Vazgeç: Bir Basitleşme Manifestosu (Çeviri)

 

Bugün YouTube bana nedense Anonymous’un yaptığı bir video önerdi. Video eski Facebook yöneticilerinin pişmanlıklarını, bilmeden de olsa insanların beynini zedeliklerini itiraf ettiklerini anlatıyordu. Her beğenide dopamin salgıladığımızı, sonrasında buna bağımlı olduğumuzu… Birkaç gün önce okuduğum japonkedi’nin instagramsızlık adlı yazısı geldi aklıma, dedim ki evet Facebook’u bırakmalıyım. Üye olduğum 10 seneden beri ilk kez deaktivate ettim Facebook hesabımı. Aslında fazla bir şey paylaşmıyordum ama sürekli Facebook’a girmek zorunda hissediyordum kendimi. Instagram’ı da telefonumdan sildim ama hesap duruyor. Bakalım hayatımda bir değişiklik yaratacak mı?

Bunların üstüne bir de okuduğum bir blogdan zenhabits’in sadeleşme manifestosuna bir link vardı. Minimalizme ve basit yaşama ilgi duyan ve İngilizce bilen birçok kişinin yolu zenhabits ‘ten  geçmiştir. 6 çocuğu olan Leo Babauta’nun yaşamı ve yazdıklarını hep çok ilginç buluyorum. Blogu da yaşam tarzı gibi oldukça sade.

Bu sadeleşme manifestosunu önceden de okumuştum ama şimdi bana daha çok hitap etti. Tabii bu listedeki çoğu şeyden ben de vazgeçmiş değilim, bazıları radikal gelebilir, ama vazgeçebileceğimiz o kadar çok şey olduğunu gösterme açısından güzel bir liste. Baktım Leo’nun telifle ilgili herhangi bir derdi yok, tüm içeriğimi tepe tepe kullanın diyor, o zaman ben de Türkçe’ye çevireyim dedim. Buyrunuz efendim.

 

Vazgeç: Bir Basitleşme Manifestosu

Yazar: LEO BABAUTA

Hayatlarımız, yapmamız gerektiğini düşündüğümüz şeylerle doluyor, hatta onlar tarafından kontrol ediliyor.

Onlarsız yapamayacağımızı düşünsek de, yapabiliriz.

Vazgeçebiliriz.

Hayatlarımızın ne kadar kalabalıklaştığını düşünün. Dikkatimizin nasıl dağıldığını düşünün. Gereksiz yere dikkatimizi çeken, zamanımıza, paramıza, akıl sağlığımıza mal olan şeyleri…

Bunların bize hükmetmesine izin vermiş olabiliriz, ama aslında seçim bize ait. Bilinçli olabiliriz, daha azını yapmayı, tüketmeyi, ve daha azına ihtiyaç duymayı seçebiliriz.

Hayatımızı basitleştirmenin en basit yolu, basitçe vazgeçmek.

Bazı örnekler vereceğim, tabii bunların hepsinin kötü olduğunu düşünmüyorum. Fakat sizi bunları yeniden düşünmeye çağırıyorum:

 

  • Facebook & Instagram. Tabii akla ilk onlar geliyor, fakat gerçekten de, düşüncelerimizin ve bilincimizin büyük kısmını kaplıyorlar. Günde kaç kez kontrol ediyoruz belli değil, ve bitmeyen bir akış var orada. Bir de reklamlar. Online aktivitemizin sürekli takip edilmesi de cabası. Gözle görülür bir faydası da yok hani. Ben Facebook’da yıllardır yokum ve bir şey kaçırıyormuşum gibi gelmiyor. Twitter’da varım, ama çok nadir bakıyorum, telefonumda da yok zaten.
  • Reklamlar. Reklamların varlığının farkında bile değiliz çoğu zaman, fakat her deneyimin içine ediyor resmen reklamlar. Reklam izlemeyi bırakın. Bloklayın. Reklamla desteklenen projelerin içine girmeyin.
  • Email. Her gün e-mail’i kullanıyorum, ve karşı değilim tabii e-mail’e. Fakat çoğumuz gelen kutusunu gün içinde sıkça kontrol ediyor, ve hemen cevap göndermeliyiz gibi hissediyoruz.
    Bu daha önemli işlerimizi yarıda kesiyor, ve bilinçli bir şekilde ne yapacağımızı seçmek yerine hemen cevap veriyoruz. Vazgeç: İş gününün büyük çoğunluğunda e-mail’ini kontrol etme. İnsanlara ne zaman kontrol edeceğini söyle (Bunu arkadaşım Jesse‘den ilhamla söylüyorum, kendisi e-mail’ini yalnızca Cuma öğleden sonra kontrol ediyor).
  • Tüm online okumalar. Ben de herkes kadar suçluyum – yapmak istemediklerimi ertelerken en sevdiğim sayfaları ziyaret ediyorum, ve bazen bir saat boyunca ilginç şeyleri okurken kayboluyorum. Bazıları haber okur, bazıları Reddit, bazıları blog. O kadar zaman kaybediyoruz ki bununla, düşünsenize o kadar zamanımız varken neler yapabiliriz! Vazgeç: O girdiğin siteleri blokla. Canın ziyaret etmek istediğinde kendine dön, kaçmak istediğin işlerle yüzleş.
  • Alışveriş. Çoğu kişi için, online alışveriş bir kaçış. Seksi kıyafetlerin, çantaların, ayakkabıların, elektronik eşyaların cazibesine hepimiz kapılıyoruz. Bu okyanusun sonu yok. Zamanımızı yiyor, yanında paramızı da (paramız aslında onu kazanırken harcadığımız zamanı da sembolize etmekte). Bunu bıraksak ne olur düşünsenize! Emekliliğimizi, seyahatlerimizi daha kolay gerçekleştirebilir, daha az çalışabilir ya da harika bir yatırım yapabiliriz. Vazgeç: Kendine ihtiyaç dışı alışveriş yapmamak için 1 aylık süre koy. Ya da 3 ay. Eşyalarını azalt, ve yeni şeyler alma kendine. İhtiyacın olandan çok çok fazlasına zaten sahipsin.
  • Yeni yıl (noel) hediyeleri. Yeni yılı hep hediye alıp vermekle özdeşleştiriyoruz ama öyle olmak zorunda değil. Herkes yapıyor diye biz de yapıyoruz, ki bu çok büyük problem — resmen bilinçsiz bir şekilde bize verilen kalıpların içinde yaşıyoruz. Vazgeç: Yeni yılı kutlamak için hediye alma. Ailenle önceden konuş, kutlamak için daha güzel bir gelenek bulun. Beraber yeni yıl kurabiyeleri yapın, puzzle yapın, macera yaşayabileceğiniz bir yere gidin, birbirinize hikayeler anlatın.
  • Okul. Okul kötü demiyorum, iki çocuğum okula gittiler ve harika insanlar. Fakat herkes yapıyor diye çocuğumuzu okula göndermek zorunda değiliz. Başka seçenekler de var, hepsini göz önünde bulundurmak daha makul. Okul iyi bir seçenek olabilir ama hiç de gerekli değil kanımca. Vazgeç: Okulsuzlaşmayı değerlendir. Biz dört çocuğumuzu okulsuzlaştırdık, ve harikalar. Yaratıcı projeler yapıyorlar, öğrenme sınıfla sınırlı değil, kendi motive oldukları yönde öğreniyorlar.
  • 9- 5 işi. Yıllarca bir iş yerinde çalıştım, ve çoğu insanın harika ve tatminkar meslekleri olduğunu bilsem de ben onlardan değildim. İş benim ruhumu emiyordu. Bir işe sahip olmak yanlış değil, ama yine söylüyorum, herkes yapıyor diye, ya da akıntıya karşı kürek çekmekten korktuğunuz için yapmayın. Vazgeç: Kendi işini yarat. Hayatını öyle küçült ki çok fazla ihtiyacın olmasın, böylece hem seyahat edebilir hem de freelance işlerle para kazanabilirsin. Binlerce seçenek mevcut.
  • Et, süt ve yumurta endüstrileri. Bana şimdi garip gelse de, hayatımın büyük bölümünü, öyle büyüdüm ve öyle gördüm diye, hayvan ürünleri tüketerek geçirdim. Normal olan buydu, yememek garip kaçacaktı. Fakat vegan olalı yıllar oldu ve şimdi de sevdiğimiz hayvanların bedenini yemek garip geliyor. Vazgeç: Daha şefkatli bir beslenme şekli mümkün. Garip gelebilir ama çabuk alışıyorsun. 7 gün vegan challenge ile başlayabilirsin bu işe.
  • Kişisel gelişim. Hep sanki kendimizi geliştirmeliyiz algısına sahibiz, fakat aslında, olduğumuz gibi harikayız. Yalnızca bunu görmemiz gerekiyor. Vazgeç: Kişisel gelişimi çöpe at, onun yerine bilinçli farkındalık ile tanış.

Bunlar yalnızca birkaç fikir. Hepsinden, ya da hiçbirinden vazgeçmek zorunda değilsiniz. Kendi yolunuzu bulun, bunlar yalnızca üzerine düşünmeniz için.

Basit Hayatı Yaşamak

sven-scheuermeier-178631

Ee, peki sosyal medya ve internet bağımlılığımızdan, alışverişten, reklamlardan, birçok insanın yaşadığı hayat tarzından vazgeçince elimizde ne kaldı?

Tuhaf bir tip olduk! Hem de en harika şekilde.

Ciddi olmak gerekirse, normlardan vazgeçtik. Artık önümüz açıldı. İhtimaller sonsuz.

Bir sabah uyandığınızı, ve her şeyi yapabilecek kadar özgür olduğunuzu düşünün. Sahip olduğunuz her şeyi satıp sırt çantanızla dünyayı gezebilirsiniz. Küçük bir bütçeyle bir iş kurabilir, anlamlı bir şey inşa edebilirsiniz. Daha çok okuyabilir, yürüyüş yapabilir, bisiklete binebilir, yeni insanlarla tanışabilir, uzun zamandır yazmak istediğiniz o kitabı sonunda yazabilirsiniz. Yeni bir dil öğrenebilir, resim yapabilir, dans edebilirsiniz.

Ya da en iyisi hiç bir şey yapmayın. Oturun. Dünyadan memnun halde, öyle olduğu halde.

Olay hayattan vazgeçmek değil. Olay hayatın, inanmaya cesaret ettiğimizden bile daha fazlası olduğunu görmek.

Reklamlar

Çift Yarık Deneyi ve Gözlemcinin Hayatımıza Etkisi

31 Aralık sabahı İzmir’de ailemin evinde uyandığımda, kardeşim Sicim Teorisi ile ilgili bir video seyrediyordu, sonra da bana Çift Yarık Deneyi’ni anlattı. Schrödinger’in kedisi gibi oldukça popüler olan birkaç deneyden haberim varsa da, genelde bilim cahiliyimdir. Çift Yarık Deneyi’ni duymamıştım. Siz de duymadıysanız şöyle bir şey:

 

Kısaca, deneye gözlemci eklendiğinde elektronların davranışı değişiyor. Başta gülünç ve kabullenmesi zor gibi görünüyor ama, düşününce tüm hayat aslında yalnızca bir gözlemden ibaret. Çoğu dinin tasavvufunda, “biz yaratıcı bizi gözlemliyor diye varız” görüşü yatıyor. Edebiyat ve efsanelere de çok konu olmuş, hep insanlığın kafasını karıştırmış bu gözlemlenme işi. Aklıma gelen birkaç örnek:

Eye_of_Horus_Right.svg
Her şeyi gören göz, Horus’un gözü, Mısır Mitolojisi.
Sauron_eye_barad_dur
Yüzüklerin Efendisi’nde, her şeyi gören, izlendiğini anlayan insana korku salan, bu şekilde kitleleri kontrol edebilen Sauron’un gözü.
71dEzlRIFLL._SL1001_
ve tabii ki, 1984’ten, Büyük Birader Seni İzliyor.

Tüm evren yalnızca gözlemden ibaretse, gözlemlenmesen zaten olmazdın anlamına geliyor bir bakıma. Fakat her an gözlemlendiğin için de, bu gerçek sen misin, yoksa değil misin bilemiyorsun. Bu sosyoloji ve antropolojide de çok konuşulur: aslında hiçbir araştırmanın gerçeği yansıtmadığı, çünkü gözlemlendiğini düşünen insanların normalden farklı davrandıklarından bahsedilir. Fakat hep gözlem halinde olan kişi normal hallerini nasıl bilebilir, ki bunun yapmacık olduğunu anlasın?

Misafir gelmeden önce temizlik yapmak mesela. Normalde ortalama temizlikte bir insan olsam da, misafir olmasa farkında olmayacağım şeyler, misafir gelecekse gözüme batmaya başlıyor. Çoğumuzda oluyordur, misafir tam kapıyı çalar, ve sen ortalıkta düzeni bozan bir şeyi fark edersin. Onu alır bir yere sokuşturursun. Evi kimse ziyaret etmese, o obje belki haftalarca duracaktı orada.

Ya da bugün the minimalists‘in podcast’inde küçük bir şey aklıma takıldı, ofiste pijama günü diye bir şeyden bahsediyorlardı. Bir an düşündüm, neden pijama, pantolon, takım elbise gibi farklı farklı giysilere ihtiyaç duyuyoruz ki? Hepsi gözlemci yüzünden.

The Last Man on Earth adlı dizide de, bir virüs ana karakterimiz dışındaki herkesi öldürüyor. O da, her seferinde başka birinin arabasını alarak, istediği evde yaşıyor, istediğini yiyip içiyor, istediği gibi davranabiliyor. Ahlak diye bir şey yok, çünkü ortada bir gözlemci kalmamış.

Ben de bu satırları buraya değil, kimsenin okumayacağı bir deftere ya da bir bilgisayar dökümanına yazabilirdim. Ama gözlemciyi önemsiyorum ben de herkes gibi. Kimseye okutmayacağım şeyler de yazıyorum zaman zaman, ama nihayetinde yazdıklarım okunsun, okuyanların hayatına biraz da olsun değer katsın da istiyorum. Muhtemelen egom beğenilmek de istiyordur, takdir edilmek falan filan. Okuyacak kimse olmasa acaba yazar mıydım? Neticesinde Robinson Crusoe bile, okunmak için yazmıştı.

Gözlemciden kaçmak geçmişte de mümkün değildi, şimdi ise sosyal medya sayesinde hepimizin birbirimizin Big Brother’ı olduğumuzu düşünürsek, 21. yüzyılda hiç mi hiç mümkün değil. Bir yandan da seviyor gibiyiz bu yargılayıcı gözlemcilerimizi. Baksana, durmadan yazıyor, fotoğraflar paylaşıyor, fikrimizi beyan ediyoruz. Eskiden yalnızca hükümdarlar renkli, süslü giyinirmiş. Çünkü izlenmeye değer yalnızca onların yaşamlarıymış. Bizim ise insanlık tarihinin hiç görmediği şiddette bir gözlemciyle aşk yaşama durumumuz var. Peki onu nasıl kullanalım ki, bizi olduğumuz kişiden uzaklara sürüklemesin, tersine bizim gelişmemize hizmet etsin? 2018’e böyle düşüncelerle başladım, sanırım bir süre de zihnimi meşgul edecek.

Oto-pilot Modunda Yaşamak

img_0741-2

Hayatımızın çoğunu oto-pilot modunda yaşadığımızı fark ettiniz mi? Sabah kalktığında gerçekten yüzünü yıkayıp yıkamadığını hatırlayan kaç kişi vardır? Ya da işe/okula giderken nasıl yürüdüğünü/araba kullandığını/otobüse bindiğini hatırlayan? Eğer olumsuz bir tecrübeyle karşılaşmıyorsak günümüzün çoğunu otomatik modda yaşayabiliriz. Tek bir bilinç zerresi gerekmeden işe gidip gelebilir, insanlarla muhabbet edip haberleri izleyebilir, yemek yapıp bulaşıkları yıkayabiliriz. Bu bize insan zihninin bir armağanı. Sıfır farkındalıkla günler, aylar, yıllar geçer, ve biz yıllar sonra hayattan zevk almadığımızı, istediklerimizin gerçekleşmediğini, yavan, ot gibi bir yaşam geçirdiğimizi fark ederiz. Daha da kötüsü, yaşamımızın sonuna kadar bunu fark da etmeyebilirdik. Çoğu etmiyor. Bir şeylerin yanlış olduğunu fark etmek yalnızca bir başlangıç. Ve çözüm noktası da çok uzakta değil.

En yakın ve kalıcı çözüm noktası anın farkında olmak. O an gerçekten neler olduğunu, neler olabileceğini, geçmişte ne olmuş olduğunu, gelecekteki olasılıkları değil, yalnız o anı düşünmek. Yaptığın nefes almaksa nefes almak, yemek yemekse yemek yemek, otobüs beklemekse o. O anla bütünleşmek ve her yönüyle o an’ı keşfetmek. Oto-pilottayken bunu yapamıyoruz işte. Ve aradaki fark o denli büyük ki…

Anın farkında olmanın, yani mindfulness’ın etkileri bilimsel olarak da kanıtlanmış durumda. En önemli etkileri olarak yapılan her işte yüksek performans ve üretkenlik gösteriliyor. Farkında olarak bulaşık yıkamayla ilgili bile bir çalışma var örneğin. Ben dahil çoğu insanın nefret ettiği bir iş, onu bile güzelleştiriyor anın farkında olma.

Bence en önemli etkilerinden biri de konuşma ve dinleme üzerine. “Ağzından çıkanı kulağın duysun” deriz ya, hatta kulağımız değil konuşmadan önce aklımız duysun. Benim için en zor olan şeylerden biri konuşurken anın farkında olmak. Çünkü konuşmayı çok seviyorum ve bazen de boş konuştuğumun farkına maalesef sonradan varıyorum. Toplu gruplar içinde çok konuşkan olmasam da ortamda garip bir sessizlik oluştuğunda o rahatsızlıktan kurtulmak için saçmasapan bir şey atıveriyorum ortaya. Bunu engellemek için uzmanların önerdiği şey nefes almayı hatırlamak. Karşıdakinin konuşması bittiğinde sen konuşmaya başlamadan önce bir küçük nefes al. Bir iki saniye bile sürmüyor ama beyin o arada reset atıp otomatik pilottan kurtuluyor. Yine sen devreye giriyorsun. Böylece söz kesmiyor, gereksiz şeyler söylemiyorsun. Benim bu konuda uzmanlaşmama daha çok da olsa bu noktaya gelebileceğime inanıyorum.

Yalnızca farkında olmak bile yeterli çoğu zaman.

Mindfulness Nedir?

Özellikle minimalizmle tanıştıktan sonra daha da ilgimi çeken bir kavram mindfulness. Maalesef Türkçe’de tam bir karşılığı yok. Consciousness: Bilinç ya da bilinçli olma, Awareness ise farkındalık ya da farkında olma olarak çeviriliyor. Mindfulness kavramına ise, en uygun bulabildiğim çeviri Kültegin Ögel’den “yargısız farkındalık” oldu, fakat o da bilim dilinde yalnızca “farkındalık” olarak geçtiğine işaret etmiş. “Anın farkında olma” da güzel bir çeviri olabilir.

Peki, nedir bu yargısız farkındalık? Aslında her yaşta, herkesin yapabileceği, bir kere alışılınca bırakılamıyacak bir alışkanlık. Her anı, anın tadına vararak, yargılamadan yaşamak. Etrafımızdaki her şeyi yüksek bir bilinç seviyesiyle algılamaya çalışmak, algımızı arttırmak. Kendimizi, dünyayı kabullenmek. Ve en önemlisi nefes aldığımızın farkına varmak.

7b8ab7f186362ec1743eae6f52e9aab9

Bir yerde Buddha’yla ilgili şöyle bir hikaye okumuştum. Yalnızca 1 saatliğine nefesimize odaklanmamızı istiyordu. 1 nefes bile kaçarsa, en baştan. Sonra tekrar baştan. Bir denesenize. Bu öyle zor bir şey ki. Tek yaptığın nefes almak olmasına rağmen ona bile odaklanamıyor beynimiz. Hep bizi başka yönlere çeken şeyler var. İşte bu şeylerin farkında olmaya mindfulness deniyor.

Eğer bu anın farkında olma işini başarabilirsek, kendimizi tanımaya ve geliştirmeye bir adım daha yaklaşıyoruz. Kendini ne kadar kabullenirsen, o kadar geliştirebilirsin paradoksuna bir örnek. Dedikodu yaparken yargısız bir şekilde kendinizi izlediğinizi düşünün. O an beyninizden neler geçtiğini, aklınızdan çıkan kelimelerin her birini, duyduğunuz karşılığı, kelimelerin hepsinin teker teker toplu bilince işlendiğini… Bunu sonuna kadar yapmayı becerebilirseniz bir sonraki sefer dedikodu yapma ihtimaliniz büyük oranda azalacak. Bunu hem iyi hem de kötü alışkanlıklara uyguladıkça, hayatta kendinize dair ne kadar çok şeyi bilmediğinizin farkına varacaksınız. Çok daha güçlü ve bilinçli hareket edeceksiniz.

 

Minimalizm ve Bağımlılığın Birbiriyle Ne Alakası Var?

o-VIDEO-GAME-ADDICTION-facebook

Daha düzenli ve basit bir hayat yaşamaya karar verdiğinizde, buna evden başlamak çok doğal, hele de ortalama bir insanın hayatının çoğunu evde geçirdiğini düşünürsek. Ve temizlik ve düzen hakkında artık o kadar kafa yormuyorsanız, beklenenden fazla boş vakte sahip olabilirsiniz. Hatta çoğu minimalist bu boş zaman ve getirdiği özgürlük hakkında endişeli. Dikkat etmemiz gereken, bu yeni bulduğumuz özgür zamanımızı bağımlılık yerine iyi alışkanlıklarla bezeyebilmek.

Minimalizm ve bağımlılığın birbiriyle yakından ilişkili olduğunu gözlemledim son zamanlarda. Değersiz bir çok şeyden (maddi ve manevi) kendini kurtardığında, bir boşluk hissi oturuyor yüreğine. Şimdi o boşluğu herşey ile doldurmak mümkün, onca zamandır yazamadığın öykünü yazabilirsin örneğin, ya da gidip arkadaşlarınla buluşup bilinç düzeyi yerlerde sürünen, dedikodu ya da içki muhabbetleri yapabilir, ya da sigara, televizyon ve internet gibi bağımlılıklara kendini kaptırabilirsin. Ama iyi haber, minimalizm insanı yaptığı her şeyi sorgulatmaya ittiği için, bu bağımlılıkların farkına çok rahat varabilir ve bunları sonlandırabilirsin.

Ben örneğin, video oyunları oynamayı çok severdim de, kendime bağımlı demezdim. Ama boşluk duygusuyla karşılaşınca, fark ettim ki, bir gün içinde saatlerimi oyunlara harcıyorum.

Nereden baksan 20 yıldır bu oyun işinin içindeyim. 90lı yıllarda Atari’miz vardı, kardeşim ve kuzenlerle, sıcak yaz günlerinde dışarı çıkmama bahanemizdi. Kış geldiğinde babam atarinin adaptörünü işyerine götürür, ben de derslere dalar oyunları unuturdum.

Üniversitede de gayet iyiydim, yalnızca yazları, işte o boşluk duygusu gelip çattığında, boşluktan kaçmak için oyunlara yöneliyordum. Sims ve Diablo gibi oyunlar beni içine alıyor, yalnızca yemek saatleri için odadan çıktığım günler oluyordu. Ama bu da beni rahatsız etmiyordu, bağımlı gibi gelmiyordum kendime.

Ama 2010’da çalışmaya başladığımda bir şeyler değişti. Artık eğlence için değil, işin stresini atmak için oyun oynamaya başlamıştım. İnsanların sigara ve alkolle yaptıklarını ben oyunlarla yapıyor, oynarken hayata dair her şeyi unutuyordum. Sözde e-kitap okumak için aldığım iPad de oyun arkadaşım olmuştu.

Ama bir gün minimalizmle ilgili videolar seyrederken Leo Gura’nın bir videosuyla karşılaştım. Bu adam, hayata bakış açımı olduğu gibi değiştirdi. Gururla söylüyorum, iki buçuk aydır oyun oynamıyorum (Ama hala bağımlıyım, bunu kabul ediyorum).

Leo’nun kısaca bahsettiği, bağımlılıklardan kurtulmak ve özgürleşmek için, boşlukla barışık olmamız gerektiği. Bunu yapmanın en basit (ama kolay olmayan) yolu ise meditasyon. Rahat bir biçimde bir sandalyeye oturmak ve yirmi dakika içinde hiçbir şey yapmamak. Gelen düşüncelere bile karşı koymamak. Karşı koymaya bile karşı koymamak. Bu gerçekten çok etkili bir yöntem ama göründüğünden daha zor. Herhangi bir şeyi yapmaya karşı büyük bir istek, bir zorlama duyduğunuzda, yalnızca oturun ve kendinizle baş başa kalın. Düşünün, bunu yapmadığınızda hayatınızda ne değişecek?

Ben bir de kendimi 90 yaşında düşünme egzersizini seviyorum. Bir anlamda hayatımdaki şeyleri bir perspektife sokmamı sağlıyor. 90 yaşındaki Pelin’in 27 yaşındaki Pelin’e tavsiyesi ne olurdu? Herhalde bütün gün boynuna, sırtına, beline, gözlerine ve en önemlisi bilincine zarar verecek bir biçimde bilgisayar oyunu oynamamı tavsiye etmezdi. En kısa zamanda hayatımın amacını bulup kendimi gerçekleştirmeye çalışmamı takdir ederdi. Ama aynı zamanda da andan zevk almamı… Komik gelebilir ama eğlenceli bir egzersiz. Bilgisayar oyunları, sosyal medya/internet bağımlılığı, tembellik gibi konularda faydalı olacağını düşünüyorum, sigara için bile kullanılabilir. Tabii ki alkolizm ve daha ciddi bağımlılıklarda profesyonel yardımın gerekli olduğuna inanıyorum.

 

Hayatınızdaki işe yaramaz şeyleri gözden geçirdiğinizde, işe yaramaz eylemleri de gözden geçirmek iyi bir fikir olabilir, ve konuşmadan kahve içmeye ya da bir şeyler izlemeye kadar her eylemi sorgulama taraftarıyım. Hayatımıza birazcık uzaklaşıp onu izlemek, bize hangi eylemlerin gerçekten faydalı ve keyifli olduğunu, hangilerinin ise dışarıdan eğlenceli görünüp içimizi yiyip bitirdiğini görmek, daha tatmin edici bir hayat yaşamak için gerekli olabilir.

 

 

Yavaşla. Azalt.

image

Bir gün içinde neler yapıyorsun?

Ben örneğin, diyelim ki işe gitmediğim bir gün, yemek yapıyorum, yemek yiyorum, kahve, yetmezse çay, bir-bazen iki kitabı okumaya çalışırken, bir yandan da televizyon izliyorum. Başka bir köşede bir hikaye yazmaya çabalarken, şu bilgisayar oyununu mu oynasam biraz da diyorum. Arada bir el işlerine merak salıyorum, bezler boncuklar ipler dolaşıyor etrafta. Daha bunlar yalnızca kendi başıma yaptıklarım. Sevdiğimle vakit geçirmek, ailemle telefonda konuşmak, arkadaşlarımla buluşmak, telefonda konuşmak var bir de. Bunun dışında hayatımda olmasına gerek olmayan ama bir şekilde bağımı kesmediğim/ kesemediğim tiplerle de vakit geçiriyorum.
Çalıştığım günlerden hiç bahsetmeyeyim. Okula gitmeden önce günümü nasıl planlasam, çıktı alsam fotokopi çektirsem sunu hazırlasam paniği, gidince teneffüs aralarında yapılacak bi dünya iş ve sadece 10 dakika, eve gelince okunacak yazılar, sınavlar vs. Bu kadar şeyi 24 saat içinde nasıl yapar insan? Yapar da sonra ruhu ne gelir? Vücudu nasıl cevaplar bu kaosu?
Artık eşyalarımı azalttığım gibi yaptıklarımı da yavaşlatmaya ve azaltmaya karar verdim. Yaklaşık iki aydır hiçbir oyun oynamıyorum örneğin, bilgisayardan, tabletten, telefondan. Bu benim için büyük bir başarı, yaklaşık 20 yıldır bu tip oyunları oynadığım düşünülürse. İnsanın bu tür bağımlılıkları bir tür boşluk korkusundan oluşuyor aslında. Boşluğa dayanamıyorsun. Ben oyunla dolduruyordum. Kimi sigarayla alkolle dolduruyor. Kimi anlamsız ilişkilerle. Boşluğu sevmeyi öğreniyorum iki aydır. Oturuyorum odada ya da dışarıda, hiçbir şey yapmıyorum ama. Etrafımdakileri olduğu gibi kabul etmeye ve en önemlisi boşluğu kucaklamaya çalışıyorum. Bu öylesine güçlü bir şey ki. Boşluğu kucaklarsan her şey artık kolay geliyor. Böylece hayatından gereksiz aktiviteleri çıkartmak her seferinde kolaylaşıyor. Bir tür meditasyon diyebiliriz buna.
Her şey yavaş yavaş oluyor, ama bir anda. Her şey olması gerektiği gibi. Az, yavaş, ama öz. Yavaş, ama tembel değil asla. Tadını çıkara çıkara. İşte amacım bu.

Boşluktan Korkma. Boşluğu Sev.

water-lilies-40

(Monet, Water Lilies)

Hiçbir şey yapmamanın öyle bir etkisi var ki… Eğer bilinçli olarak yapıyorsan bunu, hayatın hızına karşı koyuyorsan… Aklın bomboş ve berraksa… Hiçbir şey yapmamada büyük bir sır var ve biz, büyükşehirlerde yaşayanlar, 21. yüzyılda yaşayanlar, bu sırrı unuttuk. Hayvanlar hatırlıyor. Bazı ermişler hatırlıyor. Bazılarımızın da hatırlamak için bilinçli bir çaba sarf etmesi gerekiyor.Ama bazen dış dünya öyle bağırıyor ki, iç dünyanın sesini görmezden geliyorsun.

Zorba’da Kazancakis sadece bir şey üzerine odaklanan birinin enerjisiyle mucizeler yaratabileceğinden bahsediyordu. Düşünsene, aklımızda bin küçük tilki dolaşıp birinin kuyruğu öbürüne değmezken, yalnızca tek birine odaklansak nasıl bir enerjiyle sarılırız ona, mucizeler yaratırız gerçekten de. Belki de tüm ritüellerin, duaların, “om”ların amacı buydu. Tek bir şeye odaklanmak. O odaktan mucizeler doğurmak. Dış dünyayı düşünmeden, içine dönmek. Aslında bir nevi akli minimalizm. Kafandaki gereksizleri boşaltmak. “Hiçbir şey”e, boşluğa yer açmak.

Boşluktan korkmadan, boşluğu severek.