6 İlginç Katlama Tekniği- 6 Interesting Folding Techniques

İnternette dolanırken bolca olan “life hack” videolarından birine rastladım. İlk iki teknik özellikle hoşuma gitti, Konmari metoduyla katlanan kazak ve kotlarda tam verim sağlayamamıştım çünkü, yine mağaza modu katlamaya geri dönmüştüm. Denemeye değer.

While browsing the net I came across one of those “life hack” videos that teach you how to fold. I especially liked the first two, as I didn’t find Konmari method efficient in folding sweaters and jeans. Gotta give it a try.

Reklamlar

Eşyalar ve Evler Üzerine İki Film

Birbirinden farklı türlerde olan bu iki film, izlerken bana eşyalarla olan bağlarımızı düşündürdü. İki filmde de bu bağ yan temalar olarak karşımıza çıkmakta. İkisinden de çok zevk aldım (belki votka limon’dan birazcık daha fazla) ve ikisi de izlemeye değer.

Amerikan toplumunun aşırı tüketme ve istifçilik hastalığı yanında, eski Sovyetler Birliği’nden kopan Ermenistan’daki fakirlik ve eşyalardan vazgeçme zorunluluğu, Amerikalıların moda kavramıyla boğuşurken Ermenistan’daki küçük kasabada, aynı eşyaların sürekli el değiştirip döngüye katılması olaya daha geniş açıdan bakmamızı sağlıyor.

Hello, My Name is Doris (Merhaba, Benim Adım Doris):

hmnid

İstifçi olan annesiyle yaşayan ve hiç evlenmeyen Doris de zaman içinde bir istifçiye dönüşüyor. Öyle ki film onun çöp kenarında kırık bir lamba bulması ve onu ofisine götürmesiyle açılıyor. Gördüğü lamba, eski olsa da ona göre işe yarar bir eşya ve onu hemen sahipleniyor. Evi ise zaten bu tip eşyalarla dolu, yaşamayı engelleyecek bir vaziyete gelse de uzun bir süre direniyor.

Eşyalara neden ve nasıl sarıldığımızı, depresyonun hem buna sebep olup, hem de bunu tetiklemesini izlemek ilginç. Bunların üzerine bir de kendinden 30 yaş küçük birine aşık olan canım Doris’e empati ve sempati duymamak imkansız.

doris.gif

Vodka Lemon (Votka Limon):

lemon

Ermenistan’daki bir Yezidi-Kürt köyünde geçen film, Sovyet sonrası Ermenistan’ı, fakirliği, göçmenliği, işsizliği hiç mesaj kaygısı gütmeden, didaktik olmadan, realist ve mizahi bir bakış açısıyla ele alıyor. Ana karakterler, parasızlıktan, onlar için duygusal değeri çok yüksek olan eşyaları yok pahasına satmak zorunda kalıyorlar.

11.19.15_Screenings._I_am_Armenian._Vodka_Lemon_3
Hamo, ölen karısının çeyiz olarak getirdiği gardırobu içindeki kıyafetlerle satarken.

Filmde beni etkileyen sahnelerden birinde, iki karakter şöyle diyor:

  • Sovyetler sayesinde hiç aç kalmıyorduk, hiçbir şeyden mahrum değildik.
  • Özgürlükten bile mi?
  • Özgürlüğümüz yoktu, ama onun dışında her şeyimiz vardı.

Şimdi ise özgürler, ama hiçbir şeyleri yok.
Filmin sonunda öyle güzel bir piyano sahnesi var ki… Kesinlikle izlenmeli bu film.

ending1

 

 

 

döstadning: İsveç Ölüm Temizliği

Bazen bir eve girip şöyle düşündüğünüz olur mu: “Bu insan öldüğünde bu kadar eşyayı kim, ne yapacak?” Bir göçmen mahallesinde büyüdüğümden belki de, böyle evlere çok sık rastladım küçüklüğümde. Bu duyguyu küçükken bir kokuyla bağdaştırırdım, yaşlılık kokusu derdim bu kokuya. Evde bulunan aşırı ve abartı eşyanın yanı sıra az havalandırılmasından belki de, rutubetli bir koku duyardım böyle evlere girdiğimde. Büyüdüğüm evin alt katındaki babaannem de biraz böyleydi, sadece koku yoktu çünkü temizlik takıntılı bir kadındı. Fakat evde ne ararsanız vardı, biblolar, duvar halıları, evden evlenerek giden amcamın, ölen dedemin neredeyse hiç dokunulmayan odaları, ağzına kadar dolu dolaplar, şifonyerler. İçlerinde, kimsenin istemesi mümkün olmayan eşyalar. Öldüğü zaman odasını temizlerken, stoklanmış sabunlar, tuvalet kağıtlarının yanısıra hiç kullanılmamış nevresim takımları, parça kumaşlar bulmuştuk. Kendi bile unutmuştu bunların varlığını. Belki de savaşlar, kıtlıklar, sıkıyönetimler görmüş olmanın verdiği, her şeyi stoklama isteğinden kaynaklanıyordu bu. Çalkantılı ve ekonomik açıdan dengesiz bir hayat geçirmişti o dönemlerde yaşayan çoğu Balkan göçmeni gibi.

andre-branco-168644.jpg
evlerinin içi gibi dışı da minimal canım iskandinavların.

İsveçlilerde döstadning diye bir kelime varmış, anlamı, ölüm temizliği. Bunu ilk duyduğumda, Türklerin böyle bir kavrama verebilecekleri tepkileri düşündüm. Öncelikle, Allah korusun, Allah saklasın, gecinden versin, aklına getirme gibi şeyler derdi örneğin rahmetli babaannem. Dinimizde ve kültürümüzde hep öbür dünya için yaşamak önemli bir yer kaplasa da pek çoğumuz bu dünyadan bir gün ayrılacağımız duygusuyla pek iyi anlaşamıyoruz. Aklımıza geldiği an kovmak istiyoruz.

İsveçliler ölüm temizliğini belli bir yaşa geldikten, ölümün yaklaştığını gördükten sonra yaparmış. Her gün kullanmadıkları, ama maddi ve manevi değeri olan eşyalarını sevdikleri insanlara hediye ederlermiş ölmeden. Evlerinde kalan eşyalar da onlara her gün hizmet eden, görmekten mutlu oldukları eşyalar olurmuş. Zaten İsveç’e gittiğimde gördüğüm kadarıyla minimalizm her yere hakimdi. Kaldığımız otel odası, minicik olmasına rağmen oldukça ferah hissettiriyordu. Şu İkea’da gördüğümüz, küçük evlere benziyordu. Stokholm de, 800 yıllık binalarla ultra modern binaların nasıl bir arada, uyumlu, ve estetik bir arada yaşayabileceğinin mükemmel bir örneğiydi. Yani ülkenin (ve belki İskandinavya’nın) toplumsal bilincinde, estetik duygusu, değerli olanın kıymetini bilme ve bakımını yapma; değersiz şeyleri ise, ya güzelleştirme ya da baştan hiç yapmama alışkanlığı var. Amerika zenginliğini savurganlıkla yorumlarken, onlar zenginliği basitlik ve estetikle yorumlamış.

Öyle zannediyorum ki, ülkemizde ve orta doğunun (belki Akdeniz kültürlerini de ekleyebiliriz) bilinçaltında bulduğumuz her şeyi depolama anlayışı var. Anne ve babalarımızı, nine ve dedelerimizi, büyüdüğümüz evleri düşünelim. Aslında çoğu kişide alışveriş problemi yok. Atamama problemi var. Her şey değerli geliyor sıra atmaya geldiğinde. Her şeyi çocuklarımız kullanacakmış, atmamalıyız diye düşünüyoruz. Gerçekte, bu sakladığım eşyaların ne kadarını çocuklarım kullanabilir ki? Şu an evde iki yüzden fazla kitap var. Ve daha 30 yaşına bile gelmedim. Kimbilir daha ne çok kitap alacağım. Bunların hepsini çocuğum nereye koyabilir? Kendi kitaplarının yanında bir de benim anne babamın kitapları var, onlar da bana, sonra çocuklara kalacak. İlla ki bir yerde atılacak o kitaplar.

simson-petrol-110900.jpg
hele o mini mini defterleri kim ne yapacak? Belki çocuk ve torunlarımız bizden kalan bir iki defteri saklar ama sırf onlar için elli defter bırakıyorsak bir kısmını (bir de vicdan azabı içinde) atacakları kesin. Az ve öz en güzeli.

Kitap yine kolay bir örnek. Peki ya o biblolar, dekorasyon eşyaları?  Benim için değeri olanları, her gün görmek hoşuma gidiyor tabii ki. Peki ya kutularda bekleyenler? Eğer ben o eşyayı sergileyecek kadar sevmiyorsam çocuğum neden sevsin? Ya da çocuğumun çok hoşuna gidecekse o zaman neden şimdi vermiyorum ki ona? Neden öleyim diye bekliyor o eşyalar kutularda? Çok bencilce değil mi?

Tabii çocuğum diyerek farazi konuşuyorum. Çocuğum olmayabilir de. O zaman da en güzeli sevdiklerimizin alabileceğini düşündüğü, ama bizim için bir değeri olmayacak şeyleri onlara vermek şimdiden.

Bu işi bir görev gibi, ve ölümü düşünüp kendimizi üzerek yapmamak lazım tabii ki. Daha çok insanların ve maddelerin geçiciliği üzerine düşünerek yapmak lazım kanımca. Dünya üzerinde bir döngü var ve bu döngü bizden önce nasıl olduysa, biz öldüğümüzde de devam edecek. Biz her ne kadar insanlık olarak buraya kazık çaktığımızı düşünsek de, o kazığı bile yıkmak bir doğa olayına bakıyor. Böyle düşününce insanın fazla eşyaya sahip olması bile gereksiz geliyor gerçekten. Sevdiklerimiz, değer verdiklerimiz, bize değer katan şeyler olsun hayatımızda, bize yeter. 🙂

35297297.jpg

dipnot. bu konularda beni düşünmeye iten, yeni çıkan bir kitap. Sanırım Türkiye’de bir süre göremeyiz ama çıktığında okumak güzel olacaktır eminim. Kendini 80-100 yaşları arasında tanımlayan kadın yazar, Marie Kondo tarzıyla kendi ölüm temizliğini anlatmış. Enteresan olacağını düşünüyorum.

 

Less is More- What does it really mean?

Az Çoktur- Aslında Ne Demek?

We were passing through Kozak Valley, in the northern Aegean region. All the car windows were open so that we could breathe in the scent of beautiful olive and pine trees, but catching up with conversations became harder and harder due to the wind. Tevfik, an 84-year old distant acquaintance whom I never met before that day, turned around and told me: “A colleague once said ‘Less is more.’ Up to day, I have lived by this and it became my motto in life.” Then he turned back. I was so startled I couldn’t even ask him to elaborate. I didn’t even know he was a well-known architect, he quit the academia due to a small conflict, he’s interested in spiritualism and now he lives alone in his village, where he was born.

IMG_4899
Kozak

Kozak Yaylası’ndan arabayla geçiyoruz. Önce zeytinlerin, sonra çamların kokusunu içimize çekelim diye tüm camlar açık, rüzgârın sesinden konuşulanları duymak zorlaşıyor. Öndeki yolcu koltuğunda oturan, o gün tanıştığım 84 yaşındaki Tevfik Amca bana döndü:

“Biliyor musun, eski bir meslektaşım ‘Less is more’ demişti. Bu benim hayat felsefem oldu. Hep böyle yaşamaya çalıştım,” dedi ve sonra önüne döndü. Ben de öyle şaşkınlığa uğradım ki soru bile soramadım ona. O zaman Tevfik Amca’nın zamanın önde gelen mimarlarından olduğunu, bir inat yüzünden profesör olmak üzereyken akademiden ayrıldığını, spiritüelizm ve tasavvufla derinden ilgili olduğunu, şimdilerde ise tek başına memleketi olan Gelibolu’nun köylerinden birinde yaşadığını bilmiyordum. Less is more, yani az çoktur deyimini bilmesine hayret etmiştim ama belki de Kozak Yaylası’nın havası çarptı, ben Tevfik Amca’ya bunu nereden bildiğini sormayı unuttum.

unnamed

Recently when I was browsing the internet I saw the saying again. This time it had a name under it: Ludwig Mies van der Rohe. Turns out what Tevfik was referring to as a “colleague” actually lived a hundred years before him, and is one of the most influential figures of  modern architecture. Mies reflected “Less is More” philosophy to almost every building he designed. One of his most renowned works, Barcelona Pavilion was designed in such a special way that when you first look at it you think it’s quite simple, but then it gives you the impression that it’s infinite. It’s incredible. Mies no doubt changed the way we perceive things and our approach to design. His legacy continues to amaze us in the 21st century.

Geçenlerde internette gezinirken karşıma çıktı yeniden deyim. Altında da söyleyen kişinin adı yazılıydı: Ludwig Mies van der Rohe. Meğer Tevfik Amca’nın meslektaşım derken kastettiği, kendinden yaklaşık yüz yıl önce yaşamış, modern mimarinin önemli figürlerinden Mies imiş. Mies bu sözü hayatı boyunca tasarladığı tüm yapıtlara yansıtmış. En ünlü yapıtlarından biri Barcelona Pavilion, bakınca insana hakikaten de az çoktur duygusunu yaşatıyor. Hem çok basit gibi geliyor insana hem de sonsuzluğu çağrıştırıyor. Şüphe yok ki Mies hem 20. hem de 21. yüzyılı en çok etkileyen mimarlardan biri.

18-20958
Barcelona Pavilion

In a time when it’s all about world wars, conquests, and thirst for more; Mies chose simplicity. During the times he designed Pavilion the inflation was huge in Germany, the money lost its value so quickly that people used to carry a bread’s worth of money in sacks. But this maximalism maybe made him a bigger defender of the minimal approach.

Savaşların, fetihlerin, hep daha çok olsunların dünyasında yaşamış Mies. Öyle ki onun Pavilion’u tasarladığı yıllarda Almanya’da enflasyon almış başını gitmiş, ekmek almak için çuvala para doldurup götürür olmuş insanlar. Ama o yine de azı savunmaya devam etmiş.

para müzesi
taken in Myntkabinettet Stockholm in 2014. These notes belong to 1922-1924 time period. // 2014 yılında Stockholm Para Müzesinde çekilen bu banknotlar 1922-1924 arasına ait. İki yılda 50 marktan milyon ve milyarlara gelinmiş.

 

I really liked this saying but after learning about the philosophy behind it, I liked it even more. And like Tevfik, I’ll try to live by this motto all my life.

‘Az çoktur’ deyimini hep sevmişimdir, ama arkasındaki felsefeyi öğrenince, daha da benimsedim. Umarım Tevfik Amca gibi ben de bunu hayat felsefem haline getirebilirim.

Decluttering Marathon Day 7- Electronics, and Thoughts //Azaltma Maratonu Son Gün- Elektronik Aletler ve Değerlendirme

e-waste-759x500
image: http://www.collective-evolution.com/2012/09/20/do-we-have-too-many-possessions/

*English version follows*

Tam yedi gün arka arkaya yapamasam da bu azaltma maratonunda beklediğimden çok daha fazla çöplük buldum evde. Çöplük diyorum çünkü insanın hiç de düşünmesine gerek olmayan şeyleri attık çoğu zaman. Bakmak yeterli oldu o objenin hayatımızda yeri olmadığını anlamaya. Ve yaklaşık iki yıldır yaptığım alışverişe, evime girenlere dikkat etmeme rağmen böyle oldu. İki yıl önceki halimle, ama şimdiki bildiklerimi bilerek bu işe girişsem herhalde evin yarısı gidermiş. 🙂

 

Fakat şunu da gördüm ki, kesinlikle azaltmak yeterli değil. Düzenli olmak da çok önemli ki bu benim en büyük eksiğim. Az eşyam da olsa hala kendi düzenimi oturtabilmiş değilim. Zaten bu nedenle bazen eşyaların varlığını unutuyorum ve yıllarca çekmecenin dibinde kalabiliyorlar. Doğuştan düzenli insanlardan biri olmayı çok isterdim, ama maalesef yapa yapa öğrenmek zorundayım.

Bugünkü konumuz elektroniklerdi. Yine komono kategorisine giren bu yaramazlar evin her yerinde olduğu için aslında bu yedi gün içinde onları zaten tespit ettik. Kurtulacağımız elektroniklerin listesi:

  1. Bozuk bir hdmi kablosu
  2. Eski bir klavye
  3. Bozuk bir tıraş makinesi
  4. Bitmiş piller
  5. Eski telefonun eski bataryası
  6. İki adet hafızası düşük flash disk (verilmek üzere ayırdık)

Şimdi iş bunları nereye vereceğimize kaldı. Bitmiş pilleri TAP topluyor, diğer elektronik eşyaları ise Media Markt’ın aldığını duydum ama gözümle görmeden inanmayacağım sanırım. Bugün yarın gidip vermeye çalışacağım, bakalım başarılı olacak mıyım?

Mobile-Phone-Cell-Phone-Trash
image: https://www.octa.com/wp-content/uploads/2011/08/Mobile-Phone-Cell-Phone-Trash.jpg

English Version

Although I couldn’t do the seven day marathon in a row, I found lots of “garbage” at home than I expected. I say garbage because the things I tossed were generally not recyclable or reusable. And sometimes just looking was enough to understand that this object has no longer any purpose in our lives. And this is happening after two years that I’m shopping mindfully and responsibly. If I had decluttered with the mindset that I have now, I would have gotten rid of half  the objects in our home. 🙂

I also saw that decluttering simply isn’t enough. Being organized is equally as important, which is my biggest weakness. Although I don’t own much, I don’t have a sustainable organization style. That’s why I keep forgetting the items I put deep in the drawers and I need this decluttering marathon to remember them. I wish I was one of those people who are innately organized, but unfortunately I have to learn to be one.

Today I was supposed to declutter electronics. But honestly in the last six day, I encountered most of them and put them aside so I didn’t need a full day to inspect the electronic items at home. Here’s what we decided to say goodbye to:

  1. a broken hdmi cable
  2. an old keyboard
  3. a broken shaving machine
  4. old batteries
  5. the first battery of my previous phone
  6. two low-memory flash disks (to be given away)

So now the job is how to get rid of them. There are local centres in TR that collect batteries, but I never recycled electronics before. I’ll check an electronics chain store which claims to be taking them for recycling, but I have see it to believe it. I hope they won’t end up in landfill.

Decluttering Marathon Day 3: Paperwork / Azaltma Maratonu 3. Gün: Evrak

*English version follows*

Başlamadan önce çok sıkıcı gibi gelen, ama başladıktan sonra zevkle yapılan bir iş evrakları azaltmak.

Evrak koymak için ayırdığımız iki göz dolabı boşaltıp içinde ne var ne yoksa yere koyduk. Bu dağınıklığın ortasına eşim oturduğu için fotoğrafını çekemedim ama, tüm salonun bir şenlik olduğunu söylemeliyim. Neleri tuttuğumuzu ve neleri attığımızı söyleyeyim ki size de minik bir rehber olsun:

Neleri tuttuk:

1. Üzerinden yıllar geçmiş olsa da hastane ve laboratuvar belgeleri.

2. Bir yıldan yeni fişler ve faturalar.

3. Bu senenin ev sigortası/kasko vb dökümanlar.

4. Nostalji olsun diye öğrencilikten kalma saman kağıdına alınan ders notları. 🙂

5. İş için ileride gerekebilecek notlar ve kartvizitler.

Neleri attık:

1. Bir yıldan eski tüm fiş-faturalar + bir aydan eski market alışverişi fişleri. (Bir aya kadar olanları bozuk ürün çıkma ihtimaline karşı tutuyoruz, ki bir iki kere maalesef yaşadık bu olayı)

2. Geçen senelerin sigorta ve kaskoları.

3. Eski iş, eğitim ve ders notları, defterleri.

4. Eski konser bilet ve broşürleri (bunlar isterseniz öncesinde taranabilir, ben çoğunu tutmaya gerek duymadım).

5. Öylesine aldığımız ve ihtiyacımız olmayacak kartvizitler. (Ne çok varmış bundan da)

6. Eski sadakat kartları (starbucks card, zara card gibi)

Dediğim gibi başta zor gibi görünse de sonunda büyük bir ferahlama yaşadık. Dolabımızda da epey bir yer açıldı, aradığımızı bulmak kolaylaştı. Rahat bir gününüzde size de tavsiye ederim. Ben bu işi geçen sene yaptığım ve büyük bir yığından o zaman kurtulduğum için bu sene çok büyük ıvır zıvırlarla uğraşmadım . Orta boy bir torba ancak doldu. Ancak tahminim daha önce bu evrakları oraya buraya sıkıştırdıysanız bir büyük çöp torbası dolduracaksınız.

Tavsiyem ise hepsini bir anda yapmanız ve ders notu, kitap, fotoğraf gibi şeylerle uğraşacaksanız asla ve asla açıp okumaya/bakmaya başlamamanız. İlk hislerinizi dinleyin, ya tutun, ya atın. Eski anılara dalmak işi zorlaştırıyor.

Şimdiden kolay gelsin!

Serinin diğer yazıları için buraya tıklayabilirsiniz.

***ENGLISH***

Decluttering paperwork seems hard but once you get into it, it can be fun.

We emptied two shelves that we store paperwork and we put all of the content on the floor. I couldn’t take the pictures this time because my husband sat in the middle of all the mess and it was too funny to record! 🙂 Let me record though what we kept and what we tossed so it could be a small guidelide to decluttering paperwork:

What we kept:

  1. Hospital and lab reports, even though they are years old.
  2. Bills less than a year old
  3. insurance files belonging to the current year
  4. A small amount of lesson notes from college, just enough for nostalgia
  5. Notes and business cards that are used often and/or are necessary for the future.

 

 

 

What we tossed: 

  1. All bills that are older than a year + grocery bills older than a month (we keep grocery bills up to a month because although it’s rare, we’ve had a few incidents where the products go bad before their due, and we had to return them)
  2. Insurance files from the previous years (this is a LOT of paper)
  3. Old notes / notebooks from college/ your previous or current jobs /trainings that are of no value
  4. Concert tickets and brochure (you can scan some of them if you want to cherish memories)
  5. Business cards we don’t even remember where we got (there’s also a lot of this)
  6. Old loyalty cards

As I mentioned, although it looks daunting at first, it soon becomes very exhilarating. We opened a quite a bit of space after decluttering, and it’s become easier for us to find what we’re looking for. I really recommend it, especially on a freer day. Because I had done the initial purge before, there wasn’t a lot to go through, but still I managed to fill a medium-sized trash bag. But I guess if you haven’t done this in a long time, chances are you need to allot 2-3 hours for this, and will get rid of a huge bag worth of paperwork.

Good luck in advance!

 

 

 

You can check the other posts in the series 7-day Decluttering Marathon.

Seven Day Decluttering Marathon- Yedi Günlük Azaltma Maratonu

Because I wasn’t at home that much during summer, no decluttering was done. Since my childhood, summer has meant home to me, spending more time at home, bonding with home. However, this summer was different. Between the travels and family vacations, home was a bit lonely. Before autumn hits and school marathon starts, I wanted to have a one week decluttering marathon. Today, I’ll start with the kitchen. Cupboards, kitchenware, fridge, food… Let’s see how much I’ll get done in a day. If I can’t finish everything, it’s OK. Tomorrow, I’ll go on with the second category, which is known as komono in Japanese.

FullSizeRender.jpg

Bu yaz evde pek olmamamdan mütevellit temizlik ve azaltma işini epey bir “salladım”. Benim için yaz mevsimi küçüklüğümden beri ev demekti, evde daha çok vakit geçirmek. Bu yaz ise daha farklı oldu. Seyahatler, aile ziyaretleri derken evim biraz kimsesiz kaldı. Sonbahar gelmeden, okul maratonu başlamadan ben de bir azaltma maratonu yapayım dedim. Bugün ilk gün mutfağa girişiyorum, kap-kacak, buzdolabı, bakliyatlar… Bakalım ne kadarını halledebileceğim… Yapabildiğim kadar, bitiremezsem yarın devam etmeyip bir günlüğüne Japonca’da komono olarak bilinen kategoriye el atacağım. 

Decluttering Marathon Day 1- Azaltma Maratonu 1. gün

Decluttering Marathon Day 2- Azaltma Maratonu 2. Gün: Komono

Decluttering Marathon Day 3: Paperwork / Azaltma Maratonu 3. Gün: Evrak

Decluttering Marathon Day 4: Bedroom / Azaltma Maratonu 4. Gün: Yatak Odası

Decluttering Marathon Day 5: Bedroom and Komono cont. // Azaltma Maratonu 5. Gün: Yatak Odası ve Komono’ya Devam

Decluttering Marathon Day 6: Bathroom // Azaltma Maratonu 6. Gün: Banyo

Decluttering Marathon Day 7- Electronics, and Thoughts //Azaltma Maratonu Son Gün- Elektronik Aletler ve Değerlendirme

 

A few tips on packing/ Bavul yapma üzerine birkaç ipucu

1. If you’re packing a sun hat, put it upside down and fill inside and the outer edges with soft clothes like t-shirts and socks. This ensures the hat will stay in shape.


1. Eğer bavulunuza bir hasır şapka koyacaksanız ilk önce ters olarak koyup, içini ve dışını tişört ya da çorap gibi yumuşak kıyafetlerle doldurabilirsiniz. Böylece şapkanın şekli bozulmayacaktır. Bunu öğrenene kadar bu şapkayı uçakta/otobüste elimde poşetle taşırdım. 😄

2. Fold the clothes so that they can stand up on their own, using the Konmari method ( vid below). That way you can take the clothes you need without messing the organisation of the suitcase. 

Also, pack your shoes separately to make the best of the space.

 

2. Giysileri yukarıda görüldüğü gibi, dik duracak şekilde Konmari metoduna göre katlayın. Böylece içinden bir giysi almanız gerektiğinde diğerleri bozulmayacak ve her şeyi bir anda görebilirsiniz. Konmari metodu ile giysi katlama için aşağıdaki videoya bakabilirsiniz.

Diğer bir ipucu da ayakkabılar üzerine. Ayakkabılarınızı tek tek poşetleyin ki yer kaplamasın. 

3. Last but not the least, don’t over pack. Only bring what you need. For me, for one month of visiting family and then going to the seaside, I packed 6 t-shirts, one pair of baggy trousers, one pair of jeans, swimsuits, one summer hat, a very light towel, one pair of sandals and one pair of sneakers. Besides clothes, toiletries and basic skin care products. For makeup, just a 10 ml bottle of foundation and an eyeliner. I guess this suitcase will weigh below 10 kilos it’ll be more than enough.

I hope this post helps you to pack lighter and in a more organised way. 🙂 

The other half of the suitcase/ bavulun diğer yarısı

3. En önemlisi de, yalnızca ihtiyacınız kadar olanını alın bavulunuza. Bu herkese göre değişir, ben bir ay kadar ailemin yanına gidip sonra da deniz kenarına gideceğim. Bunun için altı tişört, bir şalvar pantolon ve bir kot pantalon, bir çift parmak arası terlik ve bir çift spor ayakkabı, banyo ve cilt bakımı malzemeleri aldım.  Mayoların yanında kurulanmak için bir peştemalim var ki hem hafif, hem de suyu kalın bir havludan daha fazla emiyor ve anında kuruyor. 

Makyaj malzemesi olarak 10 ml lik bir fondöten ve bir göz kalemi yetti. Bana yetecek hatta artacak bu bavul tahminimce 10 kilodan az oldu. 

Umarım bu yazı daha hafif ve düzenli bir bavul düzenlemenize yardımcı olmuştur. 🙂

40 Parçalık Yaz Gardırobum: Kapsül Gardırop 2

img_1449

Bu satırları yazarken evet ve hayır başa baş gidiyor, biraz da stres atmak için yazıyorum sanırım bu yazıyı. Son iki haftadır neredeyse hiç açmadım televizyonu, meydanlarda bağırıp oy dilenenler hiç dayanamadığım, içler acısı bulduğum bir manzara. Billboard’lara, afişlere gözümüzü yumamasak da televizyon izlememeyi seçebiliyoruz. Tabii bugün, merakımızdan hepimizin açık televizyonu. Ben yalnızca görüntüyü açtım bu sefer, bu aralar Twenty One Pilots dinlemek iyi geliyor, onları dinliyorum. Karamsarlıkları iyi geliyor herhalde. Şu Facebook’tan da bir kurtulsam aslında, daha üretken olacağım ama, kısmet diyelim.

Bir kapsül gardırop yaratmak istiyor ve nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız, daha önce yazdığım Daha Az Kıyafetle Yaşamak ve Kapsül Gardırop-1: Nereden Başlayacağım yazılarına göz atabilirsiniz.

Aslında bahar ve yaz gardırobum az çok belliydi ama hem kayıt altına almak, hem de böyle bir gardırop oluşturmak isteyenler için örnek oluştursun diye yazıyorum bu yazıyı. Bir de insan yazınca daha iyi motive oluyor, kendinize bile olsa, yazın. 🙂

Bu yaz çok azaltma yapmama gerek olmadı, yaz sonunda birkaç parçaya veda etmiştim, bu sefer de iki tişörtü emekliye ayırıp evlik yaptım, iki tane çok büyük geldiğini fark ettiğim bluz oldu, onları da kayınvalidem çok beğendi ona verdim.  Genel olarak sezonluk değil, genelgeçer modayla ilgilendiğim için, modası geçti diye atmam gereken hiçbir şey olmadı. Sizin böyle kategoride giysileriniz varsa onları dolabın dibine gömmektense bağışlamayı deneyebilirsiniz. Örneğin bu sene öğrencilerde hiç neon renkler görmüyorum, sanırım modası geçti onların. 🙂

Geçen yazdan beri aldığım parçalara bakarsak; üç basic tişört ekledim, Zara’nın tişörtleri hem uygun fiyatlı (20 TL), hem de kaliteli geldi bana bu sene. Sezondan sezona çok değiştiği için özellikle içeriği hep takip etmek lazım. Bu senekiler %90 pamuk, %10 elastan içeriğe sahipler. Terletmiyor, kesimleri de rahat ama erkeksi değil.

Bluzlarım aynı kaldı, bu grup genelde polyester kumaş olduğu için rahat rahat bozulmuyor. En alttaki 4 yıllık sanırım.

img_1452
Minimalistler renksiz olur diyenlere, renk renk, çeşit çeşit 🙂

Pantolonlara bir Levi’s kot daha ekledim. Kaliteli olsun üç kuruş fazla olsun diyorum artık, Levi’s’ın mavi kotlarının kalitesini gerçekten beğeniyorum, indirim dönemlerinde çok iyi fiyata da alınabiliyor (listemdeki kotlarının birini 120, diğerini 65 TL’ye aldım). Fakat bu markanın  da eşime aldığımız gri kot pantolonu bir-iki yıkamadan sonra tüylendi. Artık kaliteli marka kalmadı be azizim. 400 lira verip D&G, G-Star mı alalım?!

Son olarak da eşimin yurtdışından aldığı Sketcher’s yürüyüş ayakkabısı eklendi listeye. Sanırım buradan asla alacağım bir marka değil, 250 lira benim için yüksek bir rakam. Ama yurtdışında fiyatlar neredeyse yarı yarıya, iyi ki de almış diyorum çünkü gerçekten çok rahat. Onun dışında her gün koşarmışçasına aldığım Reebok koşu ayakkabılarım ve ayda bir gün bile giysem tarzına bayıldığım siyah süet ayakkabılarımı da çok seviyorum. Rahatlık timsali bu üç ayakkabım da.

img_1451

Tüm parçaları topladığımda, 37 parça ediyor. Ama ben illa ki bir iki şeyi unutmuşumdur diye 40 diyorum.

Kıyafetlerimi dolabımda nasıl düzenlediğime gelirsek;

Düzen gerçekten çok önemli bir konu. Benim kadar düzensiz bir insan bile bunun önemli olduğunu söylüyorsa bana güvenin. 🙂 Giysiler az bile olsa düzen ve tertip şart. Ben kendi giysilerimi şöyle düzenledim: Elbiseler, bluzlar, hırkalar ve kırışan tişörtler askıda (hatta askıda kurutuyorum bunları, ütülemesi çok kolay oluyor.)

img_1453
Kışlık ve yazlık bluzler dolabın bu kısmında. Sol tarafta ise eşim ve benim ağır kabanlarımız, elbiselerimiz vs. duruyor. Tabii sol taraf buradan daha sıkış tepiş. Eşim tişörtleri asmayı sevmediği için onunkiler çekmecede.

Kırışmayan, evde ve sporda giyilen tişörtler ve kışlık kazaklar ise çekmecede katlı bir şekilde duruyor. Konmari’nin öğrettiği şekilde, şöyle katlıyorum tişörtleri ve kazakları:

Konmari diyor ki: sevgiyle katlarsanız buruşmaz. ❤

Bu da kitabından bir görsel:

marie-kondo-fold-short-sleeve-shirt-konmari-spark-joy-768x997

Şöyle size güzel kombinler yapıp fotoğrafını çekmek istedim. Sonra fark ettim ki bu listedeki her pantolon, her üstle ve her aksesuarla kombinlenebiliyor. Sanırım en güzel yanı da bu kapsül gardıropların. Bir parça temiz değilse, buruşuksa diğeriyle çok rahat yer değiştirebiliyor. Sanırım tek özel parça bu konuda şalvar pantolon. Onu genellikle süet ayakkabı ya da Birkenstock ve siyah çiçek baskılı bluz ile giyiyorum, diğerleri olmuyor.

Son olarak, zannedilmesin ki acayip düzenli bir insanım. Bu yazıyı son derece dağınık L koltuğumun, şu an boşta kalan tek yerinde yazıyorum. Sanırım bir çalışma masasına ihtiyacım var, zira şu an evdeki tek masa yemek masası. Bir gün defter kitap işinde minimalist olabilirsem Nirvana’ya ulaşacağım sanırım.

Biraz da şu seçim gecesinin stresini atmak, daha hafif şeyler hakkında düşünmek için yazdım bu yazıyı. Umarım yarın sabah daha huzurlu ve daha özgür bir Türkiye’ye uyanırız, tek dileğim bu.

Nereden Başlayacağım? Kapsül Gardırop 1

Eğer minimalizm kavramı sizi de heyecanlandırıyorsa, ama nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız, doğru cevap gardırobunuz. Azaltma işine kıyafetlerden başlamanın çok büyük avantajı var. İlk olarak insan bazı şeylerden nasıl kolay vazgeçilebileceğini görüyor. Aynı zamanda da en basit yaşayanımızın bile ne denli istifçi olduğunu… Ve de yıllar içinde ne kadar saçma tarzlar denediğini, bazılarına tutunduğunu. Bunları görmek insana diğer alanları da sadeleştirmek için büyük bir motivasyon veriyor.

 

Peki Nasıl Başlayacağım?

Aslında şimdi bu işin tam sırası. Ankara’da hala kış gibi hissedilse de, bahar geliyor. Güneydeyseniz belki montları çıkardınız bile. 🙂 Tavsiyem, ilk olarak kışlıkları elden geçirin.

Derle Topla Rahatla kitabının yazarı  canım Marie Kondo şöyle bir yöntem öneriyor:

 İlk olarak ne kadar giysiniz varsa yatağınızın üzerine atın.

Diyor ki bu işi bir kerede yapmanız lazım. Bu bir kere 6 ay da sürebilir, bir gün de. Azimli olmak, vazgeçmemek, kaytarmamak bu işin anahtarı. Ben diyorum ki, belki tüm giysiler fazla gelebilir. Kışlıklardan başlayın, seneyi düşünerek. Tüm kışlıkları yatağınızın üzerine atın. Eğer askıdaysa askıları çıkarın.

Ara not: Lütfen -sakın- aile bireyleriniz adına karar vermeyiniz. Bu iş felaketle sonuçlanabilir. Burada bahsettiğimiz 2 yaşındaki çocuğunuz, eşiniz yahut anne-babanız olabilir. Herkesin eşyaya verdiği değer farklıdır. Onun yerine siz karar veremezsiniz. Zaten bu işin ne kadar rahatlayıcı olduğunu gördüğü an o da size katılacaktır (bizde öyle oldu).

Şimdi bunları üç büyük grup halinde toplayacağız.

  1. Çöp: Bence neden bahsettiğimi çok iyi biliyorsunuz. Yıllar önce alınmış, her tarafından yırtılmış, delinmiş, pamuklanmış, lekeli. “Ama Beymen Outlet’ten çok uygun fiyata aldım!” “Ben ona yurtdışında kaç avro verdim!” Tamam da, çıkmayacak şekilde lekelenmiş! Artık onun ne sana ne bana faydası var. Eğer giyilemeyecek durumdaysa çöp olmaya mahkumdur. Ben örneğin bugün beyaz bir kazağıma, ne kadar sevsem de, üzerindeki  lekeleri çıkaramadığım için, ve bir de yeleğime, yapay kürk ve yapay deri bu yelek ama deri ve kürk kısmı ayrıştığı için, veda ettim.
    • Çöpe atmayayım, kıyamam derseniz, H&M’e bir torba kıyafet, bez vb. götürüp 10 TL’lik hediye çeki alabilirsiniz, ne kadar yıpranmış olduğu önemli değil. Eğer çok kaliteli bir kumaş ama bir kısmı lekeli/delik vb ise etrafınızda dikiş bilen bir insana kumaşı kullanıp kullanmak istemediğini sorabilirsiniz. Eskinin kalitesinde kumaş artık üretilmediği için üzerine atlayabilirler. 🙂
  2. Bağışla/Sat: Bu grupta da bir zamanlar çok sevdiğimiz, hala giyilebilecek kıvamda olan ama ya beden, ya tarz (ya da benim gibi üniversite yıllarından giysiler sakladıysanız ne beden ne tarz) olarak giyemeyeceğiniz giysilerden bahsediyorum. Bu işleri parayla yapan bir arkadaş müşterilerine şu soruyu soruyormuş: eski sevgilini sokakta bu kıyafetle görseydin utanır mıydın harika mı hissederdin? İşte gardırobumuz sadece harika hissedeceğimiz giysilerle dolu olmalı. Diğerleri ise ya bağışlanmalı ya da çöp olmalı. 17359432_1663796540583030_6853562740985174371_o
    • Nereye bağışlayacağım diyorsanız seçenek çok. Ben çoğu zaman Ankara Çiğdem Mahallesi’nin Çiğdemim Derneği’ne bağışlıyorum, bu bir mahalle dayanışma derneği. İhtiyaç sahiplerini bulup ulaştırıyorlar.
    • Kızılay’ın ya da belediyelerin eski kıyafet toplama kumbaraları başka bir seçenek.
    • Etrafınıza da sorun soruşturun, bazen ihtiyaç sahiplerini tanıyanlar oluyor, özellikle kışlık ihtiyacı olanlar olabilir.
    • Arkadaşlarınıza ve aile fertlerinize de sorun. Gerçi ben kardeşime sorduğumda, o kıyafetlerin çoğunun artık çöplük olduğunu, kimsenin giymeyeceğini söyleyerek uyardı beni (kötü olmadı, kendime geldim).
    • Bu işten para da elde etmek istiyorsanız satabilirsiniz, biliyorsunuz bazıları var sadece almış olmak için alışveriş yapıyor ve bazı aldıklarını etiketini bile çıkarmadan saklıyor. Sizin de böyle yeni durumda giysileriniz varsa internetteki mecralardan satmayı deneyin. Eşim eski saat ve cep telefonlarını hep sahibinden.com sitesinden satıyor, genellikle elden teslim ediyor, hiç sorun yaşamadı.
  3. Tut: Başlarken bu grup en büyüğü olacakmış gibi geliyor ama bittiğinde en küçüğü oluyor nasılsa! Çünkü aslında her gün giydiklerimiz ve ihtiyaç duyduklarımız o denli az ki. Böyle her şeyi önümüze serdiğimizde ne gereksiz harcamalar yaptığımızı anlayabiliyoruz.

Bir şeyi atmaya, bağışlamaya, ya da tutmaya nasıl kolaylıkla karar veririm?

  1. Minimalizm’in dünyada yayılmasını sağlayan ikili “The Minimalists” (www.theminimalists.com) değer konusunda düşünmeyi tavsiye ediyorlar. Sadece giysiler için değil, tüm eşyalar için şu soruyu sorun kendinize: Bu benim hayatıma değer katıyor mu? Cevap evet ise, tutmalısınız. Emin değilseniz bu da hayır anlamına gelir ki vazgeçmelisiniz demektir. Değer hakkındaki İngilizce yazıları için buraya bakabilirsiniz.
  2. Kondo ise (tam bir capon, canım benim) daha duygusal bir yaklaşımla, “dokunun” diyor. Bu nedenle her şeyi yatağına ser diyor. Dokunmadan bilemezsin, onun hayatına değer katıp katmadığını, ihtiyacın olup olmadığını. Kondo’nun sorduğu soru ise: “Mutlu ediyor mu?” Seni neşelendirmeyen hiçbir şeyin evinde yeri yoktur diyor. Giysilerde bunu anlamak çok kolay. Bu nedenle de giysilerden başlamak çok mantıklı. Neyin üzerinize yakıştığını (yani eski sevgiliniz üzerinizde görse süper hissedeceğinizi :)) neyin yakışmadığını- çok rahat da olsa, çok iyi biliyorsunuz. Emin olmadığınızda eşten dosttan yardım istemekte de çekinmeyin. Sabah dolabınızı açtığınızda, içinde yalnızca mükemmel hissettiğiniz kıyafetler olması kadar güzel bir şey yok.

kondo-book_0

İçinde mükemmel hissetmek derken, yalnızca cafcaflı giysiler anlaşılmasın. Ben şahsen bir kot ve tişörtün içinde mükemmel hissediyorum, eğer bedenime ve vücut yapıma uygunlarsa.  Ya da bazı arkadaşlarım topuklu ayakkabının postürlerini düzelttiğinden, daha özgüvenli hissettiklerinden bahsediyor. O zaman, topuklu baş tacınız olsun! Benimse topukluların içinde tek düşüncem eve gidip ayaklarımı sıcak suda saatlerce bekletmek oluyor! Yani bana kesinlikle mutluluk vermiyor topuklu.

Herkesin öncelikleri farklı, ve kendinizi iyi tanımalısınız. Başkalarının önceliğine göre giyinmeyin, bu sizin hayatınız ve en sevdiğiniz şekilde giyinmelisiniz. Bu yüzden de sizi yansıtmayan giysi ve aksesuarlarınıza elveda deyip “tam sizlik” olanları gerekirse haftada iki gün giymelisiniz. 🙂

Peki atacağımı attım, tutacağımı tuttum. Nasıl düzenleyeceğim?

O da başka bir yazımızın konusu olsun. Bu arada Kondo’nun kitabını edinip başlayabilirsiniz, çok güzel ipuçları var. Kendisi her ne kadar başka yöntemlerle karıştırmayın dese de herkesin kendi yöntemini bulması taraftarıyım ben. O yüzden okuyup kendiniz karar vermelisiniz size uyup uymadığına. Ben bildiğim yöntemleri yazıp, kendi gardırobumdan örneklerle göstereceğim bir sonraki yazımda. O zamana kadar, bir yıl kadar önce yazdığım şu yazıya da bakabilirsiniz.Bir de project 333 var. Kapsül gardırop deyimini de çıkaran sanırım bunu yaratan kadın, miniminnacık ama her şeye yeten bir gardırop kastettiği. Buna da bakın. Yılda 3 kere, 33 parçadan oluşan bir gardırop yapmayı öneriyorlar. Ben bunu hiç denememiştim, sadece azalttım ama hiç saymadım. Dün oturup sayayım dedim bu bahar giyeceklerimi, ayakkabılar, aksesuarlar, spor kıyafetleri falan her şey dahil tam 33 parça olmuş. 🙂 Bundan da bir sonraki yazımda bahsedeceğim.

Adsız