat zaten alışveriş merkezleri hayatımdan çıktı çıkalı vaktim epey bol oluyor. Bu da bizi üçüncü ipucuna getiriyor.

3. Alışveriş merkezlerinden (en azından bir süre) veba varmış gibi kaç.

Hiçbir zaman alışveriş bağımlısı olmadım, ama şimdi bile, ne zaman bir alışveriş merkezine girsem, çoğu kez kendimi en az bir şey almış olarak buluyorum. Oraya gittiğinde satın almamak sana suç işlemişsin gibi hissettiriyor. Hiçbir şey almazsan, gidip bir kahve içeyim Starbucks’ta diyor, on lirayı bırakıp geliyorsun. (Bu arada Starbucks’a ( ya da benzeri kahvecilere) bir kere girilmişse, hem en sağlıklı, hem en ucuz seçenek filtre kahve. Bunu da not düşeyim 🙂 )

barkhorn_shopaholic_post

Söz konusu alışverişten kaçmak olunca, en güzeli gözden ırak, gönülden ırak. Bu arada alışveriş seven arkadaşlarla da araya küçücük de olsa mesafe koymakta fayda var. Çünkü öyle bir şey ki alışveriş, sigara alkol gibi. Bağımlıları yeni müritler bulmaya bayılıyor, dikkat etmek lazım.

Bilinçli alışveriş için ipuçlarını bu yazımda bulabilirsiniz.

4. Azalt.

emile-perron-294697-unsplash
İnsanları sev. Eşyaları kullan. Tersi hiçbir zaman işe yaramaz.

Ters mantık gibi gelebilir ama, daha fazla para harcamaktan kaçınmak için azaltmak şart. Evlerimizi doldurdukça, daha çok şeye ihtiyacımız var gibi geliyor. Boşalttığımızda ise görüyoruz ki ihtiyacımız olan çoğu şeye zaten sahibiz.

Para biriktirmeyi kafaya koyduysanız, öncelikle bir süre (belki 3 ay, belki 1 yıl) hiç giysi almayacağınıza dair kendinize söz verin. Sonra da gardırobunuza gidip içinde ne var ne yoksa atın yatağın üstüne. Gerekirse bir gününüzü buna ayırın, ne kadar zengin olduğunuzu fark edin ilk. O kadar çok giysiniz var ki! Fakat tabii bunların bazıları çok giyilmekten eskimiş, bazıları bir hevesle alınıp hiç giyilmemiş. Olsun. İlk önce bunları alabilmiş olduğunuza şükredin. Sonra başlayın temizliğe. İçlerinde hala giyilebilir olanları bağışlayabilir ya da satabilir, giyilemeyecek olanları geri dönüştürebilirsiniz. Ve sonunda göreceksiniz ki, giysilerinizin yarısından fazlası gitmiş olsa bile, hâlâ severek giyebileceğiniz, doya doya eskitebileceğiniz bir dolu parça var dolabınızda. Alışverişe gitmenize hiç gerek yok. (Giysi azaltma için bu yazılara da bir göz atabilirsiniz)

Aynı prosedürü mutfağa da uygulayın. Yıllar önce ekstrem bir yöntem okumuştum. Eğer para biriktirmek istiyorsanız buzdolabı ve erzak dolabınızdaki yiyecekler bitene kadar yeni yiyecek almamayı öneriyordu. Bence gayet mantıklı, hele son yaptığım azaltmada mutfaktan ne çok son kullanma tarihi geçmiş bakliyat attığım düşünülürse. Kısa sürede para biriktirmek için de çok iyi bir yöntem.

5. İkinci el’e şans ver.

Ülkemizde henüz pek yaygınlaşmasa da ben hâlâ ümitliyim. Bir şey almadan önce, internette aynısının ikinci eli var mı diye bakmak yavaş yavaş alışkanlık haline gelmeli bizde. Bu kitap olabilir, çanta olabilir, saat olabilir, kıyafet olabilir. tarz2 gibi sitelerin yaygınlaşmasını canı gönülden diliyorum. Hem cebimiz hem de dünya için. Daha önceki ikinci el ve özgür dönüşüm maceralarım için bu iki yazıya bakabilirsiniz: Yaşasın Özgür Dönüşüm! Yaşasın İkinci El! ve Özgür Dönüşüm ve İkinci El-Singapur.

Son olarak, kendi önceliklerimizden vazgeçerek, aç ve açıkta kalarak para biriktirmenin hiç de doğru olduğunu düşünmüyorum. İnsan bazen de gönlünce para harcamak isteyebilir. Sonuçta belli bir amaç için biriktiriliyor para da. Çok da düşünmemek lazım para üzerine. Zaten borcumuz yoksa ve paranın üzerimizdeki egemenliği gitgide azalıyorsa, harcamak da ayrı bir keyif verebilir zaman zaman. Önemli olan dengeyi sağlayabilmek.

img_8040

İkigai ve Minimalizm

Son zamanlarda çok konuşulan bir kitap bu Ikigai. Türkçe çevirisi de yeni çıkmışken ben de hem kitaptan hem de ikigai’den biraz bahsetmek istedim.

9781473554030

Neymiş bu ikigai?

Japonca bir kelime olan ikigai, her gün yataktan kalkmanı sağlayan şey anlamına geliyor. Yani bir anlamda yaşama amacın, ama yaşama amacı deyince biraz korkunç geliyor bana. Japonlara göre herkesin bir ikigaisi var, ama onu bulmak zor ve uğraşlı bir süreç olabilir. Ve hatta ikigaini bulman senin ikigain haline gelebilir, buna da tamam diyorlar. Yani ikigai öyle büyük amaçlar, dünyayı kurtarmak falan değil. Kimine göre bahçede geçirilen birkaç saat, kimine göre arkadaşlarla dans edip eğlenmek, kimine göre ailesi ve çocukları olabilir.

Kitap biraz karman çorman şekilde almış olayı, ben kendi adıma ilk olarak kitabın amacını anlamakta zorlandım. Önce dünyanın en uzun yaşayanlarından bahsediyor, uzun yaşamın izini sürüyor; sonra birçok batılı ve doğulu terapistin psikoloji teorilerine yer veriyor, ve bilinen en çok uzun yaşam oranına sahip Okinawa’nın Ogini köyünde yaptıkları araştırmadan bahsediyor. En son olarak da uzun yaşayan insanların ortak noktaları olan beslenme ve egzersiz tavsiyeleri ile bitiriyorlar. Yani uzun ve verimli yaşama konularıyla ilgileniyorsanız bu kitap ilginizi çekecektir kesinlikle.

View_of_Cape_Hedo
Okinawa, Japonya

Aslında kitabın merkezinde uzun yaşam yatıyor, ikigai değil. Ama ikigai uzun yaşamış herkesin ortak noktası. Kelime Japonca olsa da aslında binyıllardır, tüm kültürlerde ve modern psikolojide benzer kavramlar mevcut. Kitap bu nedenle hoşuma gitti; çoğu kavramın girişini veriyor, hangi kitaplara başvuracağımızı belirtiyor ama ayrıntıya girmiyor. Bu konuda beni birçok ilginç konuya yöneltti. Bahsedilen kavramlardan ikisi sizin de ilginizi çekecektir diye düşünüyorum:

Akış Teorisi (Mihaly Csikszentmihalyi):

Csikszentmihalyi (nasıl okunduğu hakkında hiç fikrim yok, bay Ç diyelim kendisine) insanın en mutlu olduğu anları akışta olduğu anlar olarak tanımlıyor (Abraham Maslow da- hani şu ihtiyaçlar piramidinden tanıdığımız- bunu zirve deneyimler olarak tanımlıyordu). Bir eylemi yaparken o eylemin içine öyle giriyorsunuz ki, deyim yerindeyse başka hiçbir şeyi gözünüz görmüyor. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. İşte bu eylemler sizin ikigai’niz. Fakat kanımca bunu insanı uyuşturan pasif aktivitelerden ayırmak lazım (benim hâlâ yaptığım bilgisayar oyunları oynamak, bir oturuşta bir dizinin on bölümünü izlemek gibi). Bunları yaparken de insanın gözü başka bir şey görmüyor ama üretken bir faydası olmadığı gibi insanı aslında amacından çok uzaklara sürüklüyor bu uyuşturan aktiviteler.

Bay Ç bu konuda 25 yılı aşkın çalışmalar yapıyormuş, akış teorisi benim epey ilgimi çekti doğrusu. Akış ve öğrenme üzerine de çok sayıda araştırma var. Konu hakkında daha çok araştırmak isteyenler, yazarın Akış adlı kitabına bakabilir, Türkçe’ye yeni çevrilmiş o da. 2004’teki TED konuşmasını da (Türkçe altyazılı) aşağıda izleyebilirsiniz.

Yaptığı araştırmalardan bence en ilginç olanı ise, yıllar içinde, çok farklı gelir seviyelerinde binlerce insanla yaptığı, ve kazanılan paranın mutluluk seviyesine hiç etki etmediğini bulduğu araştırma. Paranın ve imkânın yokluğu mutluluğu azaltıyor, ama varlığı ya da çokluğu artırmıyor.

Logoterapi:

Victor Frankl, Freud’un memleketlisi de olsa, psikoterapide onun izlediğinden çok farklı bir yola girmiş. Freud psikanaliz ile hastanın geçmişini delik deşik ederken, Frankl ise geleceğe bakıyor. Terapinin ilk sorusu şu: Bugün neden intihar etmedin? Hastalarına bu soruyu sorarak yaşama daha da tutunmalarını sağlıyor. Neden yaşadığını bilirsen kendini iyileştirebilirsin ana mantığı bu akımın.

Frankl’in “Man’s Search For Meaning” adlı kitabının görsel özetini aşağıda bulabilirsiniz (İngilizce). (Bu arada Fight Mediocrity de sevdiğim YouTube kanallarından)

Bu iki yaklaşımın dışında kitapta beslenme, egzersiz (bedeni ve zihni), yoga, stoacılık ve benzeri konularda da giriş bilgileri bulunuyor.

Kitabın sonunda ise yazarlar, ikigaimizi bulmanın tek bir yöntemi olmadığını söylüyor. Ve Okinawalıların (dünyanın en uzun yaşayan insanlarının) söylediği şey, bulmak konusunu da çok kafaya takmamamız. Bizi meşgul tutacak bir şeyler bulmamız ve bizi seven insanlarla vakit geçirmemiz en önemlisi.

Okinawalılardan Uzun Yaşamın On Kuralı:

  1. Aktif kal, emekli olma.
  2. Yavaştan al, acele etme.
  3. Mideni doldurma. Sofradan miden onda sekiz doymuş olarak kalk.
  4. Çevrende iyi arkadaşların olsun.
  5. Hareket et, formda kal.
  6. Gülümse.
  7. Doğayla iç içe ol.
  8. Şükret.
  9. Anda yaşa.
  10. İkigaini takip et. İçinde bir tutku var, günlerine anlam katan. Ne olduğu bilmiyorsan da, senin ikigain, Victor Frankl’ın dediği gibi, onu aramaktır.

 Peki tüm bunların minimalizmle ne alakası var?

Tüm bunlar, bize para kazanma tutkusunun, alışverişin, satın almanın verdiği hazzın aslında gerçek mutluluktan ne kadar uzakta olduğunu gösteriyor. Kitapta dünyanın diğer yerlerinde yaşamış uzun ömürlü insanları da anlatan bir bölüm vardı. 122 yaşında ölen bir Fransız kadın, 120 yaşında sigarayı bırakmış mesela, o da artık gözleri görmediğinden sigarayı ağzına götüremediği için. Bildim bileli sigaraya savaş açmış biri olarak benim için çok ilginç bir örnekti bu. Bana kalırsa insanın hayattan zevk almasının ömrü en çok uzatan şey olduğunu gösteriyor bu örnek.

Röportaj yapılanlardan biri de demiyor ki, şunları satın aldım, evlerim, arabalarım oldu, çok mutluyum. Hepsi dostlarından, sanattan, parayla alınamayacak güzelliklerden bahsediyor.

Benim ikigaim ne?

patrick-fore-381196

Gün içinde en çok heyecanlandığım, yaparken etrafımı unuttuğum ve kendimi kaptırdığım ne var diye düşününce aklıma birden fazla şey geliyor. Fakat ilki, yazmak. Blog yazısı yazmak olsun, ya da bir öykü karakteri yaratmak, veyahut saatlerce dolmakalemle el yazısı çalışmak. Öğretmenlikte de bir akış hali yakalayabiliyorum, ama öğrenci grubu beni doğrudan etkiliyor. Neyse ki yazıdan para kazanmam henüz zor olsa da mesleğimi seviyorum.

Bunun yanında yemek yapmak, yeni yemekler denemek, tatmak, bunlar da beni çok heyecanlandırıyor. İşe gitmediğim zamanlarda rahat üç dört saat yemek yapmakla geçirebiliyorum.

Peki ya sizin ikigainiz ne?

Her şeyin turşusu!

Zaten yıllardır iflah olmaz bir turşu yiyicisiydim de, son bir yıldır ne görsem turşusunu yapar oldum. Biri beni durdursun!

Her şey biraz daha probiyotik alayım, e bunu da en sevdiğim şey olan turşuyla yapayım dememden oldu. Öyle sevdim ki bu işi, birçok sebze ile ve birçok usülde turşu denedim. Satılanlardan kat kat ucuza geldiği, çok daha lezzetli olduğu ve kombinasyonların sonsuz olduğunu görünce de bırakamadım.

Baştan uyarayım, biraz uzun bir yazı.

Öncelikle kafa karışıklığı yaratan bir ayrımı belirtmek istiyorum (bu arada bu konularda uzman değilim, sadece araştırdıklarımı, okuduklarımı aktarıyorum. Yeni araştırmalar ışığında çürütülebilecek bilgiler). Turşu yapmanın iki yolu var. Ya laktik asit fermentasyonu yardımıyla (istenerek probiyotik de eklenerek), ya da sirke (asetik asit) veya limon (sitrik asit) gibi asitlerin yardımını alarak.

Laktofermentasyon süreci şu şekilde işliyor: Bize zararlı olan bakteriler tuzu tolere edemezken, yararlı bakteriler edebiliyor. Böylece fermentasyonun ilk aşamasında zararlı bakteriler ölüp, Lactobacillus adını verdiklerimiz hayatta kalıyor. İkinci aşamada da anaerobik, yani oksijensiz solunum yaparak sebzelerde bulunan doğal şekeri laktik aside çeviriyorlar. Sonuç olarak  yararlı bakterilerden ve vitaminlerden zengin bir turşu elde ediyoruz. Hatta tarihte sauerkraut (ekşi fermente lahana) içeriğindeki yüksek C vitamininden dolayı uzun deniz keşiflerinde iskorbite karşı kullanılmış. (extra bilgi: James Cook sauerkraut sayesinde İngiltere’den Avustralya’ya neredeyse hiçbir mürettebat ölmeden varmayı başarabilmiş, ve başlasın Avustralya/doğu Asya emperyalizmi. İyilikten maraz doğmuş resmen)

Asit yardımı alınarak yapılan turşu, tat olarak marketten aldığımız turşuya daha yakın oluyor, fakat asiditeden dolayı tüm bakterilerin öldüğü, bu asitlerin gıdayı korumak dışında bedenimize pek de faydası olmadığı söyleniyor. Bunun yanında evde, pastörize edilmeden yapılmış sirke ile kurulan turşunun aynı şekilde işlemediğini söyleyenler de mevcut. Çiğ sirkenin probiyotik oluşundan kaynaklı, onunla yapılan turşu da probiyotik oluyor olabilir. Dediğim gibi bu konularda kesin bir söz söylemeye sakınıyorum, sonuçta laboratuarım yok ve hangisinde daha çok yararlı bakteri var, söylemeye yetkili değilim. Ben iyi bir turşu tüketicisiyim sadece :).

Ben hem laktofermentasyonu, hem de sirke/ limonu denedim. Fayda açısından hangisi daha iyidir bilemem, ama lezzet açısından benden geçer not alanları paylaşacağım bu yazıda sizinle.

  • Sirke ile yapılan turşular

Evde sirke yapma seviyesine ve sabrına henüz ulaşmış değilim, o nedenle bu turşuları marketten aldığım elma sirkesiyle yaptım.

Kırmızı soğan turşusu

IMG_5538.JPG

Bu en kolayı, en başlangıç seviyesi ama lezzeti bir harika. Defalarca yaptım, misafirlere zorla yedirip zorla beğendirttim, etlerin ve köftelerin yanına acayip yakışıyor. Hatta evde kırmızı soğan yokken, aynı salamuranın içine beyaz soğan ile bile yaptım. Ne kadar beklerse o kadar güzel oluyor, ağızda koku yapmıyor. Hem de bir saat içinde yemeye hazır hale geliyor.

Malzemeler: 

1 kırmızı soğan, 1 çay kaşığı kaya tuzu, kavanozun yarısına kadar sirke.

isteğe bağlı: 1 çay kaşığı şeker (tatlı-ekşi bir tat için), 3-5 adet tane karabiber/tane yenibahar/ karanfil

Soğan yuvarlak ve mümkün olduğunca ince doğranır. Küçük bir kavanoza, yarısına kadar sirke, tuz ve diğer malzemeler konulup karıştırılır. Soğanlar da sonra kavanoz ağzına kadar su ile doldurulur. Ağzı kapanıp buzdolabında bekletilir. 1 saatte hazır olan bu turşu fermente oluyor diyemem, ama sirkeli tatları seviyorsanız bir lezzet cümbüşü olacaktır sizin için. Salamura suyunu atmayın, üzerine soğan ekleyerek defalarca kullanabilirsiniz. Yemeklere, salatalara yarım soğan gerektiğinde kalan yarımı da kavanoza iteliyorum ben. 🙂

Kornişon ve muhtelif sebze turşusu:

Bunun yapımını Cahide Jibek’in sitesinden öğrendim. Bu tarifin ilginçliği salamurayı sadece sirkeyle hazırlayıp, üzerine kaynar su dökülmesi ve şişenin vakumlanması. Diğer yaptığım turşularda tam tersi, anaerobik solunumdan dolayı köpürme gerçekleşiyor. Bu mantık olarak pastörize turşulara benziyor daha çok, uzun süre bozulmayacağını düşünüyorum.

Ben iki kavanozluk denedim, lezzeti damak tadıma tam uydu, ayrıca limonla yaptığımdan daha kıtır oldular. Tarifine buradan bakabilirsiniz.

  • Limon ile yapılan turşular:

Kornişon ve muhtelif sebze turşusu:

img_5011

Aslında salamurası laktofermente turşuya çok benzeyen bu arkadaşın tek fazlası, en üste üç-dört dilim limon ve domates eklenmesi. Tarifini daha önce bu yazımda uzun uzun anlattım, bakabilirsiniz.

Bu turşumda tek pişmanlığım sarımsakların taze (taze sarımsak gibi değil ama yeni hasattı) ve çok acı olup salatalıklara geçmesiydi. Fakat sonradan aynı sarımsaklarla bu sorunu yaşamadım, neden bilmiyorum. Onun dışında hâlâ bayıla bayıla yiyorum.

 

 

 

  • Laktofermentasyon ile yapılan turşular

Evet, geldik ailenin reisine. Laktofermentasyon ile birçok sebze denedim, beyaz ve mor lahana, alabaş otu, havuç, kornişon.. Hepsiyle güzel sonuçlar elde ettim.

Sauerkraut (probiyotik açısından en güçlü kabul edilen, ekşi lahana turşusu) ve havuç turşumu anlatmıştım bu yazıda. Sauerkraut bekledikçe güzelleşti. Bazıları 6 ay dokunmuyorlarmış, benim de yaklaşık altı ay önce yaptığım ve açmadığım bir kavanozum var daha. Farklı mı tadı merak ediyorum.

Bugün de son yaptığım parti ile herhalde bir yıllık bir stok elde ettim, ve bugünkü tarifim çok içime sindi. İki-üç hafta sonra tattığımda burayı güncellerim ama, en güzel sanki bunlar olacak diye hissediyorum.

 

Güncelleme: gerçekten çok iyi!

IMG_5537.JPG
tezgâh güzelleri

Fermente Sebze Turşusu

Malzemeler (yaklaşık 1-1.5 kilo sebze için)

-1 litre içme suyu, kaynatılacak

-2-3 yemek kaşığı kaya/salamura tuzu

-bolca sarımsak

isteğe bağlı:

-bir çay bardağı çay (kıtır olması için. Tein maddesi kıtırlık veriyor. Eğer bulabilirseniz taze asma veya vişne yaprağı da aynı işi görür. Ayrıca bu yapraklar tepeye konup sebzelerin su yüzüne çıkmasını da engeller.)

-bir çay bardağı ev yoğurdu altı suyu (probiyotik için), yoksa bir probiyotik toz (o da yoksa önemli değil çünkü sebzelerin barındırdıkları bakterilerden yararlanabiliyor turşu).

-Tat vermek için, karabiber/yeni bahar taneleri, maydanoz, dereotu, defne ve aklınıza gelen başka malzemeler. Maydanoz ve diğer yapraklı sebzeler kavanozun üstünün havayla teması kesmesi için de işe yarıyor.

Tuz sıcak suda eritilir, oda sıcaklığına geldiğinde isteğe bağlı malzemeler tuzlu suya eklenip karıştırılır. Yalnız su ve tuzla da gayet güzel turşu olur bu arada.

Daha sonra turşuluk sebzeler ve bolca sarımsak kavanozlara dizilip üzerine salamura suyu ağzına kadar dökülür. En tepeye, eğer kavanozun ağzı açıksa tabak,  turşu taşı gibi ağırlıklar konabilir. Bende hep küçük kavanoz kaldığından, maydanoz veya lahana ile kapadım üzerlerini.

Kavanoz kapağı kapatıldıktan sonra yaklaşık bir hafta oda sıcaklığında, arada kapak açılıp havası alınarak bekletilir. Sonrasında buzdolabına konur, bir iki hafta içinde de yemeye hazır hale gelir.

Bu sefer elimde mor lahana ve kornişon vardı, iki kavanozu karışık yaptım. Mor salatalıklar yiyeceğim günü iple çekiyorum. 🙂 Yaşasın turşu yemek!

Siz de benim gibi turşu sevenlerden misiniz? Hiç evde yapmayı denediniz mi? Bana tavsiyeleriniz var mı?

Fermente Denemeler: Pratik Turşu Tarifi

Kornişon turşusu her öğün yesem bıkmayacağım bir yiyecek. Ama itiraf ediyorum, hiç ev yapımı kornişon turşusu yemedim! Geçen yaz markette turşuluk salatalık görsem de cesaret edememiştim turşu kurmaya. Halbuki yap, tutmazsa dünyanın sonu sanki. Bu yaz da, araya araya en son Ayvalık pazarında buldum, bir kilo kaptım hemen. Kayınvalidemin defalarca denediği “garantili, yediğim en güzel turşu” dediği tarifle kurduk turşumuzu. Bu kadar pratik olduğunu bilseydim daha önce kesinlikle girişirdim, ekşi lahana turşusundan çok çok daha kolay. Tabii ki beklemek işin cilvesi. Öyle marketten alıp ağzına atacağın yakınlıkta değil. Fakat işin güzel kısmı da bu. Ben hatta bir de on saat otobüste taşıyacağım bu turşuyu, yaşasın!

Bu arada daha önce de keyifli bir turşu kurma deneyimim olmuştu, havuç ve lahanadan, onun için buraya bakabilirsiniz.

Kornişon Turşusu Tarifi

Malzemeler:

  • Kornişon salatalık
  • Salamura tuzu/kaya tuzu
  • Domates
  • Maydanoz
  • Dereotu
  • Sarımsak
  • Limon
  • Biber (isteğe bağlı eklenebilir)

Yapılışı:

*Öncelikle kesinlikle cam kavanoz tercih edilmeli. *

1. Salatalıklar, domates, limon, maydanoz ve dereotu yıkanır, sarımsaklar soyulur. Bir kilo salatalığa yaklaşık 3 baş sarımsak gidiyor. İsteğe göre daha fazla da koyabilirsiniz, ne kadar sarımsak o kadar iyi.

Yalnız acı yemiyor/yiyemiyorsanız sarımsakların acılığını önceden kontrol etmenizi tavsiye ederim. Benim aldığım sarımsaklar gözleri yaşartacak denli acı olduğu için haliyle turşum da acı olmuş.

Pratik bir sarımsak soyma yöntemi:

Bir baş sarımsağı küçük bir kavanoza koyup birkaç dakika sallayın. Sarımsaklar kolayca soyuluyor.

Videosu:

2. Turşulukların suyu süzülürken tuzlu su hazırlanır. Tuz iri kaya tuzu veya salamura tuzu olmalı. Biz bir litre suya iki yemek kaşığı tuz kullandık, daha az ya da fazla veren tarifler var. Su mutlaka içme suyu olmalı, kaynatılıp soğutulması daha iyi olur. Biz kaynamış suda tuzu erittik ve ılınmaya bıraktık.

3. Su ılınırken salatalıklar üç-dört yerinden çatalla ya da kürdanla delinir. Boyutları büyükse doğramak da güzel olabilir. Benim bir kilo salatalığım bir tane litrelik + bir tane 600 ml’lik kavanoza tam geldi. Küçük kavanoza dikine doğranmış olarak yerleştirdim.

Domates söğüş doğranır, limon da ince dilimlenir.

4. Kavanoza istenildiği gibi, dik ya da yatay dizilebilir. Boşluklara bol bol sarımsak konur. En üste maydanoz, dereotu, limon ve domates konur ve ılık tuzlu su ağzına kadar doldurulur. Kavanozun kapağı kapatılır.

img_5011
Turşu ilk kurulduğunda

Kavanoz cam arkasından güneş gören bir yerde 6-7 gün bekletilir. Taşma ihtimaline karşı altına tabak vb. konulmalı, arada bir havası alınabilir. Bu sürenin sonunda tadı ve görüntüsü turşu gibi olduysa buzdolabına kaldırılır. 8-10 gün sonra turşumuz yemeye hazır olacak. İçinde oluşan bulanıklık dibe çökecek.

unnamed
Dilimli olarak kurulmuş turşu. Görüldüğü gibi kavanozun dibinde bulanıklık var. İlk günlerde tüm kavanozda olan bu bulanıklık zamanla çöküyor.

 

Tüketimden Üretime Geçiş: Fermente denemeler

Adsız

Çok değil, yalnızca bir nesil önce, üretim ne kadar da hayatımızın içindeydi. Bir şeyi tüketmek için emek vermemiz gerekirdi. Bir mobilya için marangoza aylar önceden sipariş verilir, kırk elli sene kullanılırdı. Yazın büyük bir çaba içinde olunur, salça, reçel, turşular sebze ve meyveler tazeyken hazırlanırdı. Turgutlu’da yaşayan anneannemin bir yaz salça yapıp evin taraçasına serdiğini hatırlıyorum, muhteşem domates kokusu tüm mahalleyi sarmıştı (Antep’te hala yapılıyor, tam bir şenlik). Bulgaristan göçmeni babaannem de asla hazır dikilmiş etek giymez, özenle basma kumaşını seçer ve komşumuza diktirirdi. Haftada bir iki gün, mahallemizdeki inekten ya da sokaktan, taze süt alıp yoğurt yapardık. O sütün kaymağı kadar güzel bir şey yemedim hayatımda. Nostaljiyi ve benmerkezciliği de hiç sevmem halbuki. Ama “millenials” denen bizim nesilin kırılma noktası olduğunu düşünüyorum. Biz nesilce bu mirası devam ettiremedik.

S6001427
2008’de, Antep’teki alan araştırmamızdan. Çocuklar (ve akşam işten geldiğinde erkekler de) bu salça yapım sürecinde çalışıyorlar. Hele akşamları çaylar demlenip semaverler dışarı çıkıyor, tam bir şenlik.

Yani hala devam ettirenler olsa da, kendi ailem dahil, bir yerde bunu yapmayı kestik. Bu kadim bilgilere kulaklarımızı yavaşça tıkayıp bizim için hazır olan şeyleri tüketmeye başladık. Belki bu işlerin sırlarını bilen büyüklerimizin vefat etmesiydi kırılma noktası, belki sanayileşmenin hızlanması ve emeğe verilen değerin azalması, makine üretimi olan şeylerin “kaliteli” sayılması. Belki kadınların çalışma hayatına daha fazla katılması ve doğal olarak her şeyi aynı anda yapamaması, ama erkeklerin de kadınlardan hem çalışmasını, hem de ev hayatını düzenlemesini beklemesi ve kendilerinin ev hayatı adına hiçbir katkıda bulunmaması. Seri üretimin, zanaatin güzelliği ve özelliğini baltalaması. Maliyeti çok daha ucuz olan mısır şurubu, palm yağı ve benzeri maddelerin üretim ağına biz fark etmeden sızıp hazır gıdaları ulaşılabilir kılması, bunları evde yapmanın giderek daha zahmetli ve pahalıymış gibi gözükmesine sebep olması. “Süper” marketlerin mahallelerimize girmesi belki, belki de ekmeğin daha beyaz olması için unun besin değerini kaybetmesine göz yumulması. Nasıl olduysa, tüketimi öne koyduk biz, tüm insanlık olarak.

Bir anda, asıl olması gereken, organik beslenme, yemek yapma, kış hazırlıkları, artizan üretim, sanki olması gerektiği için değil de, bir başkaldırı, hatta bir “cool” görünme aracına dönüştü. Ve aynı zamanda bundan da bir sektör oluştu. Çocuklar için üretilen bir ürün reklamında örneğin, “doğal atıştırmalık” diye satılan şeyin ne olduğu bile belli değil. Ama vaat edilen şey “doğallık”, ve bu ürünü aldığınızda düşünceli ebeveyn oluyorsunuz. Pek aklım almıyor. Ama her zaman kaçabiliyor muyum? Maalesef hayır.

Yine de bazı yerlerden başlangıç yaptım. Bundaki öncelikli amacım, sağlıklı yaşamak değil. Dünyaya saygılı bir şekilde yaşamak. Hani biz GDO’larla, tarım ilaçlarıyla, plastik paketlerle dünyayı zehirliyor ve bunun yanımıza kalacağına inanıyoruz ya, doğanın zekasını öyle küçümsüyoruz ki. Tabii bunu teker teker biz “tüketiciler” değil asıl üreticiler yapıyor. Üretiyorum derken dünyayı tüketiyorlar, tüketiyoruz. Sokrates’in dediği gibi, dünyayı yerinden oynatacak kişi önce kendinden başlamalıdır diyerek, dünyaya, yaşama saygılı olabilmek için küçük başlangıçlar bunlar.

Şimdi böyle büyük konuştum ya, kimbilir ne sandınız! Aslında bu yazıya “Ben turşu kurmayı öğrendim!” diye başlayacaktım ama konu nereden nereye geldi. Felsefi turşu kurumu da diyebiliriz bu yazıya. 🙂

Bu aralar probiyotik beslenme ile ilgili okuyor, öğreniyorum. Öğrendikçe şaşırıyorum. Yıllarca antibiyotik bağımlısı olarak yaşadığım için (sanırım son iki yıl dışında her sene en az bir paket sağlam 1000 mg’lık antibiyotiklerden kullanmışlığım var) bağırsak floram muhtemelen berbat bir durumda. Şu probiyotik haplardan alacaktım ama her gün bir hap kullanma fikri hastaymışım hissi uyandırıyor bende (belki de antibiyotik geçmişimden dolayı). Fermente Mutfağım ve Vitamingiller sitelerinden aldığım fikirlerle probiyotik turşu kurmaya karar verdim. Zaten neredeyse her gün, her çeşidini tükettiğim turşuyu şu ana kadar neden kendim yapmadım, bilmiyorum.

İlk olarak havuç ve lahana turşusu (sauerkraut) denedim. Sauerkraut için Vitamingiller’in yüklediği aşağıdaki videoyu seyredebilirsiniz. Hiç bilmeyen bir insan bile (misal:ben) rahatlıkla yapabilir. Ben yaparken tuzu biraz fazla kaçırdım sanmıştım ama fermentasyon sürecinde sebze tuzu emdiği için tuzu gayet normal olmuş. Bu kadar kolay olduğunu bilseydim yıllar önce denerdim.

Herkes kendi sevdiği yerden başlamalı bu üretim işine, ama bir yerde elini taşın altına koymalı diye düşünüyorum. Ben bitki yetiştirmeyi, yemek yapmayı çok seviyorum, bu yüzden buradan başladım. Kendi yaptığım yoğurdu, ekmeği yemek, yedirmek harika bir duygu. Balkonumda bile olsa, bir fesleğen, bir reyhan, maydanoz, biber yetiştirmek beni çok mutlu ediyor. Yaşamın tohumdan nasıl doğduğunu, filizlendiğini, büyüdüğünü görme fırsatı veriyor bana. O zaman yediğim bir yaprağın bile kıymetini biliyorum, hikayesini biliyorum çünkü.  Kimi dikiş dikmeyi, örmeyi seviyor, kimi yazmayı, çizmeyi, kimi ahşabı şekillendirmeyi.

Profesyonel mesleğimiz dışında, hayatımızın içinden bir şeyleri üretmeyi öğrenmenin hem bireysel ve kolektif bilincimize, hem de dünyaya sağladığı katkının çok büyük olduğunu düşünüyorum. 1, 0’dan büyüktür, bir yerlerden başlamak lazım.