Singapur: İlk İzlenimler

Bir süredir yapmayı düşündüğümüz şeyi, yurtdışında yaşamayı, Koray’ın buradan bir iş teklifi alması sayesinde gerçekleştirdik. Kader bizi evden çok uzaklara, Singapur’a taşıdı. Aklımızda birçok ülke vardı ama itiraf etmeliyim ki Singapur bunların içinde değildi! İş teklifini aldığımızda, ben kendi adıma Singapur’un Güney Asya’da mı yoksa Güney Amerika’da mı olduğunu bile bilmiyordum. Ama araştırdıkça çok sevdim ve ısındım.

d3b61667f6425c04a1f9a7f1944e6d58
Asya kıtasının en batı ucundan, en güneyine…

Singapur, ekvatora 1 derece kuzeyde, Malezya’nın güneyinde küçük bir ada . Büyüklüğü ve nüfusu itibariyle Ankara gibi düşünebilirsiniz. Tek şehirden oluşan, kuralları ve cezalarıyla insanı şaşırtan küçük bir ülke.

Koray bir süredir burada, ama ben geleli henüz bir hafta oldu. İlk defa bir ülkede gezgin gibi geçici olmadığımdan, en az birkaç yıl burada olmayı planladığımızdan, yavaş yavaş, sindire sindire geziyorum her yeri. Önce oturduğumuz semti tanımaya çalışıyorum. İnsanları, doğayı anlamaya çalışıyorum. Japonya’ya giderken hazırlıklıydım, yıllardır Japon kültürünü okuyor, Japonca öğrenmeye çalışıyordum. Fakat Singapur öyle değil. Ne kadar okusam da Singapur beni gerçekten her gün şaşırtmaya devam ediyor. Bu bir hafta içinde etrafı gezmekten çok yerleşmeye çalışsam da, ilk günlerimin de bir notunu düşmek istedim.

İnsandan Önce Doğa

IMG_5380

Havaalanından eve giden yolda, ilk dikkatimi çeken şey doğanın hakimiyeti oldu. Hani Türkiye’de yapılan her bina, her yol, köprü bize doğa katliamı olarak geri dönüyor ya, burada insan öyle olduğunu hissetmiyor. Onca gökdelenin, kilometrelerce yolun içinde yine de doğanın hâlâ hakim olduğunu hissediyor insan. Balkonundan bitki fışkırmayan bina yok neredeyse. Tüm peyzaj yerel doğa ile uyum içinde. Hatta evden metroya yürürken geçtiğim yolda kaldırım kenarında şöyle bir işaret var:

jurong

Bu bitkileri, kuşlar ve kelebekler göl ile doğa parkı arasında rahatça geçiş yapabilsinler diye ekmişler. Yani betonu dikmişler, ormanı bir bakıma yarmışlar ama, çiçeği böceği de düşünmüşler.

Aynı şekilde bizim Ankara’da apaçi dansının anavatanı olarak bildiğimiz, yeni başkanın yıktırmaya başladığı üst geçitler de burada çiçeklerle bezeli. İstisnasız her üst geçitte çiçek ekilmiş. Hatta gidip baktım gerçek mi diye, o derece sürreal görünüyor bana şu an.

İlgili resim
Ankara’da üst geçit.
üstgeçit
Singapur’da üst geçit.

Üst geçitte yazan da ayrı bir ilginçlik. İklimden dolayı ya aşırı yağmurlu, ya da aşırı güneşli oluyor Singapur. Bu nedenle hükümet de tüm yaya yollarının/kaldırımların üzerine tente yapmayı hedeflemiş. Büyük bir çoğunluğu da bitmiş. Bu nedenle yolda yürürken başıma güneş mi geçecek, yağmur donuma kadar ıslatacak mı derdi yok.

İnsan İçin Hükümet- Peki İnsanlar Kıymetini Biliyor Mu?

Ülke kuruluşundan (daha doğrusu Malezya’dan kopuşundan) beri tek bir parti ezici çoğunlukla hep üstün gelmiş. Daha tabii politikayı anlamama çok var, Türkiye’den sonra bu işlerle ilgilenmek bile içimden gelmiyor gerçi, ama günlük hayatta gördüğüm şey hükümetin insanlar için gerçekten iyi çalıştığı. Toplu taşımanın çok iyi olması zaten harika bir şey. İnsan daha önce sahip olmadığı şeyi burada bulunca gerçekten daha da bir anlıyor kıymetini. Oturduğumuz yer konum itibariyle şehrin biraz dışında, suburb gibi kalıyor, gelir düzeyi de epey iyi, ama çoğu kişinin arabası yok. Düşününce hatta İncek şehir merkezine çok daha yakındı, ama ulaşım konusunda çektiklerimi bilen biliyor. 🙂 Şimdi ise yine şehir gürültüsünden uzak, hatta göl kenarındayız. Ama dakikada bir otobüsümüz, beş dakika uzaklıkta metro istasyonumuz var. Herhalde Ankara’dan gelmesek bu öyle kıymetli gelmezdi bize.

IMG_6606
yine de geldiğimiz yer belli 🙂

Hükümet trafikte olabilecek araba sayısına sınırlama koymuş, öyle kafanıza göre araba alamıyorsunuz. Sıraya falan girmeniz lazım. Hatta Şubat 2018 itibariyle yeni araca izin verilmeyecekmiş. Yine Ankara’yla karşılaştırmam gerekirse, Ankara’nın 5.2m nüfusuna karşılık yaklaşık 2m motorlu taşıt bulunurken, Singapur’un 6m nüfusuna karşılık yaklaşık 1m motorlu taşıt bulunuyor. Buradaki expatlar genelde bu durumdan rahatsızmış, benim ise canıma minnet. Trafik daha iyi, toplu taşıma mis gibi (metroda tabii metrobüsvari durumlar yaşanıyor işe gidiş-çıkış saatlerinde, o zaman mis gibi kokmuyor ama kısmet), bir de bisiklet var. Şehrin neredeyse her yerinde bisiklet kiralama imkanı var. Her yer bisiklet parkı dolu, ama kuraltanımaz vatandaşlar sağolsun neredeyse her köşe başında park etmiş bisiklet bulunuyor. Üzerindeki QR kodunu telefondan okutup kilidini açabiliyorsunuz bisikletin. Sonra telefondaki hesaba yüklediğiniz parayla kullanıp, istediğiniz yerde bırakabiliyorsunuz.

Bunlar da yetmiyormuş gibi her yerde “Yürüyorum çünkü yürümek çok sağlıklı” gibi tabelalar var. Devletin hazırladığı bir sağlık app‘i var, yürüdükçe ve sağlıklı alışveriş yaptıkça puan/indirim kazanıp harcayabiliyorsun (alışveriş ve bedava/indirim/çekiliş nerede, bizim Singapurlular orada). Ben her şeyi düşündüm, sen sadece düzgün yaşa diyorlar resmen.

Tabii bunun yanında deli yasaklar da var, sakız çiğnemek, metroda yiyip içmek, yerlere çöp atmak, çoğu açık kapalı mekanda sigara içmek, sifonu çekmemek, olur olmaz yerde karşıya geçmek yasak. Ama bununla beraber, yerel halkın yere çöp attığını da, kırmızı ışıkta yola atladığını da gördüm ben, bu konuda da Japonlardan çok farklılar (Tokyo’da 90 saniyelik ışıkta etrafta 1 tane bile araba olmamasına rağmen yüzlerce kişiyle beklemiştik, burada direk atlıyorlar araba gelmiyorsa). Ama olay polise giderse cezaları yüksek hepsinin, kimi para, kimi hapis cezası.

Çokdillilik- Çokkültürlülük

Bu küçücük ada ülkesinin 4 tane resmi dili var: İngilizce, Mandarin, Malayca ve Tamil. Nüfusun çoğunluğunu ise Mandarin konuşanlar oluşturuyor, ve hatta suratımdan Asyalı olmadığım belli olmasına rağmen benimle de ilk olarak Mandarin konuşan çok oldu. Anladığım kadarıyla okullar Mandarin-İngilizce ortak öğrettiği için burada yaşayanların çoğu iki dili de konuşabiliyor. Hindistan, Pakistan, Malezya ve Asya dışından gelenlerin sayısı Çinlilere göre çok daha az, ama herkes az çok İngilizce konuşabildiği için işaretler ve etiketler ya hem 4 dilde birden, ya da sadece İngilizce oluyor.

singlish ile ilgili görsel sonucu

Buraya gelmeden önce tam olarak İngilizce konuşulmadığını okumuştum, Singlish denen bir versiyon konuşuluyor burada. Bazen gerçekten de hiç anlamıyorum ne dediklerini. Sanırım çalışmaya başlayınca ve daha çok yerliyle iletişime geçtikçe daha iyi anlayabileceğim. Şimdi düşününce, benimle Çince konuştular diyorum ya, aslında onlar benimle İngilizce konuşmuş ve ben hiçbir kelimesini anlamadığım için Çince zannetmiş olabilirim! Bir de zaten çok kısık sesle konuştukları için bazen gerçekten hiç anlayamıyorum.

Japonlarla bir fark da bu konuşma ve günlük ifadeler konusunda fark ettim. Japonlarda teşekkür ederim, özür dilerim, merhaba gibi ifadeler resmen her an her yerde kullanılıyor. Alışveriş yaparken mesela, ilk girişte hoş geldin, arada elli defa teşekkür, para üstünü sayma şovu ve yine bir teşekkür ve bele kadar eğilme ile uğurlanıyorsunuz Japonya’da. Çoğu ülkede de en azından alışveriş bitince teşekkür faslı oluyor. Burada hiç. Sadece kaç para tuttuğunu söylüyor o kadar (Tabii ben yine kısık sesi duymamış olabilirim, o kadar kredi vereyim adamlara). Dün Japon menşeiili bi milyoncu Daiso’ya gidince daha bi fark ettim bunu (Bu arada global markaların dışında çoğunlukla Avustralya, Japon, Hint ve Malezya markaları var burada). Girince direk Japonya’da gibi oldum, para sayma şovunu ve eğilmeyi görünce de buradakileri özel olarak eğitmişler anladım. 🙂

Alışveriş-Minimalizm

singapore malls ile ilgili görsel sonucu
Alışverişinizi bot yolculuğuyla mı alırsınız yoksa kayak pistiyle mi? Çünkü, neden olmasın?  kaynak

Singapur’un alışveriş merkezi konusunda Ankara’dan aşağı kalır yok. “Everywhere AVM” gerçekten de. Neredeyse her büyük metro istasyonu bir ya da birkaç AVM’ye bağlanıyor. Özellikle hava çok sıcak ya da deli gibi yağmurlu olduğunda (yani her gün) insanlar akın akın dolduruyor buraları. Neyse ki her şey çok pahalı da bizim için pek heveslendirici bir yanı yok. Zaten buradaki evimizi eşyayla doldurmamaya kararlıyız. Burada tam istediğimiz anlamda minimalist bir yaşam sürmeye daha da yaklaştık bu sayede. Zaten sadece bir bavulla gelebiliyorsun, eğer biriktirmeye başlamazsak ekstra bir azaltma yapmamıza gerek yok.

Bir kere ülkede kış mevsimi olmadığı için, buraya gelirken giydiğimiz montlar ve botlar hariç kışlık kıyafetimiz yok. Yazlık kıyafetleri hem yıkaması hem muhafaza etmesi daha kolay. Mutfakta ise, bir tencere, iki tava, dörder tabak/çatal bıçak/bardak/kupa, kepçe vs gereçler,  tost makinesi, blender ve kettle dışında bir şey yok. Bir de canım düdüklü tencerem var, bavul ağırlığından beş kilo götürse de neredeyse her gün kullandığım için getirdim.

Şehrin her yerinde harika kütüphaneler var, henüz keşfedemesem de, elimdeki kitapları bitirdikten sonra İngilizce kitap ihtiyacını buralardan karşılarım diye düşünüyorum. Türkçe kitaplar içinse artık yeni alım yapmayıp elimdekileri bitirince temelli e-kitaba geçiş yapmayı düşünüyorum artık. Oradan oraya kilolarca ağırlığı taşımanın gerçekten anlamı yok. Tabii defterlerim ve kalemlerim için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Onlar ben oldukça benimle sürünmeye devam edecekler büyük ihtimalle.

Şimdilik benden bu kadar. Çalışmaya başlayınca bu ilk izlenimler epey bir değişecek gibi hissediyorum, göreceğiz bakalım. Takipte kalınız. 🙂

Reklamlar

2018’in kelimesi: yaşa!

2017’nin kelimesi “yaz” idi. Benim için her anlamda yazı ile dolu bir sene oldu gerçekten. İlk olarak yaratıcı yazarlık atölyesinde öyküler yazdım, daha da önemlisi benim gibi yazı ve edebiyata ilgi duyan, hepsi içinde bir derya taşıyan arkadaşlar edindim.

2016’nın sonlarına doğru dolmakalemlere ilgim başlamıştı, 2017’de ikisi vintage, ikisi de ikinci el olmak üzere on kadar kalem, bir o kadar da mürekkep edindim. Saatlerce birleşik, eğik ve düz print yazı stilleri çalıştım. Bu sene sanırım yeni kalem almam; ama elyazısı artık günlük hayatımın bir parçası, dolmakalemler ise hayat kalitemi artıran birer nesne haline geldiler.

IMG_0626
2017’nin başları, denemeler devam ediyor. 🙂

Tabii ki bir de minimalist günlük var. Bu bloga başlarken yalnızca sadeleşme ve minimalizmle ilgili yazılar yazmayı kurmuştum kafamda. Fakat beni aslında minimalizme yönlendiren şey bilinçli farkındalık olmuştu (Mindfulness). Bu nedenle bu konularda da epey başınızı ağrıttım 🙂. Hatta bu bloga girip, bir anda türeyen ve kusura bakmasınlar ama, altını doldurmadan; kahve içip kitap okudukları resmi, veyahut kombinlerini paylaşıp heşteg minimalizm heşteg slowlife yazanlardan çok farklı şeyler görenlerin hayal kırıklığına uğradığını da biliyorum. Minimalizm benim için bir amaç değildi, amacıma ulaşmam için başarmam gerekenlerden biriydi aslında. Ve hâlâ yolun başındayım.

Bu arada gezerken de hep yazdım. Japonya’da çantamda defter kalemle dolaştım; gündüzleri dinlenirken, ya da geceleri gözümden uyku akarken olsun yazdım, yazdım… Tokyo’daki ilk günümüzde aldığım defterin dönüş uçağında son sayfasını yazıyordum. Daha önceki küçük, büyük seyahatlerde hep buna başlamış ama bitirememiş; amaaan, dönünce yazarım, unutmam hiçbirini, demiştim. Fakat hiç öyle olmuyor. İnsan fotoğraflara bile baktığında “burası neresiydi yahu?” diyecek kıvama geliyor, çünkü orada zaman kısıtlı olduğu için her şeyi yapmak istiyorsunuz. Yazmak biraz yaşamaya ara vermek gibi gözüküyor ama bence kesinlikle değer. Aynı şeyin hamilelik, doğum gibi özel deneyimlerde de yapılması taraftarıyım, insanın o an yaşadıklarını hatırlaması önemli.

img_6470

Bu senenin kelimesi ise “yaşa” olacak. TDK’nın yaşamak kelimesi için verdiği tam 11 anlam var. Bunlardan benim en önemsediğim, deneyimlemek. Bu sene hayat önüme ne çıkarırsa, nasıl çıkarırsa öyle yaşamaya, deneyimlenmeye niyetliyim.

Şimdiye kadar hep çok şanslı olduğumu düşündüm. Hatta çocukken dünyanın en şanslı insanı olduğumu zannederdim. Hâlâ da biraz öyle zannediyorum galiba, çünkü artık şansın başımıza gelenlerden değil, bizim başımıza gelenlere verdiğimiz anlamlardan ibaret olduğunun farkına vardım. Bu nedenle, daha önce de dediğim gibi, kaderimi seviyorum, iyi ki o benim kaderim; getirdiklerini göğüslemeye hazırım. Hoş hazır olmasam ne yazar… 🙂

Mini Röportaj: Basit ve Mutlu Yaşam

Sevgili Selen Baranoğlu’nun Basit ve Mutlu Yaşam adlı blogunu ve instagram hesabını severek takip ediyorum. Henüz okuyamasam da kendisinin aynı isimde bir kitabı da var. Türkiye’de bu konularda yazan ilk yazarlardan, bu nedenle Selen Hanım’ın yaptıklarını çok önemsiyorum. Beni kırmadı, mini röportaj serimin ikinci konuğu oldu.İlham veren cümleleri bana minimalizmin her şeyden öte özgürlük getirdiğini hatırlattı. 🙂Benim gibi sizin de keyif alarak okumanız dileğiyle..

*not: en beğendiğim kısımları italikleştirdim.

img_6351

Minimalizm yolculuğunuz nasıl başladı?

Minimalizm yolculuğum, bu tüketim toplumunun içinde amaçsızca para harcadığımı fark etmemle başladı, çocuklu hayata geçişle hızlandı ve tüm hayatıma yayıldı.

Ebeveyn olmanızın yolculuğunuzdaki etkisi nasıl oldu?

Ebeveyn olduktan sonra hayatımda nelerin önemli ve öncelikli olduğunu daha iyi kavradım. Eşyadan çok deneyime önem vermem gerektiğini biraz da çocuklar sayesinde öğrendim.

Eşyaları atma ya da tutma konusundaki kriteriniz nedir?

Kural basit. İşlevini yitirmiş, bana keyif vermeyen, kullanmadığım şeyleri daha sonra kullanırım diye elimde tutmaktansa, hayatımdan çıkartıyorum. Elimde tutuklarım için ise kriterim “Az olsun öz olsun”.

Azalttıktan sonra hayatınızda ne gibi değişiklikler yaşadınız?

Beni asıl yoran şeylerin fazlalıklar olduğunu fark ettim. Hayatım basitleşti ve istediğim şeylere zaman ayırabildiğimi gördüm.

Aile üyeleriniz ve arkadaşlarınız da bu değişimin bir parçası oldular mı?

Az eşya evdeki herkes için daha fazla alan, daha fazla özgürlük demek, özellikle de çocuklar için. Bu konuda herkes durumdan memnun. Arkadaşlarım konusu ise benim çok dışımda; herkes kendi önceliklerine göre yaşar ve tercih yapar. İlham alıp sadeleşenler mutlaka var ama.

Azaltma sürecinde en kolay ve en zor kurtulduğunuz şeyler nelerdi? Yeni başlayanlara ilk hangi kategoriyi önerirsiniz?

Giysi dolaplarıyla başlamalarını öneririm. Ben de öyle yaptım. En kolay mutfak, en zor ise çocuk odası oldu benim için.

 

“Atamayacağım kadar değerli” dediğiniz bir obje var mı?

Photo:unsplash
unsplash.com

Elbette var. Hem de çok var. Minimal yaşamak her şeyi atabilecek durumda olmak demek değil ki. Kıymetini ve önemini bildikten sonra eski eşyaların da yeri var hayatımda. Bir kutum var mesela, dededen kalma fotoğraf makinesi de var içinde, anneanneden kalma kolye de. Ama bunların sınırını bilmek gerekli. Aile yadigarı her şeyi de evimde tutmuyorum elbette.

“Ben azaltmaya başlarken keşke bunu bilseydim” dediğiniz bir ipucu/öneri var mı?

Keşkem yok çünkü kendi yolumda giderken yaşadığım her şey bana bu yolculukta bir şey öğretti.

Okuma ya da web sitesi önerileriniz?

Leo Babauta ve bemorewithless.com.

Vazgeç: Bir Basitleşme Manifestosu (Çeviri)

 

Bugün YouTube bana nedense Anonymous’un yaptığı bir video önerdi. Video eski Facebook yöneticilerinin pişmanlıklarını, bilmeden de olsa insanların beynini zedeliklerini itiraf ettiklerini anlatıyordu. Her beğenide dopamin salgıladığımızı, sonrasında buna bağımlı olduğumuzu… Birkaç gün önce okuduğum japonkedi’nin instagramsızlık adlı yazısı geldi aklıma, dedim ki evet Facebook’u bırakmalıyım. Üye olduğum 10 seneden beri ilk kez deaktivate ettim Facebook hesabımı. Aslında fazla bir şey paylaşmıyordum ama sürekli Facebook’a girmek zorunda hissediyordum kendimi. Instagram’ı da telefonumdan sildim ama hesap duruyor. Bakalım hayatımda bir değişiklik yaratacak mı?

Bunların üstüne bir de okuduğum bir blogdan zenhabits’in sadeleşme manifestosuna bir link vardı. Minimalizme ve basit yaşama ilgi duyan ve İngilizce bilen birçok kişinin yolu zenhabits ‘ten  geçmiştir. 6 çocuğu olan Leo Babauta’nun yaşamı ve yazdıklarını hep çok ilginç buluyorum. Blogu da yaşam tarzı gibi oldukça sade.

Bu sadeleşme manifestosunu önceden de okumuştum ama şimdi bana daha çok hitap etti. Tabii bu listedeki çoğu şeyden ben de vazgeçmiş değilim, bazıları radikal gelebilir, ama vazgeçebileceğimiz o kadar çok şey olduğunu gösterme açısından güzel bir liste. Baktım Leo’nun telifle ilgili herhangi bir derdi yok, tüm içeriğimi tepe tepe kullanın diyor, o zaman ben de Türkçe’ye çevireyim dedim. Buyrunuz efendim.

 

Vazgeç: Bir Basitleşme Manifestosu

Yazar: LEO BABAUTA

Hayatlarımız, yapmamız gerektiğini düşündüğümüz şeylerle doluyor, hatta onlar tarafından kontrol ediliyor.

Onlarsız yapamayacağımızı düşünsek de, yapabiliriz.

Vazgeçebiliriz.

Hayatlarımızın ne kadar kalabalıklaştığını düşünün. Dikkatimizin nasıl dağıldığını düşünün. Gereksiz yere dikkatimizi çeken, zamanımıza, paramıza, akıl sağlığımıza mal olan şeyleri…

Bunların bize hükmetmesine izin vermiş olabiliriz, ama aslında seçim bize ait. Bilinçli olabiliriz, daha azını yapmayı, tüketmeyi, ve daha azına ihtiyaç duymayı seçebiliriz.

Hayatımızı basitleştirmenin en basit yolu, basitçe vazgeçmek.

Bazı örnekler vereceğim, tabii bunların hepsinin kötü olduğunu düşünmüyorum. Fakat sizi bunları yeniden düşünmeye çağırıyorum:

 

  • Facebook & Instagram. Tabii akla ilk onlar geliyor, fakat gerçekten de, düşüncelerimizin ve bilincimizin büyük kısmını kaplıyorlar. Günde kaç kez kontrol ediyoruz belli değil, ve bitmeyen bir akış var orada. Bir de reklamlar. Online aktivitemizin sürekli takip edilmesi de cabası. Gözle görülür bir faydası da yok hani. Ben Facebook’da yıllardır yokum ve bir şey kaçırıyormuşum gibi gelmiyor. Twitter’da varım, ama çok nadir bakıyorum, telefonumda da yok zaten.
  • Reklamlar. Reklamların varlığının farkında bile değiliz çoğu zaman, fakat her deneyimin içine ediyor resmen reklamlar. Reklam izlemeyi bırakın. Bloklayın. Reklamla desteklenen projelerin içine girmeyin.
  • Email. Her gün e-mail’i kullanıyorum, ve karşı değilim tabii e-mail’e. Fakat çoğumuz gelen kutusunu gün içinde sıkça kontrol ediyor, ve hemen cevap göndermeliyiz gibi hissediyoruz.
    Bu daha önemli işlerimizi yarıda kesiyor, ve bilinçli bir şekilde ne yapacağımızı seçmek yerine hemen cevap veriyoruz. Vazgeç: İş gününün büyük çoğunluğunda e-mail’ini kontrol etme. İnsanlara ne zaman kontrol edeceğini söyle (Bunu arkadaşım Jesse‘den ilhamla söylüyorum, kendisi e-mail’ini yalnızca Cuma öğleden sonra kontrol ediyor).
  • Tüm online okumalar. Ben de herkes kadar suçluyum – yapmak istemediklerimi ertelerken en sevdiğim sayfaları ziyaret ediyorum, ve bazen bir saat boyunca ilginç şeyleri okurken kayboluyorum. Bazıları haber okur, bazıları Reddit, bazıları blog. O kadar zaman kaybediyoruz ki bununla, düşünsenize o kadar zamanımız varken neler yapabiliriz! Vazgeç: O girdiğin siteleri blokla. Canın ziyaret etmek istediğinde kendine dön, kaçmak istediğin işlerle yüzleş.
  • Alışveriş. Çoğu kişi için, online alışveriş bir kaçış. Seksi kıyafetlerin, çantaların, ayakkabıların, elektronik eşyaların cazibesine hepimiz kapılıyoruz. Bu okyanusun sonu yok. Zamanımızı yiyor, yanında paramızı da (paramız aslında onu kazanırken harcadığımız zamanı da sembolize etmekte). Bunu bıraksak ne olur düşünsenize! Emekliliğimizi, seyahatlerimizi daha kolay gerçekleştirebilir, daha az çalışabilir ya da harika bir yatırım yapabiliriz. Vazgeç: Kendine ihtiyaç dışı alışveriş yapmamak için 1 aylık süre koy. Ya da 3 ay. Eşyalarını azalt, ve yeni şeyler alma kendine. İhtiyacın olandan çok çok fazlasına zaten sahipsin.
  • Yeni yıl (noel) hediyeleri. Yeni yılı hep hediye alıp vermekle özdeşleştiriyoruz ama öyle olmak zorunda değil. Herkes yapıyor diye biz de yapıyoruz, ki bu çok büyük problem — resmen bilinçsiz bir şekilde bize verilen kalıpların içinde yaşıyoruz. Vazgeç: Yeni yılı kutlamak için hediye alma. Ailenle önceden konuş, kutlamak için daha güzel bir gelenek bulun. Beraber yeni yıl kurabiyeleri yapın, puzzle yapın, macera yaşayabileceğiniz bir yere gidin, birbirinize hikayeler anlatın.
  • Okul. Okul kötü demiyorum, iki çocuğum okula gittiler ve harika insanlar. Fakat herkes yapıyor diye çocuğumuzu okula göndermek zorunda değiliz. Başka seçenekler de var, hepsini göz önünde bulundurmak daha makul. Okul iyi bir seçenek olabilir ama hiç de gerekli değil kanımca. Vazgeç: Okulsuzlaşmayı değerlendir. Biz dört çocuğumuzu okulsuzlaştırdık, ve harikalar. Yaratıcı projeler yapıyorlar, öğrenme sınıfla sınırlı değil, kendi motive oldukları yönde öğreniyorlar.
  • 9- 5 işi. Yıllarca bir iş yerinde çalıştım, ve çoğu insanın harika ve tatminkar meslekleri olduğunu bilsem de ben onlardan değildim. İş benim ruhumu emiyordu. Bir işe sahip olmak yanlış değil, ama yine söylüyorum, herkes yapıyor diye, ya da akıntıya karşı kürek çekmekten korktuğunuz için yapmayın. Vazgeç: Kendi işini yarat. Hayatını öyle küçült ki çok fazla ihtiyacın olmasın, böylece hem seyahat edebilir hem de freelance işlerle para kazanabilirsin. Binlerce seçenek mevcut.
  • Et, süt ve yumurta endüstrileri. Bana şimdi garip gelse de, hayatımın büyük bölümünü, öyle büyüdüm ve öyle gördüm diye, hayvan ürünleri tüketerek geçirdim. Normal olan buydu, yememek garip kaçacaktı. Fakat vegan olalı yıllar oldu ve şimdi de sevdiğimiz hayvanların bedenini yemek garip geliyor. Vazgeç: Daha şefkatli bir beslenme şekli mümkün. Garip gelebilir ama çabuk alışıyorsun. 7 gün vegan challenge ile başlayabilirsin bu işe.
  • Kişisel gelişim. Hep sanki kendimizi geliştirmeliyiz algısına sahibiz, fakat aslında, olduğumuz gibi harikayız. Yalnızca bunu görmemiz gerekiyor. Vazgeç: Kişisel gelişimi çöpe at, onun yerine bilinçli farkındalık ile tanış.

Bunlar yalnızca birkaç fikir. Hepsinden, ya da hiçbirinden vazgeçmek zorunda değilsiniz. Kendi yolunuzu bulun, bunlar yalnızca üzerine düşünmeniz için.

Basit Hayatı Yaşamak

sven-scheuermeier-178631

Ee, peki sosyal medya ve internet bağımlılığımızdan, alışverişten, reklamlardan, birçok insanın yaşadığı hayat tarzından vazgeçince elimizde ne kaldı?

Tuhaf bir tip olduk! Hem de en harika şekilde.

Ciddi olmak gerekirse, normlardan vazgeçtik. Artık önümüz açıldı. İhtimaller sonsuz.

Bir sabah uyandığınızı, ve her şeyi yapabilecek kadar özgür olduğunuzu düşünün. Sahip olduğunuz her şeyi satıp sırt çantanızla dünyayı gezebilirsiniz. Küçük bir bütçeyle bir iş kurabilir, anlamlı bir şey inşa edebilirsiniz. Daha çok okuyabilir, yürüyüş yapabilir, bisiklete binebilir, yeni insanlarla tanışabilir, uzun zamandır yazmak istediğiniz o kitabı sonunda yazabilirsiniz. Yeni bir dil öğrenebilir, resim yapabilir, dans edebilirsiniz.

Ya da en iyisi hiç bir şey yapmayın. Oturun. Dünyadan memnun halde, öyle olduğu halde.

Olay hayattan vazgeçmek değil. Olay hayatın, inanmaya cesaret ettiğimizden bile daha fazlası olduğunu görmek.

Çift Yarık Deneyi ve Gözlemcinin Hayatımıza Etkisi

31 Aralık sabahı İzmir’de ailemin evinde uyandığımda, kardeşim Sicim Teorisi ile ilgili bir video seyrediyordu, sonra da bana Çift Yarık Deneyi’ni anlattı. Schrödinger’in kedisi gibi oldukça popüler olan birkaç deneyden haberim varsa da, genelde bilim cahiliyimdir. Çift Yarık Deneyi’ni duymamıştım. Siz de duymadıysanız şöyle bir şey:

 

Kısaca, deneye gözlemci eklendiğinde elektronların davranışı değişiyor. Başta gülünç ve kabullenmesi zor gibi görünüyor ama, düşününce tüm hayat aslında yalnızca bir gözlemden ibaret. Çoğu dinin tasavvufunda, “biz yaratıcı bizi gözlemliyor diye varız” görüşü yatıyor. Edebiyat ve efsanelere de çok konu olmuş, hep insanlığın kafasını karıştırmış bu gözlemlenme işi. Aklıma gelen birkaç örnek:

Eye_of_Horus_Right.svg
Her şeyi gören göz, Horus’un gözü, Mısır Mitolojisi.
Sauron_eye_barad_dur
Yüzüklerin Efendisi’nde, her şeyi gören, izlendiğini anlayan insana korku salan, bu şekilde kitleleri kontrol edebilen Sauron’un gözü.
71dEzlRIFLL._SL1001_
ve tabii ki, 1984’ten, Büyük Birader Seni İzliyor.

Tüm evren yalnızca gözlemden ibaretse, gözlemlenmesen zaten olmazdın anlamına geliyor bir bakıma. Fakat her an gözlemlendiğin için de, bu gerçek sen misin, yoksa değil misin bilemiyorsun. Bu sosyoloji ve antropolojide de çok konuşulur: aslında hiçbir araştırmanın gerçeği yansıtmadığı, çünkü gözlemlendiğini düşünen insanların normalden farklı davrandıklarından bahsedilir. Fakat hep gözlem halinde olan kişi normal hallerini nasıl bilebilir, ki bunun yapmacık olduğunu anlasın?

Misafir gelmeden önce temizlik yapmak mesela. Normalde ortalama temizlikte bir insan olsam da, misafir olmasa farkında olmayacağım şeyler, misafir gelecekse gözüme batmaya başlıyor. Çoğumuzda oluyordur, misafir tam kapıyı çalar, ve sen ortalıkta düzeni bozan bir şeyi fark edersin. Onu alır bir yere sokuşturursun. Evi kimse ziyaret etmese, o obje belki haftalarca duracaktı orada.

Ya da bugün the minimalists‘in podcast’inde küçük bir şey aklıma takıldı, ofiste pijama günü diye bir şeyden bahsediyorlardı. Bir an düşündüm, neden pijama, pantolon, takım elbise gibi farklı farklı giysilere ihtiyaç duyuyoruz ki? Hepsi gözlemci yüzünden.

The Last Man on Earth adlı dizide de, bir virüs ana karakterimiz dışındaki herkesi öldürüyor. O da, her seferinde başka birinin arabasını alarak, istediği evde yaşıyor, istediğini yiyip içiyor, istediği gibi davranabiliyor. Ahlak diye bir şey yok, çünkü ortada bir gözlemci kalmamış.

Ben de bu satırları buraya değil, kimsenin okumayacağı bir deftere ya da bir bilgisayar dökümanına yazabilirdim. Ama gözlemciyi önemsiyorum ben de herkes gibi. Kimseye okutmayacağım şeyler de yazıyorum zaman zaman, ama nihayetinde yazdıklarım okunsun, okuyanların hayatına biraz da olsun değer katsın da istiyorum. Muhtemelen egom beğenilmek de istiyordur, takdir edilmek falan filan. Okuyacak kimse olmasa acaba yazar mıydım? Neticesinde Robinson Crusoe bile, okunmak için yazmıştı.

Gözlemciden kaçmak geçmişte de mümkün değildi, şimdi ise sosyal medya sayesinde hepimizin birbirimizin Big Brother’ı olduğumuzu düşünürsek, 21. yüzyılda hiç mi hiç mümkün değil. Bir yandan da seviyor gibiyiz bu yargılayıcı gözlemcilerimizi. Baksana, durmadan yazıyor, fotoğraflar paylaşıyor, fikrimizi beyan ediyoruz. Eskiden yalnızca hükümdarlar renkli, süslü giyinirmiş. Çünkü izlenmeye değer yalnızca onların yaşamlarıymış. Bizim ise insanlık tarihinin hiç görmediği şiddette bir gözlemciyle aşk yaşama durumumuz var. Peki onu nasıl kullanalım ki, bizi olduğumuz kişiden uzaklara sürüklemesin, tersine bizim gelişmemize hizmet etsin? 2018’e böyle düşüncelerle başladım, sanırım bir süre de zihnimi meşgul edecek.

2017’de okuduklarım

Bu sene hedefim 50 kitap okumaktı, fakat 35 kitap bitirebildim. Ve bu sene biraz da mızıkçılık yaparak elimde sürünen, sevemediğim birkaç kitabı bitirmeden bıraktım. Mina Urgan sevmediği kitapları okumaya devam edenleri, bir karpuzun tadına bakıp, bozuk olduğunu anlamasına rağmen yiyenlere benzetmişti ve okurlara kendilerine bu kötülüğü yapmamalarını tavsiye etmişti. Ben de bu sene bu tavsiyeye uydum.

Yine de biliyorum ki, bazı kitaplar var, onların vakti henüz gelmedi. Hayatımda bir dönem onlara ihtiyacım olacak ve şimdi bitiremesem de o zaman bitirebileceğim.

Bu sene daha çok edebiyat, yazarlık ve beslenme üzerine okumuşum.  Bir de yeni başlayan radyo tiyatrosu ve seslikitap sevdası var, arabada gidip gelirken Agatha Christie gibi polisiyeler dinlemek eğlenceli oluyor. Genel olarak hafif, kolay okunan kitaplara gitti elim. Demek buna ihtiyacım varmış.

Goodreads’in dediğine göre 2017’de 8,189 sayfa okumuşum. Geçen sene ise 29 kitap fakat 7,862 sayfa.  Aslında bu sene bazı kitaplar var ki sayfası çok fakat okuması kolay, veyahut ufak tefek bir kitap fakat insanda derin bir etki bırakıyor.

Geçen sene de daha çok sadeleşme, psikoloji, bilinçli farkındalık üzerine okumuştum. Bu sene onların ekmeğini yiyorum ama doymuşum demek ki, bu sene farklı limanlara yelken açtım edebiyat dışı okumalarda.

Bakalım neler varmış bu listede…

Edebiyat:

Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali ★★★★★

Fazla söze gerek yok. Okuyalı bir yıl oldu, hâlâ dilimden düşmeyen bir kitap.

Sputnik Sevgilim, Haruki Murakami ★★★★★

Bu kitaba her ne kadar 5 yıldız verdiysem de çok “Murakami” buldum. Aslında 1Q84’ü çok sevmediğim için 5 yıldız verdim belki de. Bu kitaptaki paralel evrene geçiş, kaybolma, hele sondaki ay referansından hareketle yazılmış sanki 1Q84, ama bu kitap çok çok daha güzel bir tat bıraktı. Keşke Aomame ve Tengo’yu değil de, Sputnik Sevgilim 2’yi yazsaydı.

Huzursuzluk, Zülfü Livaneli ★★★★✩

Bir solukta okudum, heyecanla, ama hissettim ki Livaneli de aynı heyecanla yazmış, bu nedenle bazı yerler çalakalem yazılmış hissi verdi bana. Bambaşka bir dünyanın kapılarını aralattı, başka yaşamları gösterdi yazar, bu yüzden okunmalı.

Azra Kohen’in 4 kitabı: Aeden ★★★★★, Fi, Çi, Pi ★★★✩✩

Aeden’i sevdiğim bir arkadaşımın tavsiyesi ile alıp 4 günde bitirmiştim. Bazı yerlerde çok didaktik gelse de, hikaye beni içine almıştı ve uzun süre düşündürdü. Bunun üzerine ilk yazdığı kitaplar olan Fi, Çi, Pi üçlemelerini de kütüphaneden ödünç alarak okudum. İyi ki para vermemişim. Her ne kadar Azra’yı podcastlerden, youtube röportajlarından takip etsem de, ilk kitaplarının edebi anlamda çok kötü olduğunu söylemem lazım. Benim okuduğum yüz bilmem kaçıncı baskı olmasına rağmen anlatım bozuklukları ve düşük cümleler beni çok rahatsız etti. Aeden için ya editörünü değiştirmiş ya da daha iyi yazmaya başlamış, okunamayacak denli uzun cümleler hariç gözüme batan bir şey olmadı. Yeni kitabı bekliyorum, kesin okurum ama Azra Kohen okumak isteyenlere FiÇiPi önermem. Gidin dizisini seyredin 🙂

Altı Ay Bir Güz, Bilge Karasu ★★★★★

Bilge Karasu’nun yazdığı son kitap, benim de okuduğum ilk oldu. Çok değişik bir biçem denemiş, anlatımına hayran oldum. Kesinlikle okuduğum son kitabı olmayacak.

Aramızdaki En Kısa Mesafe, Barış Bıçakçı ★★★★★

A Cup of Turkish Coffee, Buket Uzuner ★★★✩✩

Bu kitabın bir sayfası Türkçe, bir sayfası İngilizce tasarlanmış. Eğer güzel bir Türkçe kitap İngilizceye ne kadar kötü çevrilebilir merak ediyorsanız tam da ihtiyacınız olan bir kitap.

İki Yeşil Susamuru, Buket Uzuner ★★★✩✩

Ben Buket Uzuner’i pek sevemedim sanırım. Diline, edebiyatına lafım yok, ama anlattığı hikayeler beni alıp götüremedi bir türlü.

Bakire ile Çingene, D.H. Lawrence ★★★★★

Eğer kusursuz bir İngilizce (bkz. D.H. Lawrence) Türkçe’ye nasıl en güzel biçimde çevrilir diyorsanız da bu minik kitabı okuyun. Teşekkürler Püren Özgüren, sanırım bu sene okuduğum en iyi çeviriydi.

En Eski Yüz, Pelin Buzluk ★★★★★

Berber Nonoş, Aziz Nesin ★★★★★

Unutkan Ayna,  Gürsel Korat★★★★★

2017 Orhan Kemal roman ödülünü alan bu müthiş roman bizi 2017’nin gözüyle 1915’in Nevşehir’ine götürüyor.

Bire On Vardı, William Irish ★★★★✩

İngilizce Edebiyat/Çeviri:

The Life of a Stupid Man, Akutagawa, Ryūnosuke ★★★★★

Tokyo’da, Murakami kitaplarında karakterlerin bolca ziyaret ettiği Kinokuniya’da ben de bir Murakami çılgınlığı yaşadıktan sonra, onların çok sevdiği bir yazarı da alayım dedim. Kafayı yemiş bu Japonlar gerçekten 🙂 Harika bir hayalgücü, ama biraz psikopat tabii ki. Ya da benim hepten batılı olmaya yüz tutmuş kafam onları psikopat olarak algılıyor, bilmiyorum.

A Walk to Kobe, Haruki Murakami ★★★★★

Bu adam ne yazarsa yazsın benim gönlümü fethetmeyi başarıyor. O yazsın ben okuyayım. What a wonderful world 🙂

I Am Not A Serial Killer (John Cleaver, #1), Dan Wells ★★★✩✩
Bu kitaba büyük umutlarla başlamıştım. Goodreads’te okuyucu ödülü falan almıştı, merak etmiştim. Fakat sonlara doğru çok sıktı ve bıraktım. Sonunu bile merak etmediğim bir kitabı neden okuyayım dedim, Mina hocam, seviyorum sizi.

The Irish: Quotable Wisdom, Carol Kelly-Gangi

Canım dostum Ümmügülsüm İrlanda’dan bana bu kitabı almış. Tam kitap falı bakacak cinsten, her konuda İrlandalı yazarların alıntıları yer alıyor.

Beslenme:

Buğday Göbeği, Davis, William ★★★★✩

Karatay Diyeti, Karatay Mutfağı, Karatay Diyeti’yle Yaşam Boyu Sağlık, Canan Karatay ★★★★✩

Göbeğimi Nasıl Eritirim? Fevzi Özgönül ★★★★✩

Düşük karbonhidratlı beslenme üzerine okumak, öğrenmek isteyenler için bu kitapları tavsiye edebilirim. Şahsen ben bu kitapları ve bir dolu internet sayfasını okuduktan, saatlerce video seyrettikten sonra yağdan zengin, karbonhidrattan fakir bir beslenmenin en sağlıklısı olduğuna ikna oldum. Yüzde yüz geçiş yapmasam da büyük aşamalar kat ettim sağlıklı beslenme konusunda. Amacım aslında bir iki kilo dışında kilo vermek değildi, ama altı ay gibi bir vadede beş kilo verdim ve 20li yaşların başındaki ideal kiloma geri döndüm. Umarım sağlıklı beslenmeyi 2018’de artık benim (ve Koray :)) için bir yaşam biçimi haline getirebilirim.

Yazarlık- Yazı

Virginia Woolf’tan Yazarlık Dersleri, Danell Jones ★★★★★

Başucu kitabım oldu.

Sayfaya Yansıyan Hayattır Edebiyat, Çiğdem Ülker ★★★★★

Yazarlık atölyesi hocam Çiğdem Ülker’in son kitabı. Edebiyat, sayfaya yansıyan hayattır diyor. Ben de diyorum ki Çiğdem Hoca’nın kalemi, sayfaya yansıyan zarafettir.

Yazarın Yalnızlık Burcu, Semih Gümüş ★★★✩✩

Yazı: İnsanlığın Belleği, George Jean ★★★★✩

Kategoriye sığmayanlar:

Bilinmeyenin Kıyısında, Arthur Conan Doyle ★★★✩✩

Sherlock Holmes’ın yazarı Doyle, meğer ruhlara, hayaletlere falan inanıyormuş. Ben de korku hikayeleri yazabilmek için biraz arkaplan araştırması yaparken bulmuştum bu kitabı. Birkaç etkileyici nokta vardı, mesela bir evde trajik bir olay yaşandıysa, normal bir insan bile olayın yaşandığı yerde bir iç sıkışması, rahatsızlık gibi şeyler hissedebilir demiş. Algısı daha açık olanlar orada olanları duyabiliyor ya da hologramsı, hayaletimsi bir şekilde olay önlerinde canlanabiliyor. Bu hayalet gibi değil de, daha çok orada sıkışan bir enerji gibi diyordu. Böyle ilginç noktaları vardı, öyküler için kullanılabilecek. Ama gerisi fasa fiso.

Dokuz Kehanet, James Redfield ★★★✩✩

Ya çeviri kötüydü ya kitap. İçinde birkaç dişe dokunur şey vardı ama okumaya değmez gibi. Bu da bitirmeden bir kenara koyduklarımdan.

 

2018 listem şimdiden hazır gibi, aldığım, sevdiklerimden hediye gelen kitaplar yetecek de artacak galiba. Sizin de 2017’de okuyup çok etkilendiğiniz, ya da 2018’de okumayı planladığınız kitaplar var mı?