Mini Röportaj: Türk İşi Minimalizm

Minimalizme dair İngilizce bir dolu kaynak olsa da bu hareket tam Türkiye’ye ulaşmış değil. Bu nedenle bir elin parmağını geçiyor- geçmiyor bu konuda Türkçe yazan blog yazarları. Ben de hem size bu yazarları tanıtmak, hem de kendim onlardan öğrenmek için böyle küçük bir projeye giriştim: ulaşabildiğim blog yazarları ile, internet ortamında da olsa röportaj tadında bir soru-cevap.

İlk konuğum Türk İşi Minimalizm adlı blogun sahibi Hale Hanım. Özellikle yavaş moda ve atıksız yaşam (zero waste) konularındaki yazılarını severek takip ediyorum. Buyrunuz efendim 🙂

turkisiminimalizm

not: bold ve italikler bana ait.

Minimalizm yolculuğunuz nasıl başladı?

Minimalizmi ilk ne zaman duydum bilmiyorum, ama kendimi bildim bileli fazlalıklar beni sıktı. İnsan ailesinden çok etkileniyor, ya onlara tepki olarak hareket ediyor ya da onların izinden gidiyor. Benim durumumda benim annem biriktirmeyi severdi, bir gün lazım olur duygusuyla dolapları doldurmaktan kendini alamazdı ve hobisi/mesleği olan terzilik nedeniyle biraz da fazla eşyaya sahipti. Bana ise bunların hepsi çok fazla geliyordu.

Derken 2012 civarlarında, yani artık 30 yaşıma yaklaşırken, ciddi bir atmam gerektiğini fark ettim ve sadeleşmeye başladım.

Eşyaları atma ya da tutma konusundaki kriteriniz nedir?

Sanırım her eşya grubu için bu değişiyor. Kıyafetlerde kıstasım, giydiğimde beni iyi hissettirmesi ve dolabımın geri kalanıyla uyumlu olması. Mutfakta, banyoda vs. direkt işleve bakıyorum. Ama iş anılar, fotoğraflar, kitaplara yani biraz daha özel eşyalara gelince tek tek bakıyorum. Davetiye gibi fotoğrafını çekip saklayabileceğim bir şeyse direkt o şekilde ilerliyorum ama çocuğumun ilk body’si özel mesela. Ona kıyamıyorum.

Kitap ve fotoğraflarda ben de biraz zorlanıyorum doğrusu. Peki azalttıktan sonra hayatınızda ne gibi değişiklikler yaşadınız?

Azalmak bana rahatlık ve ferahlık getirdi. Genel olarak “Çok şeyim var ama asıl ihtiyacım olan  şeyi bulamıyorum” duygusu beni çok yoruyordu. Şimdi sabah gardırobumu açıyorum, ne giyeceğim çok net. Uzun uzun önünde beklemiyorum. Bir takı vs takacaksam neyin bana yakıştığını ya da beni iyi hissettirdiğini biliyorum. Misafirim gelecekse özel bir takım çıkarmıyorum, zaten severek kullandığım bir takım var onu çıkarıyorum. Eğer kalabalıklarsa annemden ödünç alıyorum. Her şey daha basit. Böylece asıl önemli konulara vakit ayırabiliyorum.

micheile-henderson-429858.jpg
Photo by Micheile Henderson on Unsplash

Bir de görsel olarak da her şey daha ferah. Eskiden bir askıya 3-4 gömlek astığım olurdu, daha bakarken içim daralırdı. Ya da şifonyerim üzerindeki eşyalardan görünmez olurdu. İster istemez bir derlenmiş toparlanmış oluyorsunuz ve inanın ki derli topluluk zihne de yansıyor.

O şifonyerin üzerinden herkes müzdarip sanırım. 🙂 Peki aile üyeleriniz ve arkadaşlarınız da bu değişimin bir parçası oldular mı?

Çekirdek ailemizde eşim de az çok benim kafamda olduğu için özel bir şey yapmaya gerek kalmadı. Ama onun da bazı kırmızı çizgileri var, mesela kitap ve DVD’lerine asla dokundurtmaz. Diğer konularda ise bana uyum sağlar ve destek olur. Oğlumuz ise bizi örnek alacak diye umuyorum. Baştan beri çok satın alan bir aile olmadık. O da elindekilerle mutlu. Çekirdek aile dışına ise pek etki ettiğim söylenemez.

Azaltma sürecinde en kolay ve en zor kurtulduğunuz şeyler nelerdi? Yeni başlayanlara ilk hangi kategoriyi önerirsiniz?

Bence biraz zaman almakla beraber en kolayı kıyafetler. Her gün içli dışlı olduğumuz ve içinde rahat etmediğimizde ruh halimizi etkileyen bu kategori bence en baştan halledilmeli.

jazmin-quaynor-97778.jpg
Photo by Jazmin Quaynor on Unsplash

En zoru ise ıvır zıvırlar. Çünkü her yerdeler; çekmecelerin içinde, bir kutuya tıkılmış halde ya da bazı dolapların tezgahların üzerinde… Bunların içinde anı olsun diye sakladıklarımız da var bir gün lazım olur dediklerimiz de. Küçük şeyler oldukları için (kalemler, bazı kâğıtlar, kitapçıklar, tokalar vs vs) dikkatimizi de çekmiyorlar ama bu yüzden de sürekli artıyorlar. Onları bir gün oturup ayıklamak ve tekrar birikmemeleri için ara kontroller yapmak lazım.

“Atamayacağım kadar değerli” dediğiniz bir obje var mı?

uf

Biraz önce bahsettiğim oğlumun eve getirdiğimizde ilk giydiği bu body’si, oğlum 3,5 yaşına gelse de benim dolabımda bir çekmecede yerini koruyor. Bana onun o ilk kırılgan hallerini hatırlatıyor. Onu vermeye hiç elim gitmiyor.

Fotoğraflar da benim için değerli, arada açar bakarım. Kendi ya da çocuğumun fotoğrafları kadar annemin gençlik fotoğrafları bile benim için değerlidir. Birçok minimalistin önerisinin aksine ben digital ortamda değil albümlerde severim fotoğrafları. Sık sık da biriken fotoğrafları albüm olarak bastırmaya vakit ayırırım.

“Ben azaltmaya başlarken keşke bunu bilseydim” dediğiniz bir ipucu/öneri var mı?

Marie Kondo’nun ‘neyi azaltıyorsanız evdeki her odadaki o x şeyi bir araya getirin’ önerisi benim için gerçekten “bunu nasıl da düşünememişim” önerisi oldu. Daha önce oda oda yaklaşırken şimdi ciddi bir “sadelik” hareketi yapacaksam ne ise konu evdeki her odadaki ilgili şeyi bir araya getirip bir kerede toparlıyorum.

marie-kondo-tidying-up-e1469117083950
Marie Kondo oda oda değil, kategori kategori düzenlemeyi daha uygun buluyor. Mesela makyaj malzemelerini azaltıp düzenleyeceksin, banyondan, yatak odandan, çantandan hepsini çıkar ve önüne ser diyor.

Son olarak, okuma ya da web sitesi önerileriniz var mı?

En sevdiğim yazarlardan biri Zen Habits , konuları ele alışı kadar kalabalık ailesi ile sade yaşamanın mümkün olduğunu gösteriyor bize. The Minimalists ise zaten bu işin öncülerinden. Bir de Fransa’da yaşayan Elif var. Guili-Guili isimli sitesi ve Instagram hesabıyla hem sadelik hem de çöpsüz yaşam konularında bana ilham veriyor.

Bana çok şey katan cevapları için Hale’ye tekrardan çok teşekkür ederim. Instagramda da takip edebilirsiniz kendisini.

En çok beklediğim cevaplardan biri, kurtulmak istemediğiniz obje idi. Bebeğin atleti gerçekten de çok tatlı ve değerli. Tüm giysilerini tutmaktansa yalnızca bir tanesini tutmak bence çok yerinde ve anlamlı, çünkü biliyorum ki anneler hiçbir şeyi atmaya kıyamıyorlar 🙂

Fotoğraflar, DVDler ve kitaplar da bana şunu düşündürdü: Eğer hayatının çoğu alanında sadelikten yana bir seçim yaptıysan, koleksiyonlar, biriktirilen objeler insana çok da batmıyor. Fakat seçimi iyi yapmak ve tuttuğumuz her objenin hakkını vermek önemli bana göre. Fotoğraf ise arada bir bakıp hatırlamak, kitap ise içine sindirerek okumak gibi. Yoksa evimizde yer kaplayan, bize hizmet etmeyen ya da mutluluk vermeyen nesnelere dönüşüyorlar, hatta kutulanıp saklanacak denli çok olmuşlarsa düşünmek lazım.

Benim için çok keyifli oldu bu röportaj süreci. Ulaşabildiğim blog yazarlarıyla devam ettirebilmeyi umuyorum. Sizin de bildiğiniz ve benim gözümden kaçmış olabilen bloglar varsa lütfen benimle paylaşın.

 

Reklamlar

Kış Gardrobu, Kazaklar, Şükran

Yazın başında bir yaz gardrobu yazısı yazmıştım, 40 parçadan oluşan.

Kış gardrobu oluşturmaya yeltenince elimde şöyle bir sonuç çıktı:

IMG_5851.JPG

İçinde 21 parça var (botlardan biri gidici gibi). Ancak bu liste aksesuarları (takı zaten pek takmıyorum ama kastettiğim atkı- bere vs), yaz gardrobumda olan kotlar, tişörtler ve evlik giysileri içermiyor. Onlarla 30’u buluruz herhalde. Ama bugün kazak çekmecemden bahsetmek istiyorum.

IMG_5841.JPG
kazak (ve sweatshirt) çekmecem.

Bu çekmeceyi her açtığımda şükranla doluyorum, beni çok mutlu ediyor. Neden mi?

Doğum günüm kış aylarında olduğu için sevdiklerimin aklına ilk kazak almak geliyor herhalde. Bu nedenle bu çekmecedeki kazakların yeşil ve kalın olanı hariç hepsi hediye. En eskisi annem ve kardeşimin hediyesi, siyah ve gri olan: 2006 yılından. Üniversitedeki ilk yılımda kargo ile göndermişlerdi. Beni gerçekten çok mutlu etmişti bu hediye, tepe tepe kullandım ama eskimedi, bir de önü arkasına çevrilerek yalnızca siyah kazak da olabiliyor. Tam minimalist işi 🙂

Diğerleri ise arkadaşlarımdan, eşimden ve yine kardeşimden hediye. Bu çekmeceye her baktığımda ve bu kazakları her giydiğimde sevdiğim insanları hatırlıyor, benim zevkimi ne kadar iyi bildiklerini görerek mutlu oluyorum. Gerçekten hayatımda bu kadar güzel insanlar olduğu için minnettarım.

Tabii bana bunları hediye etmeselerdi de onlara minnettar olacaktım, bu kazaklar eskiyip onlara veda ettiğimde de olacağım. Hatta dolabımı gereksiz giysilerle doldurmadığımdan, bunları doya doya giyebildiğimden veda etme vakti geldiğinde de, bunlar hediyeydi, bırakamam demek yerine; güzel güzel kullandım, artık kullanma sırası başkalarında diyebileceğim. Yine de her sabah çekmeceden bir kazak çıkarıp giyerken güzel düşüncelerle dolmak enerji veriyor insana.

Bu arada kazakları geçenlerde paylaştığım videodaki gibi katladım. İlk defa açılmadan, kırışmadan rahatça muhafaza edebiliyorum. Tavsiye ederim.

Sizin de hayatınızda simgesel olarak şükran duyduğunuz objeler var mı?

döstadning: İsveç Ölüm Temizliği

Bazen bir eve girip şöyle düşündüğünüz olur mu: “Bu insan öldüğünde bu kadar eşyayı kim, ne yapacak?” Bir göçmen mahallesinde büyüdüğümden belki de, böyle evlere çok sık rastladım küçüklüğümde. Bu duyguyu küçükken bir kokuyla bağdaştırırdım, yaşlılık kokusu derdim bu kokuya. Evde bulunan aşırı ve abartı eşyanın yanı sıra az havalandırılmasından belki de, rutubetli bir koku duyardım böyle evlere girdiğimde. Büyüdüğüm evin alt katındaki babaannem de biraz böyleydi, sadece koku yoktu çünkü temizlik takıntılı bir kadındı. Fakat evde ne ararsanız vardı, biblolar, duvar halıları, evden evlenerek giden amcamın, ölen dedemin neredeyse hiç dokunulmayan odaları, ağzına kadar dolu dolaplar, şifonyerler. İçlerinde, kimsenin istemesi mümkün olmayan eşyalar. Öldüğü zaman odasını temizlerken, stoklanmış sabunlar, tuvalet kağıtlarının yanısıra hiç kullanılmamış nevresim takımları, parça kumaşlar bulmuştuk. Kendi bile unutmuştu bunların varlığını. Belki de savaşlar, kıtlıklar, sıkıyönetimler görmüş olmanın verdiği, her şeyi stoklama isteğinden kaynaklanıyordu bu. Çalkantılı ve ekonomik açıdan dengesiz bir hayat geçirmişti o dönemlerde yaşayan çoğu Balkan göçmeni gibi.

andre-branco-168644.jpg
evlerinin içi gibi dışı da minimal canım iskandinavların.

İsveçlilerde döstadning diye bir kelime varmış, anlamı, ölüm temizliği. Bunu ilk duyduğumda, Türklerin böyle bir kavrama verebilecekleri tepkileri düşündüm. Öncelikle, Allah korusun, Allah saklasın, gecinden versin, aklına getirme gibi şeyler derdi örneğin rahmetli babaannem. Dinimizde ve kültürümüzde hep öbür dünya için yaşamak önemli bir yer kaplasa da pek çoğumuz bu dünyadan bir gün ayrılacağımız duygusuyla pek iyi anlaşamıyoruz. Aklımıza geldiği an kovmak istiyoruz.

İsveçliler ölüm temizliğini belli bir yaşa geldikten, ölümün yaklaştığını gördükten sonra yaparmış. Her gün kullanmadıkları, ama maddi ve manevi değeri olan eşyalarını sevdikleri insanlara hediye ederlermiş ölmeden. Evlerinde kalan eşyalar da onlara her gün hizmet eden, görmekten mutlu oldukları eşyalar olurmuş. Zaten İsveç’e gittiğimde gördüğüm kadarıyla minimalizm her yere hakimdi. Kaldığımız otel odası, minicik olmasına rağmen oldukça ferah hissettiriyordu. Şu İkea’da gördüğümüz, küçük evlere benziyordu. Stokholm de, 800 yıllık binalarla ultra modern binaların nasıl bir arada, uyumlu, ve estetik bir arada yaşayabileceğinin mükemmel bir örneğiydi. Yani ülkenin (ve belki İskandinavya’nın) toplumsal bilincinde, estetik duygusu, değerli olanın kıymetini bilme ve bakımını yapma; değersiz şeyleri ise, ya güzelleştirme ya da baştan hiç yapmama alışkanlığı var. Amerika zenginliğini savurganlıkla yorumlarken, onlar zenginliği basitlik ve estetikle yorumlamış.

Öyle zannediyorum ki, ülkemizde ve orta doğunun (belki Akdeniz kültürlerini de ekleyebiliriz) bilinçaltında bulduğumuz her şeyi depolama anlayışı var. Anne ve babalarımızı, nine ve dedelerimizi, büyüdüğümüz evleri düşünelim. Aslında çoğu kişide alışveriş problemi yok. Atamama problemi var. Her şey değerli geliyor sıra atmaya geldiğinde. Her şeyi çocuklarımız kullanacakmış, atmamalıyız diye düşünüyoruz. Gerçekte, bu sakladığım eşyaların ne kadarını çocuklarım kullanabilir ki? Şu an evde iki yüzden fazla kitap var. Ve daha 30 yaşına bile gelmedim. Kimbilir daha ne çok kitap alacağım. Bunların hepsini çocuğum nereye koyabilir? Kendi kitaplarının yanında bir de benim anne babamın kitapları var, onlar da bana, sonra çocuklara kalacak. İlla ki bir yerde atılacak o kitaplar.

simson-petrol-110900.jpg
hele o mini mini defterleri kim ne yapacak? Belki çocuk ve torunlarımız bizden kalan bir iki defteri saklar ama sırf onlar için elli defter bırakıyorsak bir kısmını (bir de vicdan azabı içinde) atacakları kesin. Az ve öz en güzeli.

Kitap yine kolay bir örnek. Peki ya o biblolar, dekorasyon eşyaları?  Benim için değeri olanları, her gün görmek hoşuma gidiyor tabii ki. Peki ya kutularda bekleyenler? Eğer ben o eşyayı sergileyecek kadar sevmiyorsam çocuğum neden sevsin? Ya da çocuğumun çok hoşuna gidecekse o zaman neden şimdi vermiyorum ki ona? Neden öleyim diye bekliyor o eşyalar kutularda? Çok bencilce değil mi?

Tabii çocuğum diyerek farazi konuşuyorum. Çocuğum olmayabilir de. O zaman da en güzeli sevdiklerimizin alabileceğini düşündüğü, ama bizim için bir değeri olmayacak şeyleri onlara vermek şimdiden.

Bu işi bir görev gibi, ve ölümü düşünüp kendimizi üzerek yapmamak lazım tabii ki. Daha çok insanların ve maddelerin geçiciliği üzerine düşünerek yapmak lazım kanımca. Dünya üzerinde bir döngü var ve bu döngü bizden önce nasıl olduysa, biz öldüğümüzde de devam edecek. Biz her ne kadar insanlık olarak buraya kazık çaktığımızı düşünsek de, o kazığı bile yıkmak bir doğa olayına bakıyor. Böyle düşününce insanın fazla eşyaya sahip olması bile gereksiz geliyor gerçekten. Sevdiklerimiz, değer verdiklerimiz, bize değer katan şeyler olsun hayatımızda, bize yeter. 🙂

35297297.jpg

dipnot. bu konularda beni düşünmeye iten, yeni çıkan bir kitap. Sanırım Türkiye’de bir süre göremeyiz ama çıktığında okumak güzel olacaktır eminim. Kendini 80-100 yaşları arasında tanımlayan kadın yazar, Marie Kondo tarzıyla kendi ölüm temizliğini anlatmış. Enteresan olacağını düşünüyorum.

 

Less is More- What does it really mean?

Az Çoktur- Aslında Ne Demek?

We were passing through Kozak Valley, in the northern Aegean region. All the car windows were open so that we could breathe in the scent of beautiful olive and pine trees, but catching up with conversations became harder and harder due to the wind. Tevfik, an 84-year old distant acquaintance whom I never met before that day, turned around and told me: “A colleague once said ‘Less is more.’ Up to day, I have lived by this and it became my motto in life.” Then he turned back. I was so startled I couldn’t even ask him to elaborate. I didn’t even know he was a well-known architect, he quit the academia due to a small conflict, he’s interested in spiritualism and now he lives alone in his village, where he was born.

IMG_4899
Kozak

Kozak Yaylası’ndan arabayla geçiyoruz. Önce zeytinlerin, sonra çamların kokusunu içimize çekelim diye tüm camlar açık, rüzgârın sesinden konuşulanları duymak zorlaşıyor. Öndeki yolcu koltuğunda oturan, o gün tanıştığım 84 yaşındaki Tevfik Amca bana döndü:

“Biliyor musun, eski bir meslektaşım ‘Less is more’ demişti. Bu benim hayat felsefem oldu. Hep böyle yaşamaya çalıştım,” dedi ve sonra önüne döndü. Ben de öyle şaşkınlığa uğradım ki soru bile soramadım ona. O zaman Tevfik Amca’nın zamanın önde gelen mimarlarından olduğunu, bir inat yüzünden profesör olmak üzereyken akademiden ayrıldığını, spiritüelizm ve tasavvufla derinden ilgili olduğunu, şimdilerde ise tek başına memleketi olan Gelibolu’nun köylerinden birinde yaşadığını bilmiyordum. Less is more, yani az çoktur deyimini bilmesine hayret etmiştim ama belki de Kozak Yaylası’nın havası çarptı, ben Tevfik Amca’ya bunu nereden bildiğini sormayı unuttum.

unnamed

Recently when I was browsing the internet I saw the saying again. This time it had a name under it: Ludwig Mies van der Rohe. Turns out what Tevfik was referring to as a “colleague” actually lived a hundred years before him, and is one of the most influential figures of  modern architecture. Mies reflected “Less is More” philosophy to almost every building he designed. One of his most renowned works, Barcelona Pavilion was designed in such a special way that when you first look at it you think it’s quite simple, but then it gives you the impression that it’s infinite. It’s incredible. Mies no doubt changed the way we perceive things and our approach to design. His legacy continues to amaze us in the 21st century.

Geçenlerde internette gezinirken karşıma çıktı yeniden deyim. Altında da söyleyen kişinin adı yazılıydı: Ludwig Mies van der Rohe. Meğer Tevfik Amca’nın meslektaşım derken kastettiği, kendinden yaklaşık yüz yıl önce yaşamış, modern mimarinin önemli figürlerinden Mies imiş. Mies bu sözü hayatı boyunca tasarladığı tüm yapıtlara yansıtmış. En ünlü yapıtlarından biri Barcelona Pavilion, bakınca insana hakikaten de az çoktur duygusunu yaşatıyor. Hem çok basit gibi geliyor insana hem de sonsuzluğu çağrıştırıyor. Şüphe yok ki Mies hem 20. hem de 21. yüzyılı en çok etkileyen mimarlardan biri.

18-20958
Barcelona Pavilion

In a time when it’s all about world wars, conquests, and thirst for more; Mies chose simplicity. During the times he designed Pavilion the inflation was huge in Germany, the money lost its value so quickly that people used to carry a bread’s worth of money in sacks. But this maximalism maybe made him a bigger defender of the minimal approach.

Savaşların, fetihlerin, hep daha çok olsunların dünyasında yaşamış Mies. Öyle ki onun Pavilion’u tasarladığı yıllarda Almanya’da enflasyon almış başını gitmiş, ekmek almak için çuvala para doldurup götürür olmuş insanlar. Ama o yine de azı savunmaya devam etmiş.

para müzesi
taken in Myntkabinettet Stockholm in 2014. These notes belong to 1922-1924 time period. // 2014 yılında Stockholm Para Müzesinde çekilen bu banknotlar 1922-1924 arasına ait. İki yılda 50 marktan milyon ve milyarlara gelinmiş.

 

I really liked this saying but after learning about the philosophy behind it, I liked it even more. And like Tevfik, I’ll try to live by this motto all my life.

‘Az çoktur’ deyimini hep sevmişimdir, ama arkasındaki felsefeyi öğrenince, daha da benimsedim. Umarım Tevfik Amca gibi ben de bunu hayat felsefem haline getirebilirim.

Seven Day Decluttering Marathon- Yedi Günlük Azaltma Maratonu

Because I wasn’t at home that much during summer, no decluttering was done. Since my childhood, summer has meant home to me, spending more time at home, bonding with home. However, this summer was different. Between the travels and family vacations, home was a bit lonely. Before autumn hits and school marathon starts, I wanted to have a one week decluttering marathon. Today, I’ll start with the kitchen. Cupboards, kitchenware, fridge, food… Let’s see how much I’ll get done in a day. If I can’t finish everything, it’s OK. Tomorrow, I’ll go on with the second category, which is known as komono in Japanese.

FullSizeRender.jpg

Bu yaz evde pek olmamamdan mütevellit temizlik ve azaltma işini epey bir “salladım”. Benim için yaz mevsimi küçüklüğümden beri ev demekti, evde daha çok vakit geçirmek. Bu yaz ise daha farklı oldu. Seyahatler, aile ziyaretleri derken evim biraz kimsesiz kaldı. Sonbahar gelmeden, okul maratonu başlamadan ben de bir azaltma maratonu yapayım dedim. Bugün ilk gün mutfağa girişiyorum, kap-kacak, buzdolabı, bakliyatlar… Bakalım ne kadarını halledebileceğim… Yapabildiğim kadar, bitiremezsem yarın devam etmeyip bir günlüğüne Japonca’da komono olarak bilinen kategoriye el atacağım. 

Decluttering Marathon Day 1- Azaltma Maratonu 1. gün

Decluttering Marathon Day 2- Azaltma Maratonu 2. Gün: Komono

Decluttering Marathon Day 3: Paperwork / Azaltma Maratonu 3. Gün: Evrak

Decluttering Marathon Day 4: Bedroom / Azaltma Maratonu 4. Gün: Yatak Odası

Decluttering Marathon Day 5: Bedroom and Komono cont. // Azaltma Maratonu 5. Gün: Yatak Odası ve Komono’ya Devam

Decluttering Marathon Day 6: Bathroom // Azaltma Maratonu 6. Gün: Banyo

Decluttering Marathon Day 7- Electronics, and Thoughts //Azaltma Maratonu Son Gün- Elektronik Aletler ve Değerlendirme

 

Daha Az Kıyafetle Yaşamak

priscilla-du-preez-228220.jpgMinimalizm ve basit yaşam beni gerçekten heyecanlandırıyor, çünkü dünyanın en evcimen insanı olabilirim ve Kafka’nın odasını kendi vücudunun bir uzantısı olarak gördüğü ve ekmeğimi suyumu verseniz oradan çıkmam, dediği gibi, ben de evi bir uzantım gibi düşünüyorum. Ama çocukluktan beri dağınık biri olduğum için, kendimi bir yandan da huzursuzluk veren yığınların ortasında buluyorum. Fark ettim ki, bu yığınların hiçbirine gerçekten ihtiyacım yok. O eşyalar olmazsa, zaten dağınıklığın sebebi ortadan kalkacak. Peki yıllardır bağlandığın eşyalardan kurtulmak kolay mı? Tabii ki değil.

Bir minimalist olmayı kafaya takmış çok insan var, ben gerçekten bu kadar insan bulduğuma şaşırdım. Maalesef bu konuda Türkçe yazan birilerini bulamasam da İngilizce konuşan dünyada kitaplar ve videolar tonlarca mevcut. Çoğu kişi de işe bu işe kıyafetlerini azaltarak başlamış. 10 item closet, project 333 (3 mevsim- 33 kıyafet), capsule wardrobe bu amaçla başlatılmış projeler. Hepsinde amaç aynı: Birbirine uyan giysiler edinip olabildiğince az giysi ile yaşamak. Sabah uyandığında, bugün ne giysem? sorusunu sormadan güne başlayabilmek. Kendine yakışanı, stilini bilmek ve dolabında senin stilin olmayan şeylerin toz toplamaya devam etmesini engellemek.

Dünyaca ünlü birçok insan da aslında bunu bir yaşam tarzı haline getirmiş. Yapılacak onca iş varken, giysiler için bu kadar para ve çok daha önemlisi, zaman harcamak niye? Einstein’in bir gri takımı varmış örneğin, Obama ise gri ve lacivert renklerden başka takım elbiseye sahip değil. Steve Jobs ve Mark Zuckerberg de daha bilinen örneklerden.  Hadi onlar dahi, çılgın. Benim ilginç bulduğum, Vera Wang ve Micheal Kors gibi ünlü moda tasarımcılarının da sürekli aynı kıyafetleri giymesi (özellikle siyah ve çok sade). Modayı belirleyen insanların modaya hiç uymamaları gerçekten enteresan.

Peki daha az kıyafetle nasıl yaşanır? Yani bu nasıl başarılır 🙂

1. adım: Stilin hakkında düşünmek.

Bu bir erkek için daha kolay ama kadınlar modaya kapılabiliyor.

Lütfen şu bu benim tarzım programlarındaki gibi değil, yaşam tarzınızı ve her gün neleri giymeyi sevdiğinizi düşünün. Örneğin ben mağazalara gittiğimde elbise deneyip almayı ne kadar sevsem de yılda belki 5 gün elbise giyiyorum. Ve kaç tane kumaş pantolonum olursa olsun işe kot pantolon ve genellikle düz bir t-shirt ya da bluzla gitmeyi seviyorum. Zaten ertesi gün işe elbiseyle ya da etekle gitmeyi planlasam da ütü yapmak ya da ona uyan ve kaçmamış bir çorap bulmak bana işkence gibi geliyor. Kendimi en iyi hissettiğim yine kot- t-shirt oluyor. (bu konuda thetinytwig adlı site çok hoşuma gitti çünkü yazarın tarzı bana çok benziyor. Bu konuda ilham almak ve kendi tarzınızı bulmak için “capsule wardrobe” yazıp görsellerde aratabilirsiniz.) Bir kot- t-shirt gardırob örneği:

image

Kendi tarzınızı bulduktan sonra yapılacak ikinci şey,

2. Gereksiz tüm kıyafetleri atmak.

Bu ilk başta acı veren bir süreç gibi gözükse de bir yerden sonra öyle bir keyifli hale geliyor ki insan her gün daha da azaltmak istiyor. Yapmak gereken şey evde giysi namına ne varsa (aksesuarlar da dahil) bir yere toplamak. Ben hepsini yatağın üstüne attım. Zaten daha onları dolaptan çıkarırken bazılarını direk atmaya karar vermiştim. Bu konuda birkaç kriter belirledim:

i. üzerime olmayan HER kıyafet kesinlikle gidecek. Kilo veririm, alırım diye hiçbir giysi dolapta beklemeyecek.

ii. Eskimiş, tamir edilemeyecek durumda olan, tüylenmiş olanlar da gidecek.

iii. Şimdiki tarzıma uymayanlar da gidecek. Çalışmaya başladığım ilk senelerde kumaş pantolon ve daha ciddi giysiler giymem gerekiyordu ama şimdi böyle bir zorunluluğum yok (istesem giyebilecek olmama rağmen bu kumaş pantolon, etek ve gömlekleri üç senedir hiç giymedim, sevmiyorum çünkü).

Bunu bir günde halletmek tavsiye edilse de ben bir iki ayda halledebildim. Yani hepsinden de ilk etapta vazgeçemedim. İlk ve ikinci kategoriye girenlerden daha çabuk kurtuldum. Bu da yaklaşık 50- 60 parçaya tekabül ediyor. Acıyla farkettim ki, bu kıyafetlerin yarıya yakını zaten mahvolmuş, on yıldan beri dolabımdalar. Artık birine verilecek halleri de kalmamış. Bunları mecburen attım ya da temizlik bezine falan çevirdim.

Eski işlerimde giydiğim resmi giysileri de fotoğrafladım ki belki kardeşime bazıları olur. Kardeşim, ki kendisi için giyim ve alışveriş bir yaşam tarzıdır, bu giysileri son üç yıldaki altı taşınmamda nasıl olup da her yere taşıdığıma şaşırdı. Yirmiye yakın parçadan ancak bir ikisine talip oldu. Kalanları da mahallenin yardımlaşma ve dayanışma vakfına bağışladık.

3. Düzenli bir dolaba sahip olmak.

Bu konuda ilk yazımda bahsettiğim Marie Kondo’dan t- shirt ve bluzları asmak yerine kalıplamanın ve çekmecede saklamanın çok daha etkili olduğunu öğrendim. Yine bu konuda bir çok kaynak bulunuyor ama daha sonraki yazılarımdan birinde nasıl yapılacağını göstermek istiyorum.

4. Daha az ve düşünerek alışveriş yapmak.

Bu artık bir yaşam biçimi haline gelmeli. Ben ki “impulsive shopping” denen şeye bayılan bir insanım. Mağazalara dalıp ilk beğendiğim şeyi denemek ve almak. Bu konuda eşim ve ailesinden çok şey öğrendim: Diyor ki mesela, ben bir trençkot alacağım. İstediği modele karar veriyor, ona göre alışveriş yapıyor. Ben mesela trençkot alacağım diye (Ankara’da bolca olan) alışveriş merkezlerine gidip, bir bluz, bir kot pantolon, bir de ceket alıp, o sene “yine trençkot alamadım” diyip dönerdim. Artık kendime mevsim başında ihtiyaç belirleyip, sadece o ihtiyaca göre alışveriş yapmayı öğrendim. Örneğin eğer bir sandalet almak istiyorsam, sadece ayakkabıcılara giriyor ve sadece sandalet kısmına yöneliyorum. Böylece alışveriş merkezlerinde daha az zaman geçirmiş ve daha az para harcamış da oluyorum.

Sonuç olarak, dolabımdaki giysilerin yarısından kurtularak (ve bir yıldır tek bir parçasını bile özlemedim) ve daha iyi ve ulaşılabilir şekilde yerleştirmeyi öğrenerek büyük bir rahatlık yaşadım. Yazlık- kışlık diye ayırmama gerek kalmadı, çekmecemi ve dolabımı açtığımda sahip olduğum her şeyi görebiliyor, bulabiliyorum. Amacım, yaklaşık 20- 30 en sevdiğim giysiyle yaşamak ve sabah hala az da olsa yaşadığım “bugün ne giysem” olayını hiç yaşamamak, buradan kazanacağım zamanı daha üretken işlere harcamak.

Minimalizm ve Basit Yaşamak

mkondo

Ne yaparsam yapayım dağınık olmaktan kurtulamayan bir insan olarak, Japon yazar Marie Kondo’nun “the life-changing magic of tidying up” (Türkçesi de çıkmış: Derle Topla Rahatla) adlı kitabını okurken bayağı heyecanlandım, acaba ben de bir gün düzenli bir insan olabilecek miyim diye. Minimalizm? Hayatımda üzerine düşünmediğim bir kavramdı bu kitabı okuyana kadar. Aslında doğrudan kitabın önerdiği şey minimalizm değildi ama, söylediği şey şuydu:

Sadece yüreğinize seslenen şeyleri tutun. Diğerlerini atın gitsin, onlara ihtiyacınız yok. Bir eşyayı elinize aldığınızda, kendinize şu soruyu sorun: “Bu eşya bana mutluluk getiriyor mu?”

Başta çılgınca gelse de, bunun üzerine düşünmeye başladım. Aslında ben ve eşimi düşünürsek, biz küçük şeyleri tutmaya bayılıyoruz. Evimizin her yerinde bu küçük nesnelerden var, kar küreleri, müzik kutuları, camdan küçük hayvanlar, figürler, neler neler. Bunlar gerçekten bizim ruhumuzla konuşuyor mu? Yoksa yalnızca toz mu topluyorlar? Bu soruları kendime sorarken acaba bu kitabı okuyanlar neler yapmış diye internette araştırmaya başladım. Ve Marie Kondo’yu okuyan çoğu kişi minimalist çıktı! Dolabında yalnız 8 elbiseyle yaşayanlar, evimi gören herkes “yeni mi taşındın” diye soruyor diyenler, küçücük stüdyo dairelerde, loftlarda yaşayan, sahip olduğu her şeyi bir sırt çantasına koyup seyahat edebilenler.

 

Böylesine basit yaşamanın düşüncesi bile güzel aslında. Daha az eşya, daha az sorumluluk, daha huzurlu bir yaşam. Marie Kondo’nun dediğine göre, bu işi bir defada yapmak gerekiyor. Ama bu “bir kere”, belki 6 ay sürecek, belki yıllar. Önemli olan niyetlenip harekete geçmek. Ben bu işe kalkışalı 1.5 sene oldu ve diyebilirim ki giyim konusunda çok önemli bir aşama kaydettik. Diğerleri konusunda da yavaş yavaş gelişiyoruz. Artık alışverişlerimizde kaliteyi ve uzun ömrü ön planda tutmayı öğreniyoruz.

 

Bu mutfakta da çok önemli. Çünkü mutfak benim nefes aldığım yer. Eğer orası gereğinden fazla eşya ile doluysa insanın üzerine üzerine geliyor. İnsanın neşesini alıyor resmen. Bu yüzden yeni evimizi kurarken “misafir takımı” gibi bir şey olsun kesinlikle istemedim. Günlük hayatta kullandığımız yemek takımı 12 kişilik ve bembeyaz, öyle yaldızlı yaldızlı değil. 10 tane tencerem yok, her boydan bir tane. Hatta bana sorsanız bu bile fazla, belki zamanla daha da azalır. Tatlıyı ve etleri aynı tahta kaşıkla karıştırıyorum, aman allahım, bu bazıları için tam bir görgüsüzlük! Yalnızca bir masa örtüm var, ve neden daha fazlasına ihtiyacım olsun ki? Şimdi bile bana sorsanız mutfağımda çok eşya var ve zaman buldukça mutfağımı da daha da sadeleştirmeye çalışacağım.

İnsan yolculuğunu bir belgesel misali, iyisiyle kötüsüyle belgelerse, ilerleme motivasyonunu çok daha iyi buluyor. İşte benim amacım da, hikayemi anlatırken, devam etmek için de güdümlenmek. Daha çok insana ulaştıkça, daha da ilerisini görmek için biraz daha derine inmek.