DIY LipBalm- Dudak Balmını Kendin Yap

Hindistan cevizini yağını herkes gibi ben de “Aa herkes kullanıyor bunu, ne işe yarar ki, neyse evde alayım Pinterest’ten falan bir şeyler bulurum” diyerek almıştım. Ne var ki bizim evde iki şekilde kullanıldı:

  1. Kahveyi sütsüz içme denemelerimde, ecnebilerin paleo, ketojenik beslenmelerde falan kullandıkları gibi filtre kahveye hindistan cevizi yağı eklemeye başladım. Lezzeti bana göre süper. Aslında hindistan cevizi yağı pahalıymış gibi geliyor ama az kullanıldığı için sütten daha ekonomik. Buna daha sonraki yazımda değineceğim, hatta kalın 🙂

    13-1024x683
    Şöyle oluyor görüntüsü. Fotonun kaynağı burası.
  2. Dudaklarım kuruduğunda çay kaşığıyla alıp dudağımda kullanmak.

Fakat kışın tam katı formda olduğu için biraz zor oluyor çay kaşığıyla bile almak. Bu noktada evde duran balmumu geldi aklıma. Arkadaşım el yapımı bir balm hediye etmişti, içinde sadece balmumu ve limon yağı vardı. Fakat dibine yaklaşmıştım artık. Onu hindistan cevizi yağı ve muhtelif diğer yağlarla karıştırınca fantastik bir balm çıktı ortaya.

not: büyük ihtimalle bunu yalnızca kışın kullanabileceğiz. Yazın sıvı formuna geri dönecektir.

IMG-6087.jpg

Gerekenler: donacak olan baz, sadece bunlarda biri veya ikisi ile de hazırlayabilirsiniz.

Bir tatlı kaşığı kadar balmumu

Bir tatlı kaşığı kadar hindistan cevizi yağı

Sadece birini kullanırsanız muhtemelen daha katı ya da sıvık olur, ama evde yalnızca biri varsa hususi gidip diğerini almaya da gerek yok. 🙂 Deneyin, olmazsa eritir yine denersiniz.

Ekstralar: taşıyıcı yağlar. Bu ikisini şifa ve nemlendirme etkilerinden dolayı seçtim (çok afili oldu, evde bunlar vardı desem daha doğru). Zeytinyağı, avokado yağı gibi başka taşıyıcı yağlar da denenebilir. Hiç eklemeseniz de olur.

Bir çay kaşığı sarı kantaron yağı

Bir çay kaşığı tatlı badem yağı

Aroma: uçucu yağlar. Kokulu lip balmlarını seviyorsanız uçucu yağlardan faydalanabilirsiniz. Alternatifler sonsuz.

Benim deneyip beğendiklerim: Limon, lavanta, nane, okaliptüs. Kış aylarında tarçın ve zencefil de güzel olur. Hatta portakal, tarçın ve zencefil efsane olabilir 🙂 Bu kısmı artık sizin zevk ve yaratıcılığınıza kalmış. Zaten hiç eklemeseniz de hindistan cevizi kokacak, çok da elzem değil.

10 damla kadar yeterli.

Bonus: Eğer renk isterseniz, bitmeye yakın bir rujunuz varsa onun dibini sıyırıp ekleyebilirsiniz.

Yapılışı:

Tüm malzeme benmari usülü eritilir. Cezvenin üzerine çay tabağı gayet iş görüyor.

Erirken bir yandan da karıştırılır. Sıvı hale gelen karışım kaba dökülür ve bir saat buzdolabında bekletilir. Bu kadar. 🙂

Yapımı çok çok kolay, hele evde halihazırda balmumu ya da hindistan cevizi yağınız varsa hemen denemenizi tavsiye ederim.

Kışın ekmek su gibi giden lipbalmları alıp para ve plastik tüketimine katkıda bulunmaktansa küçük, masum bir alternatif. 🙂

Sizin de hindistan cevizi yağından faydalandığınız başka alanlar var mı?

 

Reklamlar

Her şeyin turşusu!

Zaten yıllardır iflah olmaz bir turşu yiyicisiydim de, son bir yıldır ne görsem turşusunu yapar oldum. Biri beni durdursun!

Her şey biraz daha probiyotik alayım, e bunu da en sevdiğim şey olan turşuyla yapayım dememden oldu. Öyle sevdim ki bu işi, birçok sebze ile ve birçok usülde turşu denedim. Satılanlardan kat kat ucuza geldiği, çok daha lezzetli olduğu ve kombinasyonların sonsuz olduğunu görünce de bırakamadım.

Baştan uyarayım, biraz uzun bir yazı.

Öncelikle kafa karışıklığı yaratan bir ayrımı belirtmek istiyorum (bu arada bu konularda uzman değilim, sadece araştırdıklarımı, okuduklarımı aktarıyorum. Yeni araştırmalar ışığında çürütülebilecek bilgiler). Turşu yapmanın iki yolu var. Ya laktik asit fermentasyonu yardımıyla (istenerek probiyotik de eklenerek), ya da sirke (asetik asit) veya limon (sitrik asit) gibi asitlerin yardımını alarak.

Laktofermentasyon süreci şu şekilde işliyor: Bize zararlı olan bakteriler tuzu tolere edemezken, yararlı bakteriler edebiliyor. Böylece fermentasyonun ilk aşamasında zararlı bakteriler ölüp, Lactobacillus adını verdiklerimiz hayatta kalıyor. İkinci aşamada da anaerobik, yani oksijensiz solunum yaparak sebzelerde bulunan doğal şekeri laktik aside çeviriyorlar. Sonuç olarak  yararlı bakterilerden ve vitaminlerden zengin bir turşu elde ediyoruz. Hatta tarihte sauerkraut (ekşi fermente lahana) içeriğindeki yüksek C vitamininden dolayı uzun deniz keşiflerinde iskorbite karşı kullanılmış. (extra bilgi: James Cook sauerkraut sayesinde İngiltere’den Avustralya’ya neredeyse hiçbir mürettebat ölmeden varmayı başarabilmiş, ve başlasın Avustralya/doğu Asya emperyalizmi. İyilikten maraz doğmuş resmen)

Asit yardımı alınarak yapılan turşu, tat olarak marketten aldığımız turşuya daha yakın oluyor, fakat asiditeden dolayı tüm bakterilerin öldüğü, bu asitlerin gıdayı korumak dışında bedenimize pek de faydası olmadığı söyleniyor. Bunun yanında evde, pastörize edilmeden yapılmış sirke ile kurulan turşunun aynı şekilde işlemediğini söyleyenler de mevcut. Çiğ sirkenin probiyotik oluşundan kaynaklı, onunla yapılan turşu da probiyotik oluyor olabilir. Dediğim gibi bu konularda kesin bir söz söylemeye sakınıyorum, sonuçta laboratuarım yok ve hangisinde daha çok yararlı bakteri var, söylemeye yetkili değilim. Ben iyi bir turşu tüketicisiyim sadece :).

Ben hem laktofermentasyonu, hem de sirke/ limonu denedim. Fayda açısından hangisi daha iyidir bilemem, ama lezzet açısından benden geçer not alanları paylaşacağım bu yazıda sizinle.

  • Sirke ile yapılan turşular

Evde sirke yapma seviyesine ve sabrına henüz ulaşmış değilim, o nedenle bu turşuları marketten aldığım elma sirkesiyle yaptım.

Kırmızı soğan turşusu

IMG_5538.JPG

Bu en kolayı, en başlangıç seviyesi ama lezzeti bir harika. Defalarca yaptım, misafirlere zorla yedirip zorla beğendirttim, etlerin ve köftelerin yanına acayip yakışıyor. Hatta evde kırmızı soğan yokken, aynı salamuranın içine beyaz soğan ile bile yaptım. Ne kadar beklerse o kadar güzel oluyor, ağızda koku yapmıyor. Hem de bir saat içinde yemeye hazır hale geliyor.

Malzemeler: 

1 kırmızı soğan, 1 çay kaşığı kaya tuzu, kavanozun yarısına kadar sirke.

isteğe bağlı: 1 çay kaşığı şeker (tatlı-ekşi bir tat için), 3-5 adet tane karabiber/tane yenibahar/ karanfil

Soğan yuvarlak ve mümkün olduğunca ince doğranır. Küçük bir kavanoza, yarısına kadar sirke, tuz ve diğer malzemeler konulup karıştırılır. Soğanlar da sonra kavanoz ağzına kadar su ile doldurulur. Ağzı kapanıp buzdolabında bekletilir. 1 saatte hazır olan bu turşu fermente oluyor diyemem, ama sirkeli tatları seviyorsanız bir lezzet cümbüşü olacaktır sizin için. Salamura suyunu atmayın, üzerine soğan ekleyerek defalarca kullanabilirsiniz. Yemeklere, salatalara yarım soğan gerektiğinde kalan yarımı da kavanoza iteliyorum ben. 🙂

Kornişon ve muhtelif sebze turşusu:

Bunun yapımını Cahide Jibek’in sitesinden öğrendim. Bu tarifin ilginçliği salamurayı sadece sirkeyle hazırlayıp, üzerine kaynar su dökülmesi ve şişenin vakumlanması. Diğer yaptığım turşularda tam tersi, anaerobik solunumdan dolayı köpürme gerçekleşiyor. Bu mantık olarak pastörize turşulara benziyor daha çok, uzun süre bozulmayacağını düşünüyorum.

Ben iki kavanozluk denedim, lezzeti damak tadıma tam uydu, ayrıca limonla yaptığımdan daha kıtır oldular. Tarifine buradan bakabilirsiniz.

  • Limon ile yapılan turşular:

Kornişon ve muhtelif sebze turşusu:

img_5011

Aslında salamurası laktofermente turşuya çok benzeyen bu arkadaşın tek fazlası, en üste üç-dört dilim limon ve domates eklenmesi. Tarifini daha önce bu yazımda uzun uzun anlattım, bakabilirsiniz.

Bu turşumda tek pişmanlığım sarımsakların taze (taze sarımsak gibi değil ama yeni hasattı) ve çok acı olup salatalıklara geçmesiydi. Fakat sonradan aynı sarımsaklarla bu sorunu yaşamadım, neden bilmiyorum. Onun dışında hâlâ bayıla bayıla yiyorum.

 

 

 

  • Laktofermentasyon ile yapılan turşular

Evet, geldik ailenin reisine. Laktofermentasyon ile birçok sebze denedim, beyaz ve mor lahana, alabaş otu, havuç, kornişon.. Hepsiyle güzel sonuçlar elde ettim.

Sauerkraut (probiyotik açısından en güçlü kabul edilen, ekşi lahana turşusu) ve havuç turşumu anlatmıştım bu yazıda. Sauerkraut bekledikçe güzelleşti. Bazıları 6 ay dokunmuyorlarmış, benim de yaklaşık altı ay önce yaptığım ve açmadığım bir kavanozum var daha. Farklı mı tadı merak ediyorum.

Bugün de son yaptığım parti ile herhalde bir yıllık bir stok elde ettim, ve bugünkü tarifim çok içime sindi. İki-üç hafta sonra tattığımda burayı güncellerim ama, en güzel sanki bunlar olacak diye hissediyorum.

IMG_5537.JPG
tezgâh güzelleri

Fermente Sebze Turşusu

Malzemeler (yaklaşık 1-1.5 kilo sebze için)

-1 litre içme suyu, kaynatılacak

-2-3 yemek kaşığı kaya/salamura tuzu

-bolca sarımsak

isteğe bağlı:

-bir çay bardağı çay (kıtır olması için. Tein maddesi kıtırlık veriyor. Eğer bulabilirseniz taze asma veya vişne yaprağı da aynı işi görür. Ayrıca bu yapraklar tepeye konup sebzelerin su yüzüne çıkmasını da engeller.)

-bir çay bardağı ev yoğurdu altı suyu (probiyotik için), yoksa bir probiyotik toz (o da yoksa önemli değil çünkü sebzelerin de barındırdıkları bakterilerden yararlanabiliyor turşu).

-Tat vermek için, karabiber/yeni bahar taneleri, maydanoz, dereotu, defne ve aklınıza gelen başka malzemeler. Maydanoz ve diğer yapraklı sebzeler kavanozun üstünün havayla teması kesmesi için de işe yarıyor.

Tuz sıcak suda eritilir, oda sıcaklığına geldiğinde isteğe bağlı malzemeler tuzlu suya eklenip karıştırılır. Yalnız su ve tuzla da gayet güzel turşu olur bu arada.

Daha sonra turşuluk sebzeler ve bolca sarımsak kavanozlara dizilip üzerine salamura suyu ağzına kadar dökülür. En tepeye, eğer kavanozun ağzı açıksa tabak,  turşu taşı gibi ağırlıklar konabilir. Bende hep küçük kavanoz kaldığından, maydanoz veya lahana ile kapadım üzerlerini.

Kavanoz kapağı kapatıldıktan sonra yaklaşık bir hafta oda sıcaklığında, arada kapak açılıp havası alınarak bekletilir. Sonrasında buzdolabına konur, bir iki hafta içinde de yemeye hazır hale gelir.

Bu sefer elimde mor lahana ve kornişon vardı, iki kavanozu karışık yaptım. Mor salatalıklar yiyeceğim günü iple çekiyorum. 🙂 Yaşasın turşu yemek!

Siz de benim gibi turşu sevenlerden misiniz? Hiç evde yapmayı denediniz mi? Bana tavsiyeleriniz var mı?

Fermente Denemeler: Pratik Turşu Tarifi

Kornişon turşusu her öğün yesem bıkmayacağım bir yiyecek. Ama itiraf ediyorum, hiç ev yapımı kornişon turşusu yemedim! Geçen yaz markette turşuluk salatalık görsem de cesaret edememiştim turşu kurmaya. Halbuki yap, tutmazsa dünyanın sonu sanki. Bu yaz da, araya araya en son Ayvalık pazarında buldum, bir kilo kaptım hemen. Kayınvalidemin defalarca denediği “garantili, yediğim en güzel turşu” dediği tarifle kurduk turşumuzu. Bu kadar pratik olduğunu bilseydim daha önce kesinlikle girişirdim, ekşi lahana turşusundan çok çok daha kolay. Tabii ki beklemek işin cilvesi. Öyle marketten alıp ağzına atacağın yakınlıkta değil. Fakat işin güzel kısmı da bu. Ben hatta bir de on saat otobüste taşıyacağım bu turşuyu, yaşasın!

Bu arada daha önce de keyifli bir turşu kurma deneyimim olmuştu, havuç ve lahanadan, onun için buraya bakabilirsiniz.

Kornişon Turşusu Tarifi

Malzemeler:

  • Kornişon salatalık
  • Salamura tuzu/kaya tuzu
  • Domates
  • Maydanoz
  • Dereotu
  • Sarımsak
  • Limon
  • Biber (isteğe bağlı eklenebilir)

Yapılışı:

*Öncelikle kesinlikle cam kavanoz tercih edilmeli. *

1. Salatalıklar, domates, limon, maydanoz ve dereotu yıkanır, sarımsaklar soyulur. Bir kilo salatalığa yaklaşık 3 baş sarımsak gidiyor. İsteğe göre daha fazla da koyabilirsiniz, ne kadar sarımsak o kadar iyi.

Yalnız acı yemiyor/yiyemiyorsanız sarımsakların acılığını önceden kontrol etmenizi tavsiye ederim. Benim aldığım sarımsaklar gözleri yaşartacak denli acı olduğu için haliyle turşum da acı olmuş.

Pratik bir sarımsak soyma yöntemi:

Bir baş sarımsağı küçük bir kavanoza koyup birkaç dakika sallayın. Sarımsaklar kolayca soyuluyor.

Videosu:

2. Turşulukların suyu süzülürken tuzlu su hazırlanır. Tuz iri kaya tuzu veya salamura tuzu olmalı. Biz bir litre suya iki yemek kaşığı tuz kullandık, daha az ya da fazla veren tarifler var. Su mutlaka içme suyu olmalı, kaynatılıp soğutulması daha iyi olur. Biz kaynamış suda tuzu erittik ve ılınmaya bıraktık.

3. Su ılınırken salatalıklar üç-dört yerinden çatalla ya da kürdanla delinir. Boyutları büyükse doğramak da güzel olabilir. Benim bir kilo salatalığım bir tane litrelik + bir tane 600 ml’lik kavanoza tam geldi. Küçük kavanoza dikine doğranmış olarak yerleştirdim.

Domates söğüş doğranır, limon da ince dilimlenir.

4. Kavanoza istenildiği gibi, dik ya da yatay dizilebilir. Boşluklara bol bol sarımsak konur. En üste maydanoz, dereotu, limon ve domates konur ve ılık tuzlu su ağzına kadar doldurulur. Kavanozun kapağı kapatılır.

img_5011
Turşu ilk kurulduğunda

Kavanoz cam arkasından güneş gören bir yerde 6-7 gün bekletilir. Taşma ihtimaline karşı altına tabak vb. konulmalı, arada bir havası alınabilir. Bu sürenin sonunda tadı ve görüntüsü turşu gibi olduysa buzdolabına kaldırılır. 8-10 gün sonra turşumuz yemeye hazır olacak. İçinde oluşan bulanıklık dibe çökecek.

unnamed
Dilimli olarak kurulmuş turşu. Görüldüğü gibi kavanozun dibinde bulanıklık var. İlk günlerde tüm kavanozda olan bu bulanıklık zamanla çöküyor.

 

Bilinçli Alışveriş İçin Birkaç İpucu

Sahip olduklarımızı azaltmak minimalizmin başlangıç noktası olabilir. Bazıları için bu çok rahatlatıcı bir iş, bazıları için ise bir işkenceye dönüşebiliyor. Ben örneğin kıyafet ve aksesuarlarımı azaltmayı çok kolay buldum, ama duygusal değeri olan objeleri azaltma konusunda çok kötüyüm, özellikle benim ve eşimin seyahatlerde topladığımız eşyaları.

gettyimages-629771122-clutter-tom-iurchenko-1000
bazen ben. (resim kaynağı: prevention.com)

Siz de eğer azaltma işini çok zor bulanlardansanız, sadeleşmeye daha az ve bilinçli bir şekilde satın alarak başlayabilirsiniz. Bu hem bütçenizi rahatlatacak hem de yaşam alanınızı.

192996050

Ne sıklıkta bir alışveriş merkezine gidip alakasız bir çok şey alarak geri dönüyoruz? Ne kadar bilinçliyiz alışveriş yaparken? Kimimiz alışverişe “terapi” diyor. Fakat ayın sonunda kredi kartı ekstresi hiç de öyle demiyor. Kendimizi ve dünyayı düşünmeden alınan bir objenin terapi olabileceğinden şüpheliyim. Bu olsa olsa irademize sahip çıkamamaktır, bağımlılıktır. Dolabımızda öylesine alınmış ve belki bir kere giyilmiş, belki hiç giyilmemiş kaç parça giysimiz var? Önceden hiç almasaydık ne kadar kolay olurdu değil mi? Bu bağımlılığı kırmak için olabildiğince bilinçli ve hareketlerimizin farkında olmalıyız.

Bilinçli bir şekilde alışveriş yapmak için önerilerim şunlar:

1- Alacağım şeyin hayatıma katacağı değeri gözden geçirmek.

Bu her şeye uygulanabilir, örneğin, bir gıda maddesi alacaksam, içindekilere mutlaka dikkat ediyorum. Glukoz/fruktoz/mısır şurubu, palm yağı, renklendiriciler gibi maddelerden uzak durmaya çalışıyorum (zaten paketli gıda almamaya çalışıyorum ama her zaman mümkün olmayabiliyor). Peki almak istediğim ürün tüm markalarda bu ve benzeri katkı maddeleri içeriyorsa? O zaman düşünüyorum, gerçekten nutellaya ihtiyacım var mı örneğin? Tatlı ihtiyacımı bal ya da ev yapımı reçel ile karşılayamaz mıyım? Ya da hiç tatlı yemesem kahvaltıda? Alternatifleri göz önünde bulundurunca yavaş yavaş paketli gıdaları bırakmaya başlıyorsunuz.

Bunu birçok alanda uygulamak mümkün. Örneğin bir tişört alacaksınız. Kumaşın içeriğine mutlaka bakın. Pamuk oranı ne kadar yüksekse o kadar iyi benim için. İçinde elastan varsa esneyecek belli ki, polyester varsa terletecek, nefes aldırmayacak. Bazense neden yapıldığını bilmeden bile, yalnızca dokunduğunuzda anlıyorsunuz o eşyanın sizin hayatınıza değer katıp katmayacağını.

Bir tek bu önerimi uygulasanız bile, hayatınızda büyük değişikliklere kapı aralayacağını düşünüyorum.

2- Fiyat- Kalite(Performans) Üzerine Düşünmek

PRICE and QUALITY. Comparison on the scales

Bu konuda ne biliyorsam eşimden öğrendim. Bir şey alacağı zaman uzun bir süre araştırır, bazen iki üç ay bekler. Aldığı ürün hem en kalitelisi, hem en uygun fiyatlısı olsun ister. İnternetin altını üstüne getirir, insanlara sorar. Ani satın almalardan kaçınır genellikle. Bu huyunun bizim para biriktirmemizde büyük payı oldu. Çünkü çoğu zaman da o kadar araştırdıktan sonra istemediğine, ya da ihtiyacı olmadığına kanaat getirdiği çok şey oldu. Bu da bizi gereksiz masraflardan korudu.

Bu arada alışveriş merkezine gidip, gezip gezip bir şey almadan çıkmak da zevkli bir şeymiş. Bir hocamız, kendi ve Alman olan eşi için window shopper” (vitrin müşterisi) tabirini kullanırdı. Bir sezon boyunca vitrinleri gezer, bir şey almazlarmış. Sezon sonu indirimleri geldiğinde de beğendikleri ürünlerin ne olduğunu bilir, eliyle koymuş gibi bulur alırlarmış. Bu da Alman taktiği olabilir. 🙂

3- İhtiyaç ve Alma Dürtüsü Arasındaki Farkı Anlama

Anlık alışveriş gerçekten uyuşturucu gibi bir şey. Özellikle de aç karnına gidiyorsanız alışverişe (yalnızca market alışverişinden bahsetmiyorum), çılgınlar gibi alışveriş yapıp, bir iki saat sonra, “Ne oldu bana?” diyecek bir durumla karşılaşabiliyorsunuz.

Bu konuda üç tavsiyem olacak:

  • Evden çıkmadan kesinlikle ne alacağınızı kararlaştırın. Öylesine alışverişe çıkmayın. Hiçbir şeye ihtiyacınız yoksa alışveriş merkezi yerine parka ya da bir kafeye gidin illa dışarı çıkmak istiyorsanız. Listeler en yakın dostunuz olsun. Listeye eklenmemiş hiçbir şeyi almayın.
  • Yavaşlayın. Kimse beğendiğiniz bir ürünü hemen o an alın diye yakanıza yapışmıyor. Bugün bir yaz parfümü almak istedim örneğin, ferah bir koku. Mağazada beğendiğim parfümü sıktım, eğer beğenirsem iki üç saat sonra gelip alacağım dedim kendime. Ama koku bir saatte bile silindi. Hemen beğenip alsaydım onca para ve kaynağı boşa kullanmış olacaktım.
  • Eğer ilk iki önerimin bir şekilde dışına çıktıysanız, fişini kesinlikle atmayın. Birçok firma para iadesi ve ürün değişimi konusunda müşterinin arkasında. Utanmanıza ve bahane sunmanıza da gerek yok, yalnızca iade ya da değişim istediğinizi belirtmeniz yeterli.

4- Estetik ve Zamansız Modanın Gücünü Unutmayın.

Zamansız moda denince akla gelen ilk isim, Audrey Hepburn. Yaş alınca daha da güzelleşmemiş mi?

Neon renkler örneğin, modası geldi ve geçti çabucak. Eğer bir ton neon renkli bluzunuz, ya da daha kötüsü pantolonunuz varsa atın gitsin! Büyük ihtimalle bir yirmi sene daha gelmeyecekler, çünkü estetik açıdan insanı rahatsız ediyorlar. Bir ara da asimetrik bluzlar vardı, gözlere zarar! Ama bazı parçalar var ki, her zaman moda. Dizde bir çan etek, bootcut kesim bir cin pantolon, beyaz bir askılı bluzu örneğin son 40 yılın modasında görebilirsiniz. Tabii zamansız moda da zevksiz olacağınız manasına gelmiyor. Yalnızca modadan bağımsız estetiği düşünüp, ömrü birkaç yıldan uzun olacak giysiler seçebilirsiniz.

Bunu ev dekorasyonuna da uygulayabilirsiniz, uygulamalısınız hatta!

***

Farkında olmak birçok konuda hayatımıza çok yardımcı olduğu gibi, alışveriş ve para ile olan ilişkimizi de sağlıklı bir seviyeye taşıyor. Evimizi dolduracak ve bizi boğacak eşyalar yerine deneyimlere harcayabiliyoruz paramızı.

Borçları kapatmak ya da para biriktirmek de bir anda çok kolaylaşıveriyor.

Sizin para ile ilişkiniz nasıl? Başka önerileriniz varsa yorumlarda paylaşabilirsiniz.

Tüketimden Üretime Geçiş: Fermente denemeler

Adsız

Çok değil, yalnızca bir nesil önce, üretim ne kadar da hayatımızın içindeydi. Bir şeyi tüketmek için emek vermemiz gerekirdi. Bir mobilya için marangoza aylar önceden sipariş verilir, kırk elli sene kullanılırdı. Yazın büyük bir çaba içinde olunur, salça, reçel, turşular sebze ve meyveler tazeyken hazırlanırdı. Turgutlu’da yaşayan anneannemin bir yaz salça yapıp evin taraçasına serdiğini hatırlıyorum, muhteşem domates kokusu tüm mahalleyi sarmıştı (Antep’te hala yapılıyor, tam bir şenlik). Bulgaristan göçmeni babaannem de asla hazır dikilmiş etek giymez, özenle basma kumaşını seçer ve komşumuza diktirirdi. Haftada bir iki gün, mahallemizdeki inekten ya da sokaktan, taze süt alıp yoğurt yapardık. O sütün kaymağı kadar güzel bir şey yemedim hayatımda. Nostaljiyi ve benmerkezciliği de hiç sevmem halbuki. Ama “millenials” denen bizim nesilin kırılma noktası olduğunu düşünüyorum. Biz nesilce bu mirası devam ettiremedik.

S6001427
2008’de, Antep’teki alan araştırmamızdan. Çocuklar (ve akşam işten geldiğinde erkekler de) bu salça yapım sürecinde çalışıyorlar. Hele akşamları çaylar demlenip semaverler dışarı çıkıyor, tam bir şenlik.

Yani hala devam ettirenler olsa da, kendi ailem dahil, bir yerde bunu yapmayı kestik. Bu kadim bilgilere kulaklarımızı yavaşça tıkayıp bizim için hazır olan şeyleri tüketmeye başladık. Belki bu işlerin sırlarını bilen büyüklerimizin vefat etmesiydi kırılma noktası, belki sanayileşmenin hızlanması ve emeğe verilen değerin azalması, makine üretimi olan şeylerin “kaliteli” sayılması. Belki kadınların çalışma hayatına daha fazla katılması ve doğal olarak her şeyi aynı anda yapamaması, ama erkeklerin de kadınlardan hem çalışmasını, hem de ev hayatını düzenlemesini beklemesi ve kendilerinin ev hayatı adına hiçbir katkıda bulunmaması. Seri üretimin, zanaatin güzelliği ve özelliğini baltalaması. Maliyeti çok daha ucuz olan mısır şurubu, palm yağı ve benzeri maddelerin üretim ağına biz fark etmeden sızıp hazır gıdaları ulaşılabilir kılması, bunları evde yapmanın giderek daha zahmetli ve pahalıymış gibi gözükmesine sebep olması. “Süper” marketlerin mahallelerimize girmesi belki, belki de ekmeğin daha beyaz olması için unun besin değerini kaybetmesine göz yumulması. Nasıl olduysa, tüketimi öne koyduk biz, tüm insanlık olarak.

Bir anda, asıl olması gereken, organik beslenme, yemek yapma, kış hazırlıkları, artizan üretim, sanki olması gerektiği için değil de, bir başkaldırı, hatta bir “cool” görünme aracına dönüştü. Ve aynı zamanda bundan da bir sektör oluştu. Çocuklar için üretilen bir ürün reklamında örneğin, “doğal atıştırmalık” diye satılan şeyin ne olduğu bile belli değil. Ama vaat edilen şey “doğallık”, ve bu ürünü aldığınızda düşünceli ebeveyn oluyorsunuz. Pek aklım almıyor. Ama her zaman kaçabiliyor muyum? Maalesef hayır.

Yine de bazı yerlerden başlangıç yaptım. Bundaki öncelikli amacım, sağlıklı yaşamak değil. Dünyaya saygılı bir şekilde yaşamak. Hani biz GDO’larla, tarım ilaçlarıyla, plastik paketlerle dünyayı zehirliyor ve bunun yanımıza kalacağına inanıyoruz ya, doğanın zekasını öyle küçümsüyoruz ki. Tabii bunu teker teker biz “tüketiciler” değil asıl üreticiler yapıyor. Üretiyorum derken dünyayı tüketiyorlar, tüketiyoruz. Sokrates’in dediği gibi, dünyayı yerinden oynatacak kişi önce kendinden başlamalıdır diyerek, dünyaya, yaşama saygılı olabilmek için küçük başlangıçlar bunlar.

Şimdi böyle büyük konuştum ya, kimbilir ne sandınız! Aslında bu yazıya “Ben turşu kurmayı öğrendim!” diye başlayacaktım ama konu nereden nereye geldi. Felsefi turşu kurumu da diyebiliriz bu yazıya. 🙂

Bu aralar probiyotik beslenme ile ilgili okuyor, öğreniyorum. Öğrendikçe şaşırıyorum. Yıllarca antibiyotik bağımlısı olarak yaşadığım için (sanırım son iki yıl dışında her sene en az bir paket sağlam 1000 mg’lık antibiyotiklerden kullanmışlığım var) bağırsak floram muhtemelen berbat bir durumda. Şu probiyotik haplardan alacaktım ama her gün bir hap kullanma fikri hastaymışım hissi uyandırıyor bende (belki de antibiyotik geçmişimden dolayı). Fermente Mutfağım ve Vitamingiller sitelerinden aldığım fikirlerle probiyotik turşu kurmaya karar verdim. Zaten neredeyse her gün, her çeşidini tükettiğim turşuyu şu ana kadar neden kendim yapmadım, bilmiyorum.

İlk olarak havuç ve lahana turşusu (sauerkraut) denedim. Sauerkraut için Vitamingiller’in yüklediği aşağıdaki videoyu seyredebilirsiniz. Hiç bilmeyen bir insan bile (misal:ben) rahatlıkla yapabilir. Ben yaparken tuzu biraz fazla kaçırdım sanmıştım ama fermentasyon sürecinde sebze tuzu emdiği için tuzu gayet normal olmuş. Bu kadar kolay olduğunu bilseydim yıllar önce denerdim.

Herkes kendi sevdiği yerden başlamalı bu üretim işine, ama bir yerde elini taşın altına koymalı diye düşünüyorum. Ben bitki yetiştirmeyi, yemek yapmayı çok seviyorum, bu yüzden buradan başladım. Kendi yaptığım yoğurdu, ekmeği yemek, yedirmek harika bir duygu. Balkonumda bile olsa, bir fesleğen, bir reyhan, maydanoz, biber yetiştirmek beni çok mutlu ediyor. Yaşamın tohumdan nasıl doğduğunu, filizlendiğini, büyüdüğünü görme fırsatı veriyor bana. O zaman yediğim bir yaprağın bile kıymetini biliyorum, hikayesini biliyorum çünkü.  Kimi dikiş dikmeyi, örmeyi seviyor, kimi yazmayı, çizmeyi, kimi ahşabı şekillendirmeyi.

Profesyonel mesleğimiz dışında, hayatımızın içinden bir şeyleri üretmeyi öğrenmenin hem bireysel ve kolektif bilincimize, hem de dünyaya sağladığı katkının çok büyük olduğunu düşünüyorum. 1, 0’dan büyüktür, bir yerlerden başlamak lazım.

“Tükettiğini Üretiyor Musun?”

Azra Kohen’in “Aeden” isimli kitabı beni son günlerde öyle içine aldı ki, sanki kitabın karakterleri Sonje ve Numi’yle yaşıyorum. Sanki beni sorguluyorlar her hareketimde, yargılamıyorlar ama, anlamaya çalışıyorlar neyi neden yaptığımı. Kitaptaki kadın karakter Numi’ye, kendinden çok daha gelişmiş bir varlık tarafından bu soru soruluyor:

Tükettiğini üretiyor musun?

O da safça ve özgüvenle, tükettiği besinlerin yerine her baharda tohum ektiğini, giysilerini nasıl ürettiğini anlatıyor.

Bana da soruyorlar sanki o soruyu.

Tükettiğimi üretiyor muyum?

Neredeyse hiç! Belki öğretmenlik mesleğimden kaynaklı, bilgi üretiyorum, paylaşıyorum evet, ya da bir kaç değersiz şey yazıp çiziyorum. Onun dışında hiçbir üretim yaptığım yok!

Buna rağmen yaşayıp gidiyorum, keyfime diyecek yok. Ama bu işte bir gariplik var. Ben ürettiğimden çok tüketiyorsam, bir yerde birileri ürettiğinin kat kat azını tüketiyor olmalı dengenin sağlanması için. Ve bir yerde de birileri , hiiç düşünmeden, zerre üretmeden safi tüketiyor bunun da farkındayım. Ne adaletsiz bir dünya! Yaşamayı en çok hak edenlerimiz en diplerinde dolanıyor bu spektrumun. Hayata en çok tanıklık edenler, onu deneyimleme fırsatı olmadan başkalarına teslim ediyorlar.

Bu dünyada neyi en iyi yapıyorsan onu yap, diyor Azra Kohen. Herkes öyle diyor, o ilk değil. Buna cesaretimiz var mı? Belki o zaman gidişata bir çomak sokup, tükettiğimiz kadar üretip, daha doyumlu hayatlar yaşayabiliriz. Şansımız varsa, biraz da evrimleşir miyiz?

Yavaşla. Azalt.

image

Bir gün içinde neler yapıyorsun?

Ben örneğin, diyelim ki işe gitmediğim bir gün, yemek yapıyorum, yemek yiyorum, kahve, yetmezse çay, bir-bazen iki kitabı okumaya çalışırken, bir yandan da televizyon izliyorum. Başka bir köşede bir hikaye yazmaya çabalarken, şu bilgisayar oyununu mu oynasam biraz da diyorum. Arada bir el işlerine merak salıyorum, bezler boncuklar ipler dolaşıyor etrafta. Daha bunlar yalnızca kendi başıma yaptıklarım. Sevdiğimle vakit geçirmek, ailemle telefonda konuşmak, arkadaşlarımla buluşmak, telefonda konuşmak var bir de. Bunun dışında hayatımda olmasına gerek olmayan ama bir şekilde bağımı kesmediğim/ kesemediğim tiplerle de vakit geçiriyorum.
Çalıştığım günlerden hiç bahsetmeyeyim. Okula gitmeden önce günümü nasıl planlasam, çıktı alsam fotokopi çektirsem sunu hazırlasam paniği, gidince teneffüs aralarında yapılacak bi dünya iş ve sadece 10 dakika, eve gelince okunacak yazılar, sınavlar vs. Bu kadar şeyi 24 saat içinde nasıl yapar insan? Yapar da sonra ruhu ne gelir? Vücudu nasıl cevaplar bu kaosu?
Artık eşyalarımı azalttığım gibi yaptıklarımı da yavaşlatmaya ve azaltmaya karar verdim. Yaklaşık iki aydır hiçbir oyun oynamıyorum örneğin, bilgisayardan, tabletten, telefondan. Bu benim için büyük bir başarı, yaklaşık 20 yıldır bu tip oyunları oynadığım düşünülürse. İnsanın bu tür bağımlılıkları bir tür boşluk korkusundan oluşuyor aslında. Boşluğa dayanamıyorsun. Ben oyunla dolduruyordum. Kimi sigarayla alkolle dolduruyor. Kimi anlamsız ilişkilerle. Boşluğu sevmeyi öğreniyorum iki aydır. Oturuyorum odada ya da dışarıda, hiçbir şey yapmıyorum ama. Etrafımdakileri olduğu gibi kabul etmeye ve en önemlisi boşluğu kucaklamaya çalışıyorum. Bu öylesine güçlü bir şey ki. Boşluğu kucaklarsan her şey artık kolay geliyor. Böylece hayatından gereksiz aktiviteleri çıkartmak her seferinde kolaylaşıyor. Bir tür meditasyon diyebiliriz buna.
Her şey yavaş yavaş oluyor, ama bir anda. Her şey olması gerektiği gibi. Az, yavaş, ama öz. Yavaş, ama tembel değil asla. Tadını çıkara çıkara. İşte amacım bu.