Mini Röportaj: Türk İşi Minimalizm

Minimalizme dair İngilizce bir dolu kaynak olsa da bu hareket tam Türkiye’ye ulaşmış değil. Bu nedenle bir elin parmağını geçiyor- geçmiyor bu konuda Türkçe yazan blog yazarları. Ben de hem size bu yazarları tanıtmak, hem de kendim onlardan öğrenmek için böyle küçük bir projeye giriştim: ulaşabildiğim blog yazarları ile, internet ortamında da olsa röportaj tadında bir soru-cevap.

İlk konuğum Türk İşi Minimalizm adlı blogun sahibi Hale Hanım. Özellikle yavaş moda ve atıksız yaşam (zero waste) konularındaki yazılarını severek takip ediyorum. Buyrunuz efendim 🙂

turkisiminimalizm

not: bold ve italikler bana ait.

Minimalizm yolculuğunuz nasıl başladı?

Minimalizmi ilk ne zaman duydum bilmiyorum, ama kendimi bildim bileli fazlalıklar beni sıktı. İnsan ailesinden çok etkileniyor, ya onlara tepki olarak hareket ediyor ya da onların izinden gidiyor. Benim durumumda benim annem biriktirmeyi severdi, bir gün lazım olur duygusuyla dolapları doldurmaktan kendini alamazdı ve hobisi/mesleği olan terzilik nedeniyle biraz da fazla eşyaya sahipti. Bana ise bunların hepsi çok fazla geliyordu.

Derken 2012 civarlarında, yani artık 30 yaşıma yaklaşırken, ciddi bir atmam gerektiğini fark ettim ve sadeleşmeye başladım.

Eşyaları atma ya da tutma konusundaki kriteriniz nedir?

Sanırım her eşya grubu için bu değişiyor. Kıyafetlerde kıstasım, giydiğimde beni iyi hissettirmesi ve dolabımın geri kalanıyla uyumlu olması. Mutfakta, banyoda vs. direkt işleve bakıyorum. Ama iş anılar, fotoğraflar, kitaplara yani biraz daha özel eşyalara gelince tek tek bakıyorum. Davetiye gibi fotoğrafını çekip saklayabileceğim bir şeyse direkt o şekilde ilerliyorum ama çocuğumun ilk body’si özel mesela. Ona kıyamıyorum.

Kitap ve fotoğraflarda ben de biraz zorlanıyorum doğrusu. Peki azalttıktan sonra hayatınızda ne gibi değişiklikler yaşadınız?

Azalmak bana rahatlık ve ferahlık getirdi. Genel olarak “Çok şeyim var ama asıl ihtiyacım olan  şeyi bulamıyorum” duygusu beni çok yoruyordu. Şimdi sabah gardırobumu açıyorum, ne giyeceğim çok net. Uzun uzun önünde beklemiyorum. Bir takı vs takacaksam neyin bana yakıştığını ya da beni iyi hissettirdiğini biliyorum. Misafirim gelecekse özel bir takım çıkarmıyorum, zaten severek kullandığım bir takım var onu çıkarıyorum. Eğer kalabalıklarsa annemden ödünç alıyorum. Her şey daha basit. Böylece asıl önemli konulara vakit ayırabiliyorum.

micheile-henderson-429858.jpg
Photo by Micheile Henderson on Unsplash

Bir de görsel olarak da her şey daha ferah. Eskiden bir askıya 3-4 gömlek astığım olurdu, daha bakarken içim daralırdı. Ya da şifonyerim üzerindeki eşyalardan görünmez olurdu. İster istemez bir derlenmiş toparlanmış oluyorsunuz ve inanın ki derli topluluk zihne de yansıyor.

O şifonyerin üzerinden herkes müzdarip sanırım. 🙂 Peki aile üyeleriniz ve arkadaşlarınız da bu değişimin bir parçası oldular mı?

Çekirdek ailemizde eşim de az çok benim kafamda olduğu için özel bir şey yapmaya gerek kalmadı. Ama onun da bazı kırmızı çizgileri var, mesela kitap ve DVD’lerine asla dokundurtmaz. Diğer konularda ise bana uyum sağlar ve destek olur. Oğlumuz ise bizi örnek alacak diye umuyorum. Baştan beri çok satın alan bir aile olmadık. O da elindekilerle mutlu. Çekirdek aile dışına ise pek etki ettiğim söylenemez.

Azaltma sürecinde en kolay ve en zor kurtulduğunuz şeyler nelerdi? Yeni başlayanlara ilk hangi kategoriyi önerirsiniz?

Bence biraz zaman almakla beraber en kolayı kıyafetler. Her gün içli dışlı olduğumuz ve içinde rahat etmediğimizde ruh halimizi etkileyen bu kategori bence en baştan halledilmeli.

jazmin-quaynor-97778.jpg
Photo by Jazmin Quaynor on Unsplash

En zoru ise ıvır zıvırlar. Çünkü her yerdeler; çekmecelerin içinde, bir kutuya tıkılmış halde ya da bazı dolapların tezgahların üzerinde… Bunların içinde anı olsun diye sakladıklarımız da var bir gün lazım olur dediklerimiz de. Küçük şeyler oldukları için (kalemler, bazı kâğıtlar, kitapçıklar, tokalar vs vs) dikkatimizi de çekmiyorlar ama bu yüzden de sürekli artıyorlar. Onları bir gün oturup ayıklamak ve tekrar birikmemeleri için ara kontroller yapmak lazım.

“Atamayacağım kadar değerli” dediğiniz bir obje var mı?

uf

Biraz önce bahsettiğim oğlumun eve getirdiğimizde ilk giydiği bu body’si, oğlum 3,5 yaşına gelse de benim dolabımda bir çekmecede yerini koruyor. Bana onun o ilk kırılgan hallerini hatırlatıyor. Onu vermeye hiç elim gitmiyor.

Fotoğraflar da benim için değerli, arada açar bakarım. Kendi ya da çocuğumun fotoğrafları kadar annemin gençlik fotoğrafları bile benim için değerlidir. Birçok minimalistin önerisinin aksine ben digital ortamda değil albümlerde severim fotoğrafları. Sık sık da biriken fotoğrafları albüm olarak bastırmaya vakit ayırırım.

“Ben azaltmaya başlarken keşke bunu bilseydim” dediğiniz bir ipucu/öneri var mı?

Marie Kondo’nun ‘neyi azaltıyorsanız evdeki her odadaki o x şeyi bir araya getirin’ önerisi benim için gerçekten “bunu nasıl da düşünememişim” önerisi oldu. Daha önce oda oda yaklaşırken şimdi ciddi bir “sadelik” hareketi yapacaksam ne ise konu evdeki her odadaki ilgili şeyi bir araya getirip bir kerede toparlıyorum.

marie-kondo-tidying-up-e1469117083950
Marie Kondo oda oda değil, kategori kategori düzenlemeyi daha uygun buluyor. Mesela makyaj malzemelerini azaltıp düzenleyeceksin, banyondan, yatak odandan, çantandan hepsini çıkar ve önüne ser diyor.

Son olarak, okuma ya da web sitesi önerileriniz var mı?

En sevdiğim yazarlardan biri Zen Habits , konuları ele alışı kadar kalabalık ailesi ile sade yaşamanın mümkün olduğunu gösteriyor bize. The Minimalists ise zaten bu işin öncülerinden. Bir de Fransa’da yaşayan Elif var. Guili-Guili isimli sitesi ve Instagram hesabıyla hem sadelik hem de çöpsüz yaşam konularında bana ilham veriyor.

Bana çok şey katan cevapları için Hale’ye tekrardan çok teşekkür ederim. Instagramda da takip edebilirsiniz kendisini.

En çok beklediğim cevaplardan biri, kurtulmak istemediğiniz obje idi. Bebeğin atleti gerçekten de çok tatlı ve değerli. Tüm giysilerini tutmaktansa yalnızca bir tanesini tutmak bence çok yerinde ve anlamlı, çünkü biliyorum ki anneler hiçbir şeyi atmaya kıyamıyorlar 🙂

Fotoğraflar, DVDler ve kitaplar da bana şunu düşündürdü: Eğer hayatının çoğu alanında sadelikten yana bir seçim yaptıysan, koleksiyonlar, biriktirilen objeler insana çok da batmıyor. Fakat seçimi iyi yapmak ve tuttuğumuz her objenin hakkını vermek önemli bana göre. Fotoğraf ise arada bir bakıp hatırlamak, kitap ise içine sindirerek okumak gibi. Yoksa evimizde yer kaplayan, bize hizmet etmeyen ya da mutluluk vermeyen nesnelere dönüşüyorlar, hatta kutulanıp saklanacak denli çok olmuşlarsa düşünmek lazım.

Benim için çok keyifli oldu bu röportaj süreci. Ulaşabildiğim blog yazarlarıyla devam ettirebilmeyi umuyorum. Sizin de bildiğiniz ve benim gözümden kaçmış olabilen bloglar varsa lütfen benimle paylaşın.

 

Reklamlar

Gidilmeyen Yol-3: Arashiyama

Üzerinden beş ay geçtikten sonra bir Japonya yazısı daha. Sanırım bazı yazıların pişmesi gerekiyor kafamda, bazen yıllar bile gerektirebiliyor bu. Arashiyama için de kısmet bugünmüş.

Diğer Japonya yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Kyoto’nun Arashiyama adlı küçük kasabası planlama yaparken en çok gitmek istediğim yerlerden biriydi. Kyoto’nun biraz dışında kalsa da bambu ormanını görmeyi çok istiyordum.

Hayal ettiğim şöyle bir yerdi:

Arashiyama Bamboo Grove
insidekyoto.com

Tabii insan turistleri hayal etmiyor.

Otobüs bizi istasyonda bırakınca ilk olarak bisiklet kiraladık. Bu da planlarımızda vardı, ben her ne kadar kötü bisiklet kullansam da, Arashiyama’da bunu aşacağıma söz vermiştim kendime. Bisikletimi çaldırdığım 14 yaşından beri bir, iki defa, o da insansız sahalarda kullanmıştım ki birilerine zarar vermeyeyim. Bu sefer olduracağım dedim ama sanki dünyanın bütün turistleri Arashiyama’da toplanmıştı.

Onun ayağını ezdim, bu insan arabasına çarptım derken bambu ormanına ulaştık. Bu arada insan arabası diye bir şey var gerçekten de, ve Kyoto’da çok yaygın:

Image result for human cart in arashiyama
buffalotrip.com. Kaslı kaslı adamlara parayı basıyosun, seni taşıyorlar ormanın içinde.

Fushimi Inari yazımda şans eseri bambu ormanına çıktığımızı anlatmıştım. Orada, yalnızca ikimiz, kuşlar, yağmurda bile sönmeyen mumlar ve nereden geldiği belirsiz (belki de Japonların dediği kami’lerden olan) bir kedi varken tabii bambu ormanı epey büyüleyiciydi. Fakat Arashiyama’ya gittiğimizde inanması güç bir kalabalık vardı, bisikletle gezmek bir yana, yürüyerek bile o kalabalığın içinde keyfini çıkarmak imkansız gözüküyordu. Öyle ki size bu bambu ormanının internetten bulduğum fotoğraflarını koyuyorum, o kadar bunaltıcıydı ki çantamdan telefonu çıkarıp fotoğrafını bile çekmemiş, bisikleti zorla (gerçekten zorla, o denli kalabalıktı) geri döndürüp kaçmıştım.

Sonra bir an Arashiyama’ya geldiğime pişman oldum. Zaten bir bambu ormanı görmüştük, sadece bunun için yarım gün harcamış olduğumuza inanamadım. Daha sonra Koray, nehrin ve köprünün güzel olduğunu okuduğunu söyledi. Nasıl olsa bisikleti teslim etmemize daha var diyerek köprüye doğru sürdük bisikleti. Bu arada ben bisikletle beraber Koreli bir kızcağızın üzerine kapaklanıyordum neredeyse! Bir de bir adet geyşa ile efendisini gördük burada, ki sonradan öğrendik ne kadar nadir bir şeymiş sokakta geyşa görmek. Fotoğraf falan yok tabii, kadıncağızı ezmediğime dua edin.

Neyse, ölen yaralanan olmadan, sağ salim nehir kenarına geldik.

IMG_3142.JPG
Ben hayatımda böyle bir yeşil görmedim. Mükemmel fotoğrafçılığım sayesinde siz de göremiyorsunuz gerçi o yeşili.

Turistler bambu ormanında; bir metrobüsteymişçesine birbirini eze dursun, Arashiyama nehrinde bir Japon amcalar, bir nehirde botla gezen yerli turistler bir de biz vardık. Çarpacak kimse olmayınca gönlümce sürdüm bisikletimi tepelere. 🙂 Tüm Japonya seyahatinin en huzurlu iki anı vardı, biri Shosha Dağı, biri de burası. Shosha dağını da kısmetse bu sene bitmeden yazacağım.

Banklarda oturan amcalarla sadece vücut ve kahkaha diliyle sohbet ettikten sonra dedik bu derenin karşısını da gezelim.

IMG_3208.JPG

Karşısı ise ayrı bir güzeldi. Buradaysa bir Japon, bir de yabancı dışında kimse yoktu. Böylesine büyülü bir yerin beş yüz metre ilerisinde bambu ormanı göreceğim diye turistler birbirini eziyor, bizse burada neredeyse ruhani bir deneyim yaşıyorduk. Koray bisikletle daha da yükseklere çıkarken, ben de nehir kenarındaki kumsala oturdum. Şu gezinti botlarından geçenler bize el salladılar, Japonca bir şeyler söylediler. Ben de anlamış gibi el salladım. Bunun dışındaki tek ses kuş sesleri idi. Hani herkesin emekli olunca yerleşeceği bir kasaba hayali olur ya, bizim için o hayal Arashiyama oldu. Hatta burada esnaf olsam ne güzel olur diye geçirdim içimden. Bakkal olsam mesela burada. Her gün beş gibi dükkanı kapatıp nehir kenarına gelsem. Amcalarla muhabbet edip Arashiyama’yı mahvettiler diye turistleri tenkit etsek beraber.

Nehir kıyısından küçük bir görüntü. Sesini açınız efendim.

 

Burada bir maymun mabedi, maymun ormanı gibi bir yer de varmış ama bizim ilgimizi çekmedi pek. Giderseniz aklınızda bulunsun diye ekliyorum.

Bisiklet kiralama süremiz akşam beşte bitiyordu, o zamana kadar nehir kenarında akan suyun, kuşların, yeşilin tadını çıkardık. Sonra köprüden gerisin geri istasyona döndük. Meğer bisiklet kiraladığımız için bir ayak onseni hediyemiz varmış. Onsen (Japon hamamı) deneyimimi daha önceki yazımda anlatmıştım. Arashiyama’ya gelmemizin bir sebebi de buradaki Fufu no Yu adlı onsenin meşhur olmasındandı. Yani akşam zaten onsene gidecektik ama hadi dedik bunu da deneyimleyelim. Ayak onseni şöyle bir şey:

IMG_3216
liseli aşıklar ayaklarını sıcak suda dinlendirirken romantizm yaşıyordu: gizli kamera çekimi. tabii bu caponların yaşı öyle belli değil ki, liseli de olabilirler bizden büyük de olabilirler. yirmi yaşından yetmişe atlıyorlar ortası yok.

İyiydi güzeldi ama sonrasında biz gerçekten güzel bir onsene gittiğimiz için biraz gereksiz oldu. Fakat tüm gün bisiklet sürünce ya da yürüyünce insana böyle bir ayak banyosu gerçekten iyi geliyor. Keşke her istasyonda olsaydı, parasını verir yapardım ayak banyomu. 🙂

Japonya’da gezdiğimiz her yer akşam saatleri de canlıydı, ama akşam beşten sonra Arashiyama’da hayat resmen durdu. Tüm turistler Kyoto’ya döndü, restoranlar, hediyelik eşyalık yerleri kapandı. Öğlen yemek yemeseymişiz aç kalacakmışız. Tatlıcı da kapanmadan birer dondurma ve krep aldık, sonra merakla beklediğimiz onsene yürüdük. Daha doğrusu benim merakla beklediğim diyeyim, Koray biraz çekiniyordu ama o da attı sonradan çekingenliğini.

IMG_3235
Fufu no Yu, yani Fufu’nun hamamı.

Onsenin bizim hamamlarla tek benzerliği sıcak su olması ikisinde de. Onsenin amacı yıkanmak değil, zaten havuzlara girmeden önce iyice yıkanman gerekiyor. Sonrasında anadan üryan dolaşıyorsun her yerde. Önceleri çok çekinirken sonra boş veriyorsun. Sohbet muhabbet konusunda da benziyor bizim hamamlara. Hatta burada bastonuyla dolaşan doksanlık bir nene benim Japonca anlamadığımı kesinlikle inkar ederek (elli defa Wakarimasen -anlamıyorum- dedim neneye) bana Japonca olarak onsende yapmam gereken her şeyi anlattı. Allahtan İngilizce bilen bir genç kız geldi yanıma da çevirdi. Bu kız da tüm Japonya’da iyi İngilizce konuştuğunu gördüğüm tek insandı (otel görevlileri dahil). Nene bana önce sıcağa girip yumuşamamı, sonra soğuk havuza girmemi, ardından saunada kendimi tuzlamamı ve saunadan çıkınca tekrar soğuk suya girmemi anlatıyormuş. Dediklerini bir bir yaptım. Sonrasında kızla muhabbet ettim, Türkiye’ye de gelmiş ve en sevdiği yerse Pamukkale olmuş. Gez gez yine kaplıca beğenmiş yani Türkiye’de. 🙂 Fakat insanların mayoyla girmesi çok garip gelmiş; Japonlar giysilerin bu doğal sularını kirlettiğini düşünüyor. O yüzden yine de en iyisi onsen dedi.

Bu arada abartmıyorum, herkes bana bakıyordu ne yaparsam yapayım. Bunun onlardan farklı oluşumdan mı, yoksa ancak çıkışta aynaya baktığımda fark ettiğim kıpkırmızı oluşumdan mı olduğunu anlayamadım pek. Sular 40 derece civarında olunca haliyle benim hassas cilt domates gibi kızarmıştı. Fakat Japonya’da uzun süre kalsam haftada en az bir kere onsene gitmeyi alışkanlık haline getirirdim. Cildim öyle güzel arınmıştı ki.

Bazen geri dönüp seyahat fotoğraflarıma baktığımda hep bir yorgunluk ifadesi görüyorum yüzümde. Tabii siz bunları yanında fotoğrafçıyla ve makyözle dolaşan travel blogger’larında görmüyorsunuz 🙂 Bu fotoğrafta ise onsende iyice dinlenmiş, arınmış olmanın verdiği huzur ve mutluluk görünüyor:

IMG_3241.JPG
Hakikaten arka sokaklarda falan kiralık bakkal bulabilir miyim bu Arashiyama’da?

Bir daha Japonya’ya gitme imkanım olursa, mesela Nara ya da Osaka şehirlerine bir daha gitmesem de olur, oralardan merağımı aldım. Tokyo zaten gez gez bitecek gibi değil; ama Kyoto’ya, ve kesinlikle Arashiyama’ya tekrar gitmek isterim. Siz de oralara gidecekseniz en az yarım gününüzü buraya ayırmalısınız. Biz sabahtan Kinkakuji ve Ryoanji tapınaklarını gezip 12’den sonra buraya gelmek için otobüse binmiştik, yolculuk bir saat kadar sürüyor. Benzer bir program izleyebilirsiniz siz de. Bu arada telefonun hesapladığına göre o gün 18 km. yürümüşüz. Ben yavaş bisiklet sürdüğümden belki benim bisikleti de yürümeye katmıştır ama yine de gün sonu yüzümde o yorgunluk yoksa onsen ne menem bir şey siz düşünün!

Kış Gardrobu, Kazaklar, Şükran

Yazın başında bir yaz gardrobu yazısı yazmıştım, 40 parçadan oluşan.

Kış gardrobu oluşturmaya yeltenince elimde şöyle bir sonuç çıktı:

IMG_5851.JPG

İçinde 21 parça var (botlardan biri gidici gibi). Ancak bu liste aksesuarları (takı zaten pek takmıyorum ama kastettiğim atkı- bere vs), yaz gardrobumda olan kotlar, tişörtler ve evlik giysileri içermiyor. Onlarla 30’u buluruz herhalde. Ama bugün kazak çekmecemden bahsetmek istiyorum.

IMG_5841.JPG
kazak (ve sweatshirt) çekmecem.

Bu çekmeceyi her açtığımda şükranla doluyorum, beni çok mutlu ediyor. Neden mi?

Doğum günüm kış aylarında olduğu için sevdiklerimin aklına ilk kazak almak geliyor herhalde. Bu nedenle bu çekmecedeki kazakların yeşil ve kalın olanı hariç hepsi hediye. En eskisi annem ve kardeşimin hediyesi, siyah ve gri olan: 2006 yılından. Üniversitedeki ilk yılımda kargo ile göndermişlerdi. Beni gerçekten çok mutlu etmişti bu hediye, tepe tepe kullandım ama eskimedi, bir de önü arkasına çevrilerek yalnızca siyah kazak da olabiliyor. Tam minimalist işi 🙂

Diğerleri ise arkadaşlarımdan, eşimden ve yine kardeşimden hediye. Bu çekmeceye her baktığımda ve bu kazakları her giydiğimde sevdiğim insanları hatırlıyor, benim zevkimi ne kadar iyi bildiklerini görerek mutlu oluyorum. Gerçekten hayatımda bu kadar güzel insanlar olduğu için minnettarım.

Tabii bana bunları hediye etmeselerdi de onlara minnettar olacaktım, bu kazaklar eskiyip onlara veda ettiğimde de olacağım. Hatta dolabımı gereksiz giysilerle doldurmadığımdan, bunları doya doya giyebildiğimden veda etme vakti geldiğinde de, bunlar hediyeydi, bırakamam demek yerine; güzel güzel kullandım, artık kullanma sırası başkalarında diyebileceğim. Yine de her sabah çekmeceden bir kazak çıkarıp giyerken güzel düşüncelerle dolmak enerji veriyor insana.

Bu arada kazakları geçenlerde paylaştığım videodaki gibi katladım. İlk defa açılmadan, kırışmadan rahatça muhafaza edebiliyorum. Tavsiye ederim.

Sizin de hayatınızda simgesel olarak şükran duyduğunuz objeler var mı?

Commonplace Book- Her Şey Defteri Nedir?

Son zamanlarda bu “commonplace book” terimini çokça duymaya başladım, ısrarla takip ettiğim tek youtube kanalı olan Actualized.org da bu konuya değinince, ben de girişmeliyim bu işe diye düşündüm. Öncelikle ne demek bu “commonplace book”, ya da benim deyişimle her şey defteri/hayat defteri?

commonplace-books-dodgson2_nxlktv
Lewis Caroll’ın her şey defterinden

Her şey defteri, bulduğunuz, aklınıza gelen tüm fikirleri, alıntıları, hedeflerinizi, aklınıza takılan soruları yazabileceğiniz, çizimler yapabileceğiniz bir defter. Özellikle yaş aldıkça daha çok önem kazanacak olan bu defter/ler, yaşamınız boyunca nasıl bir yol aldığınızı görmenizde yardımcı oluyor. Önemli kararlar almadan önce başvurabilirsiniz bu deftere, özellikle yazı ve sanat gibi yaratıcı uğraşlarınız varsa, böyle bir defter size çok büyük fayda sağlayacaktır.

Her şey defteri fikri, neredeyse felsefeyle aynı anda başlamış bir alışkanlık. Tanıdığımız, fikirleri bugüne ulaşan neredeyse her filozof, yazar, devlet adamının bir her şey defteri var. Hatta Montaigne’in denemelerinin çoğunun bu hayat boyu tuttuğu defterlerden yararlanarak yazdığını biliyoruz. Bir yandan mucizevi bir şey, bir yandan da dünyanın en kolay işi böyle bir defter tutmak.

commonplace-books-bronte2_buypld
Patrick Branwell Brontë’nin her şey defterinden

Neden Her Şey Defteriniz Olmalı?

Öncelikle, yaratıcı bir uğraşınız varsa, böyle bir defter size maksimum fayda sağlayacaktır. Kendi yarattığınız bu kişisel ansiklopediden her daim ilham alabilirsiniz. Aynı şekilde girişimciler de her şey defterinde hedeflerini gözden geçirebilir, takip edebilir ve yazarak düşünme yöntemiyle hayal edemedikleri başarılara ulaşabilirler.

Fakat yaratıcı bir uğraşla ya da girişimcilikle uğraşmayan biri de her şey defteri tutmalı. Gün içinde aklınızdan gelip geçen fikirleri, filmlerden, kitaplardan alıntıları ve hedeflerinizi yazmak sizin için de uzun vadede çok çok faydalı olacaktır.

Her Şey Defteri Nasıl Tutulur?

İsterseniz kendinizi tamamen özgür bırakın ve kurallar olmadan yazın içinizden geldiği gibi. Virginia Woolf böyle yapmış mesela, ve her yazar adayına, aklından geçen ne varsa yazmalarını tavsiye etmiş. Öte yandan bazılarının defteri de katalog gibi, dosyalar şeklinde. Hatta “kişisel vikipedi” de diyebiliriz buna, bazılarının kendilerine kişisel bir wiki sayfası oluşturduklarına da rastladım. OneNote ya da Evernote programlarını kullananlar da çok, özellikle organizasyona daha meraklı olan arkadaşlarımız bu kataloglama konusunda uzmanlaşmışlar.

photo-2
katalog yöntemi (thoughtcatalog.org)

Aslında uzun vadede, dijital kopya ve organizasyon daha makul görünse de, ben elimle yazdığım bilginin daha kalıcı olacağını düşünüyorum. Belki gelecekte bu defterleri dijital ortamlara geçirmem gerekebilir.

Benim yöntemim ise her konu için bir defter oluşturmakta. Defter merakım bunun en önemli sebebi, evde kullandığım ve kullanmak istediğim birçok defter var ve ne zaman yeni bir defter alsam o defter sebebini buluyor bir şekilde. Herkesin ihtiyaçları farklı olsa da bu defterlerden siz de kendi her şey defteriniz için fikir alabilirsiniz.

img_5772
Bir gün gelecek, ben de böyle pinterestte paylaşmaya değer güzel defterler koyacağım buralara… şaka şaka bendeki estetik ancak bu kadar, kimi siyah kimi turuncu kimi de saman rengi. renklerin uyumlu olması bile bence sadece firmaların bu renkleri çok üretmesinden 🙂

Günlük: Olmazsa olmaz. Yazmayı öğrendiğimden beri tutarlılıkla devam ettiğim yazı türü. 🙂 Bazen ayda yılda bir yazarım, bazen her gün; ama inanıyorum ki herkesin bir günlüğü olmalı. Günlüklerimi yeniden okumanın kendimi tanımada, hayatımda tekrarlanan olayları görmemde çok büyük etkisi olmuştur. Tüm büyük yazarların ve düşünürlerin de yine günlük tutmuş olması hiç tesadüf değil. Yine Virginia Woolf gibi bazıları her şey defterini günlüğüyle birleştirmiş, ayrı bir defter oluşturmaya gerek duymamış.

Alıntı Defteri: Alıntı defteri tutmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Hayat felsefemizin oluşmasında tecrübelerimiz kadar okuduklarımız da etkili. Fakat yalnız bir kere okuyunca, hiç okumamışsın gibi oluyor bazen. Okuduğumuz kitaplardan, kitabın öz’üne dair sözleri alıp deftere kopyalamak, sonra bunlara zaman zaman geri dönmek kişisel gelişim için büyük bir ihtiyaç.

Fikir defteri: Günlükten farklı olarak, o an aklıma bir fikir gelir, saçma ya da değil, hemen yazarım. Bazen yalnızca bir iki kelime olabilir bu. Elimde defter yoksa, hemen bir kâğıda ya da telefona kaydedip sonra deftere geçiririm. İlhamdan yoksun olduğumda fikir defterinin çok faydası oluyor. Ayrıca yazdıkça insanın aklına başka fikirler de geliyor, yazma eylemi yaratıcılığı kesinlikle besliyor. Bu defteri daha çok yanımda taşıdığımdan, alıntı vb. bir şeyi önce buraya yazıp sonra başka defterlere geçirebiliyorum.

Diyaloglar defteri: Filmlerden, oyunlardan, ya da arkadaşlarla konuşmalardan aklımda kalanları yazdığım bir defter var. Özellikle öykü yazarken iyi fikirler veriyor bana, bir yandan da nostalji gibi oluyor bunları okumak.

Sözcük defteri: Okuduğum kitaplarda, ya da günlük yaşamda görüp bilmediğim sözcükleri kaydettiğim defter. Büyürse alfabetiğe dönebilir ama şimdilik buldukça yazıyorum.

Tarif defteri: Deneyip tutturduğum, ileride tekrarlamak istediğim tarifler. Büyüyünce kategorilere ayrılabilir bu da.

Yazarlık defteri: Yaratıcı yazarlık kursunda yazmaya başladığım, ama kurs dışında da yazarlıkla ilgili okuduğum kitaplardan, makalelerden alıntılar yaptığım defter.

Seyahat günlükleri: Gittiğim yere özel, oradayken yazdığım anı defterleri.

Seyahat alıntıları defteri: Alıntı defterim yetmeyince, bir de böyle bir defter oluştu. Yolda olmak, dağlar, aramak, seyyahlıkla ilgili neredeyse her yazarın bir söyleyeceği olduğunu düşünürsek, bu defter şimdiden yarıya geldi.

Bunlar dışında tutmak istediğim, sizin de şans verebileceğiniz defterler:

Deneyim defteri: Geçen sene bir Bilinçli Farkındalık dersi alıyordum internetten, oradaki hocanın önerisi her gün farkına vardığımız şeyleri yazmaktı. Ben tutturamadım ama fikir gerçekten çok hoşuma gitti. Aynı şekilde yoga, spor, kilo verme, sağlıklı beslenme gibi konularda da hedef ve deneyimleri kaydedeceğiniz bir defter hoş olabilir.

Morning Pages/ Sabah Sayfaları: Bu fikir Mucize Sabah kitabının yazarı Hal Elrod tarafından ortaya atılmış. Her sabah kalktığınızda, 3 sayfa yazın diyor Hal. Düşünmeyin, yazın gitsin. Ben henüz her sabah “evden nasıl 7:30’da çıkarım” düşüncesinden yarı panik bir halde hazırlanma modunda olduğumdan, böyle Zen, böyle tatlı bir sabah rutini oturtmuş değilim. Ah bir sabah altıda kalkabilsem 🙂

Hedefler/kendime mektuplar: Lisedeyken, 2002 ve 2004’te 10 yıl sonraki kendime mektuplar yazmıştım. Keşke devam ettirseydim, on yıl önceki hedeflerimi, o anki hayat anlayışımı görmek bana perspektif kazandırdı. Tavsiye ederim.  10 yıl aslında biraz fazla, mesela her doğum günü kendine bir yıl sonrasına bir mektup yazabilir insan, ertesi yıl açıp bir yıllık hedeflerine ulaştı mı, yaklaştı mı bi gözden geçirebilir. 🙂

Ne dersiniz, bu her şey defteri fikri kafanıza yattı mı? Dener misiniz, ya da benim gibi zaten böyle değişik konular için tuttuğunuz defterler var mıydı? Bunlardan farklı yazdığınız konular var mı? Veya dijitalcilerden misiniz?

Konuyla ilgili daha çok bilgi edinmek için kaynaklar

Actualized.org: How To Keep The Ultimate Journal (Commonplace Book)  (özellikle dijital için yarıdan sonrasını izleyebilirsiniz)

Bu Kadar Defterle Ne Yapıyoruz? (defter fikirleri)

Beautiful Commonplace Books By Lewis Carroll, Nancy Cunard and More (Photos) (ünlü yazarların her şey defterleri)

Thought Catalog: How And Why To Keep A “Commonplace Book”

What Is A Commonplace Book & Why You Need One

featured image credit

“Commonplace Book- Her Şey Defteri Nedir?” yazısını okumaya devam et

6 İlginç Katlama Tekniği- 6 Interesting Folding Techniques

İnternette dolanırken bolca olan “life hack” videolarından birine rastladım. İlk iki teknik özellikle hoşuma gitti, Konmari metoduyla katlanan kazak ve kotlarda tam verim sağlayamamıştım çünkü, yine mağaza modu katlamaya geri dönmüştüm. Denemeye değer.

While browsing the net I came across one of those “life hack” videos that teach you how to fold. I especially liked the first two, as I didn’t find Konmari method efficient in folding sweaters and jeans. Gotta give it a try.

“Sevdiğin İşi Yapmak”

Hep bize bu öğretildi değil mi?

Sevdiğin işi yap.

Hatta daha ileri gideyim, sevdiğin işi yap ve bir daha hiç çalışmak zorunda olma, derler.

Kim bütün gün ütü yapmayı, bulaşık yıkamayı sever örneğin? Siz hiç bir bulaşıkçının ellerini gördünüz mü? Bir madencinin ne gibi hastalıklarla baş ettiğini düşündünüz mü hiç?

Ya da kendi mesleğimden örnek vereyim, daha “insani” bir meslek olarak görülen öğretmenlik. Her ne kadar mesleğini sevse de, her anından zevk aldığını söyleyen bir öğretmen görmedim şimdiye dek. Bazı anlar vardır, iyi ki öğretmen oldum dersiniz; bazı anlar vardır ki kurtulmak için neler vermezsiniz.

Sevdiğin işi yap, sevdiğin şeyleri yap, büyük bir mit. Belki de bu yüzden altına sığınmak çok kolay, çünkü çoğumuz biliyoruz ki herkesin sevdiği işi yapması imkansız. Yazın Japonya’da bir Zen tapınağına gitmiştik. Sabah çok erken olduğu için tapınaktaki rahipler sabah temizliği yapıyorlardı. Kimi yerleri süpürüyor, kimi kum bahçesini düzenliyordu.

IMG_2784
Ginkakuji Tapınağı- Silver Pavillion, Kyoto

Bu rahiplere sorsam, bu işi sevmediklerini söyleyebilirlerdi. Her Allah’ın günü, tatil matil yok, gün doğmadan kalkacaksın ve tapınağı temizleyip düzenleyeceksin! Bu mu yani Zen! Alışveriş merkezinde tuvalet temizleyenle, Zen tapınağındaki tuvalet temizleyen arasındaki fark ne o zaman?

Bana sorarsanız aradaki fark, bilinçli farkındalık. Zen rahipleri bu işi öyle bir bilinçle yapıyorlar ki, size takdir etmekten başka bir şey kalmıyor. Her adımında bilinç, var oluş, farkındalık, tekamül (hangi kelimeyi kullanmak isterseniz kullanın) olan bir iş, insanın hayatının her alanına yansıyor. Hem de hareket olarak yansımasına bile gerek yok. Çok sevdiğim bir Zen atasözü şöyle:

“Aydınlanmadan önce; odun kes, su taşı. Aydınlanmadan sonra; odun kes, su taşı.”

Yani aslında bilinç düzeyi yükseldikçe, ne yaptığınızın bir önemi kalmıyor. Nasıl yaptığınızın bile kalmıyor. Ne “olarak” yaptığınız önemli. (Ve aydınlandığınızı da öyle söyleyemezsiniz kimseye, dışarıdan anlaşılan bir kavram olduğunu düşünmüyorum. Dışarıdan yine odun kesmeye, su taşımaya devam edersiniz.)

Demem o ki, ne yaptığımıza çok kafa yormamak lazım. Elimizde olmayan koşullardan, nefret ettiğimiz bir iş içinde de olabiliriz, toplumda öyle bir iş bölümü yapmışız ki, bu bir gereklilik gibi duruyor artık. Hele de hizmet sektöründe çalışan patlamasının yaşandığı bir dönemindeyken insanlık tarihinin… Ne olduğumuza bakalım biz, o bize çok daha iyi bir yol gösterici olacak.

Her şeyin turşusu!

Zaten yıllardır iflah olmaz bir turşu yiyicisiydim de, son bir yıldır ne görsem turşusunu yapar oldum. Biri beni durdursun!

Her şey biraz daha probiyotik alayım, e bunu da en sevdiğim şey olan turşuyla yapayım dememden oldu. Öyle sevdim ki bu işi, birçok sebze ile ve birçok usülde turşu denedim. Satılanlardan kat kat ucuza geldiği, çok daha lezzetli olduğu ve kombinasyonların sonsuz olduğunu görünce de bırakamadım.

Baştan uyarayım, biraz uzun bir yazı.

Öncelikle kafa karışıklığı yaratan bir ayrımı belirtmek istiyorum (bu arada bu konularda uzman değilim, sadece araştırdıklarımı, okuduklarımı aktarıyorum. Yeni araştırmalar ışığında çürütülebilecek bilgiler). Turşu yapmanın iki yolu var. Ya laktik asit fermentasyonu yardımıyla (istenerek probiyotik de eklenerek), ya da sirke (asetik asit) veya limon (sitrik asit) gibi asitlerin yardımını alarak.

Laktofermentasyon süreci şu şekilde işliyor: Bize zararlı olan bakteriler tuzu tolere edemezken, yararlı bakteriler edebiliyor. Böylece fermentasyonun ilk aşamasında zararlı bakteriler ölüp, Lactobacillus adını verdiklerimiz hayatta kalıyor. İkinci aşamada da anaerobik, yani oksijensiz solunum yaparak sebzelerde bulunan doğal şekeri laktik aside çeviriyorlar. Sonuç olarak  yararlı bakterilerden ve vitaminlerden zengin bir turşu elde ediyoruz. Hatta tarihte sauerkraut (ekşi fermente lahana) içeriğindeki yüksek C vitamininden dolayı uzun deniz keşiflerinde iskorbite karşı kullanılmış. (extra bilgi: James Cook sauerkraut sayesinde İngiltere’den Avustralya’ya neredeyse hiçbir mürettebat ölmeden varmayı başarabilmiş, ve başlasın Avustralya/doğu Asya emperyalizmi. İyilikten maraz doğmuş resmen)

Asit yardımı alınarak yapılan turşu, tat olarak marketten aldığımız turşuya daha yakın oluyor, fakat asiditeden dolayı tüm bakterilerin öldüğü, bu asitlerin gıdayı korumak dışında bedenimize pek de faydası olmadığı söyleniyor. Bunun yanında evde, pastörize edilmeden yapılmış sirke ile kurulan turşunun aynı şekilde işlemediğini söyleyenler de mevcut. Çiğ sirkenin probiyotik oluşundan kaynaklı, onunla yapılan turşu da probiyotik oluyor olabilir. Dediğim gibi bu konularda kesin bir söz söylemeye sakınıyorum, sonuçta laboratuarım yok ve hangisinde daha çok yararlı bakteri var, söylemeye yetkili değilim. Ben iyi bir turşu tüketicisiyim sadece :).

Ben hem laktofermentasyonu, hem de sirke/ limonu denedim. Fayda açısından hangisi daha iyidir bilemem, ama lezzet açısından benden geçer not alanları paylaşacağım bu yazıda sizinle.

  • Sirke ile yapılan turşular

Evde sirke yapma seviyesine ve sabrına henüz ulaşmış değilim, o nedenle bu turşuları marketten aldığım elma sirkesiyle yaptım.

Kırmızı soğan turşusu

IMG_5538.JPG

Bu en kolayı, en başlangıç seviyesi ama lezzeti bir harika. Defalarca yaptım, misafirlere zorla yedirip zorla beğendirttim, etlerin ve köftelerin yanına acayip yakışıyor. Hatta evde kırmızı soğan yokken, aynı salamuranın içine beyaz soğan ile bile yaptım. Ne kadar beklerse o kadar güzel oluyor, ağızda koku yapmıyor. Hem de bir saat içinde yemeye hazır hale geliyor.

Malzemeler: 

1 kırmızı soğan, 1 çay kaşığı kaya tuzu, kavanozun yarısına kadar sirke.

isteğe bağlı: 1 çay kaşığı şeker (tatlı-ekşi bir tat için), 3-5 adet tane karabiber/tane yenibahar/ karanfil

Soğan yuvarlak ve mümkün olduğunca ince doğranır. Küçük bir kavanoza, yarısına kadar sirke, tuz ve diğer malzemeler konulup karıştırılır. Soğanlar da sonra kavanoz ağzına kadar su ile doldurulur. Ağzı kapanıp buzdolabında bekletilir. 1 saatte hazır olan bu turşu fermente oluyor diyemem, ama sirkeli tatları seviyorsanız bir lezzet cümbüşü olacaktır sizin için. Salamura suyunu atmayın, üzerine soğan ekleyerek defalarca kullanabilirsiniz. Yemeklere, salatalara yarım soğan gerektiğinde kalan yarımı da kavanoza iteliyorum ben. 🙂

Kornişon ve muhtelif sebze turşusu:

Bunun yapımını Cahide Jibek’in sitesinden öğrendim. Bu tarifin ilginçliği salamurayı sadece sirkeyle hazırlayıp, üzerine kaynar su dökülmesi ve şişenin vakumlanması. Diğer yaptığım turşularda tam tersi, anaerobik solunumdan dolayı köpürme gerçekleşiyor. Bu mantık olarak pastörize turşulara benziyor daha çok, uzun süre bozulmayacağını düşünüyorum.

Ben iki kavanozluk denedim, lezzeti damak tadıma tam uydu, ayrıca limonla yaptığımdan daha kıtır oldular. Tarifine buradan bakabilirsiniz.

  • Limon ile yapılan turşular:

Kornişon ve muhtelif sebze turşusu:

img_5011

Aslında salamurası laktofermente turşuya çok benzeyen bu arkadaşın tek fazlası, en üste üç-dört dilim limon ve domates eklenmesi. Tarifini daha önce bu yazımda uzun uzun anlattım, bakabilirsiniz.

Bu turşumda tek pişmanlığım sarımsakların taze (taze sarımsak gibi değil ama yeni hasattı) ve çok acı olup salatalıklara geçmesiydi. Fakat sonradan aynı sarımsaklarla bu sorunu yaşamadım, neden bilmiyorum. Onun dışında hâlâ bayıla bayıla yiyorum.

 

 

 

  • Laktofermentasyon ile yapılan turşular

Evet, geldik ailenin reisine. Laktofermentasyon ile birçok sebze denedim, beyaz ve mor lahana, alabaş otu, havuç, kornişon.. Hepsiyle güzel sonuçlar elde ettim.

Sauerkraut (probiyotik açısından en güçlü kabul edilen, ekşi lahana turşusu) ve havuç turşumu anlatmıştım bu yazıda. Sauerkraut bekledikçe güzelleşti. Bazıları 6 ay dokunmuyorlarmış, benim de yaklaşık altı ay önce yaptığım ve açmadığım bir kavanozum var daha. Farklı mı tadı merak ediyorum.

Bugün de son yaptığım parti ile herhalde bir yıllık bir stok elde ettim, ve bugünkü tarifim çok içime sindi. İki-üç hafta sonra tattığımda burayı güncellerim ama, en güzel sanki bunlar olacak diye hissediyorum.

IMG_5537.JPG
tezgâh güzelleri

Fermente Sebze Turşusu

Malzemeler (yaklaşık 1-1.5 kilo sebze için)

-1 litre içme suyu, kaynatılacak

-2-3 yemek kaşığı kaya/salamura tuzu

-bolca sarımsak

isteğe bağlı:

-bir çay bardağı çay (kıtır olması için. Tein maddesi kıtırlık veriyor. Eğer bulabilirseniz taze asma veya vişne yaprağı da aynı işi görür. Ayrıca bu yapraklar tepeye konup sebzelerin su yüzüne çıkmasını da engeller.)

-bir çay bardağı ev yoğurdu altı suyu (probiyotik için), yoksa bir probiyotik toz (o da yoksa önemli değil çünkü sebzelerin de barındırdıkları bakterilerden yararlanabiliyor turşu).

-Tat vermek için, karabiber/yeni bahar taneleri, maydanoz, dereotu, defne ve aklınıza gelen başka malzemeler. Maydanoz ve diğer yapraklı sebzeler kavanozun üstünün havayla teması kesmesi için de işe yarıyor.

Tuz sıcak suda eritilir, oda sıcaklığına geldiğinde isteğe bağlı malzemeler tuzlu suya eklenip karıştırılır. Yalnız su ve tuzla da gayet güzel turşu olur bu arada.

Daha sonra turşuluk sebzeler ve bolca sarımsak kavanozlara dizilip üzerine salamura suyu ağzına kadar dökülür. En tepeye, eğer kavanozun ağzı açıksa tabak,  turşu taşı gibi ağırlıklar konabilir. Bende hep küçük kavanoz kaldığından, maydanoz veya lahana ile kapadım üzerlerini.

Kavanoz kapağı kapatıldıktan sonra yaklaşık bir hafta oda sıcaklığında, arada kapak açılıp havası alınarak bekletilir. Sonrasında buzdolabına konur, bir iki hafta içinde de yemeye hazır hale gelir.

Bu sefer elimde mor lahana ve kornişon vardı, iki kavanozu karışık yaptım. Mor salatalıklar yiyeceğim günü iple çekiyorum. 🙂 Yaşasın turşu yemek!

Siz de benim gibi turşu sevenlerden misiniz? Hiç evde yapmayı denediniz mi? Bana tavsiyeleriniz var mı?

Görünmez Sen

the-oaDün çok özel bir diziye başladım (bugün bitirdim de zaten, şu an ikinci sezonu beklemeye geçtim). The OA. 8 saatlik bir film gibiydi diziden çok. Hem bilimkurgu-fantazi açlığımı giderecek cinsten, hem de aralarda öyle diyaloglar var ki, insan duraklat tuşuna basıp düşünüyor.

İlk bölümde, başkahraman Prairie, nam-ı diğer OA, lise öğrencisi Steve’la arkadaş oluyor ve onun kız arkadaşıyla olan ilişkisi hakkında şöyle bi yorum getiriyor:

Prairie: You spend a lot of time on the visible you. It’s impressive. But she probably thinks the invisible you is missing. 

Meali:

Prairie: Görünür sen üzerinde çok zaman harcıyorsun. İnanılmaz bir şey. Ama muhtemelen kız görünmez sende bir eksiklik olduğunu düşünüyor.

Steve genç, yakışıklı, atletik yapılı bir arkadaşımız. Gerçekten de görünür benliğinde hiçbir problem yok, kızlar bayılıyor ona önce. Ama şiddete eğilimi ve ailesiyle yaşadığı problemler görünmez benliğinde ne yaralar olduğunu ortaya seriyor.

Instagram’a giriyorsun mesela. Herkesin güzel anıları kayıtlı orada. Çocuklar hiç ağlamıyor, anne-babalar heşteg tbt’lerde eski fotoğraflarla anılıyor, herkesin tatile gitmeye, lüks kahvecilerde lattelerini yudumlamaya vakti ve parası var. Herkes acayip sağlıklı, organik, katkısız. Sonra kendine bakıyorsun. Çöplük gibi geliyor sana yaşamın.

Hâlbuki yalnızca onların görünen benliği yansıyor objektife. Senin de öyle. Kendi sosyal medya hesaplarına bak mesela, hep güzel anılar var değil mi. Sanki iş hayatın mükemmel, yüzlerce arkadaşın var, o arkadaşlarla hep enteresan şeyler yapıyor gibisin. Hiç problem yok gibi.

Bugünlerde hepimizin görünen benliği birbirine tıpatıp benziyor. Bu yalnızca sosyal medya için de geçerli değil. Etrafımızdaki çoğu kişi, ya kurban psikolojisine girip tüm derdini ortaya döküp acınmaktan kuvvet alıyor, ya da egodan bir zırh giyinip, ben buyum, herkes kötü havasına bürünüyor. Fakat kendileriyle yalnız kaldıklarında, tatminsizlik duygusu, kendini başkalarıyla, “daha iyilerle” karşılaştırma hali, bilgisayarın arka planında işleyen bir program gibi, şarjlarını yiyip bitiriyor. Onlar diye bahsettiğime bakma,  ben de kimi zaman kurban oluyorum, kimi zaman egodan zırhımı giyip, kılıç kuşanıp saldırıya geçiyorum.

Aslında, görünmez benliğimizde, hiçbirimiz mükemmel ya da çöplük değiliz. Bazen öyle düşünmek hoşumuza gidiyor yalnızca. “Her şeyi çözmüş” diye düşündüğünüz bir insan, bir anda sinir krizine girebiliyor. Örneğin bir arkadaşım, yurtdışında yüksek lisans yapmak için ölüp tutuşuyordu. Sonunda kazanıp o çok istediği ülkeye gittiğinde de sürekli güzel fotoğraflar paylaşıyordu internetten. Ben de orada mutlu olduğunu düşünüyordum, hayali gerçek olmuştu. Bir sene geçmeden sokakta tesadüfen karşılaşınca şaşırdım. Meğer öyle kötü tecrübeler yaşamış ki, bir sene bile dayanamamış.

Aynı şekilde, diplerde gördüğünüz, her gün her şeyden yakınan biri, hayallerine sizden daha yakın olabiliyor. Hayatın bir matematiği yok ve herkesin yolculuğu farklı. Senin yolculuğun da öyle.

Aslında bir blog yazarı olmayı bu yüzden seviyorum. Bir kitap yazsan mesela, işte o “her şeyi çözmüşsün” vebalinin altına girmelisin. Fakat blog yazarlığında, çoğu yazar, baştan bu havayı bozmaya çalışıyor. Dürüst bir biçimde, eksiğiyle gediğiyle girişiyor yazmaya. Yazarken, okurken öğreniyor. Mesela benim blogum minimalizm hakkında diye, evimi o Pinterest’te gördüğünüz siyah beyaz dekorlu, mutfak tezgahları bomboş evlerden sanmayın. Tamam, istifçi değilim ama hâlâ, düzen ve temizlik konusunda öğrenmem gereken bir ton şey var. Her gün, her konuda onlarca hata yapıyorum ve onlardan öğrenip ertesi güne daha tecrübeli olarak uyanıyorum. Instagramda gördüğüm, egzotik bir adada selfie çeken kadın da, aynı benim gibi, her gün onlarca hata yapıyor ve ertesi gün daha iyi olacağını umuyor.

Bu dünyada 100 yıl geçirsek bile, her şeyi çözmüş olamayacağız. Ha, belki görünür benliğimizle çok güzel bir imaj çizeriz, ama Prairie‘nin dediği gibi, gözleriyle değil kalbiyle görenler, bizim görünmez benliğimizi anlayacaktır. Bu yüzden görünür senle değil, görünmez senle ilgilen. Zaten yalnızca görünür olanla ilgilenenler bil ki, sana hayatta hiçbir fayda getirmeyecek.

dipnot. OA’i izleyin 🙂

Eşyalar ve Evler Üzerine İki Film

Birbirinden farklı türlerde olan bu iki film, izlerken bana eşyalarla olan bağlarımızı düşündürdü. İki filmde de bu bağ yan temalar olarak karşımıza çıkmakta. İkisinden de çok zevk aldım (belki votka limon’dan birazcık daha fazla) ve ikisi de izlemeye değer.

Amerikan toplumunun aşırı tüketme ve istifçilik hastalığı yanında, eski Sovyetler Birliği’nden kopan Ermenistan’daki fakirlik ve eşyalardan vazgeçme zorunluluğu, Amerikalıların moda kavramıyla boğuşurken Ermenistan’daki küçük kasabada, aynı eşyaların sürekli el değiştirip döngüye katılması olaya daha geniş açıdan bakmamızı sağlıyor.

Hello, My Name is Doris (Merhaba, Benim Adım Doris):

hmnid

İstifçi olan annesiyle yaşayan ve hiç evlenmeyen Doris de zaman içinde bir istifçiye dönüşüyor. Öyle ki film onun çöp kenarında kırık bir lamba bulması ve onu ofisine götürmesiyle açılıyor. Gördüğü lamba, eski olsa da ona göre işe yarar bir eşya ve onu hemen sahipleniyor. Evi ise zaten bu tip eşyalarla dolu, yaşamayı engelleyecek bir vaziyete gelse de uzun bir süre direniyor.

Eşyalara neden ve nasıl sarıldığımızı, depresyonun hem buna sebep olup, hem de bunu tetiklemesini izlemek ilginç. Bunların üzerine bir de kendinden 30 yaş küçük birine aşık olan canım Doris’e empati ve sempati duymamak imkansız.

doris.gif

Vodka Lemon (Votka Limon):

lemon

Ermenistan’daki bir Yezidi-Kürt köyünde geçen film, Sovyet sonrası Ermenistan’ı, fakirliği, göçmenliği, işsizliği hiç mesaj kaygısı gütmeden, didaktik olmadan, realist ve mizahi bir bakış açısıyla ele alıyor. Ana karakterler, parasızlıktan, onlar için duygusal değeri çok yüksek olan eşyaları yok pahasına satmak zorunda kalıyorlar.

11.19.15_Screenings._I_am_Armenian._Vodka_Lemon_3
Hamo, ölen karısının çeyiz olarak getirdiği gardırobu içindeki kıyafetlerle satarken.

Filmde beni etkileyen sahnelerden birinde, iki karakter şöyle diyor:

  • Sovyetler sayesinde hiç aç kalmıyorduk, hiçbir şeyden mahrum değildik.
  • Özgürlükten bile mi?
  • Özgürlüğümüz yoktu, ama onun dışında her şeyimiz vardı.

Şimdi ise özgürler, ama hiçbir şeyleri yok.
Filmin sonunda öyle güzel bir piyano sahnesi var ki… Kesinlikle izlenmeli bu film.

ending1

 

 

 

Kaybolmak, Anda Olmak, Yolda Olmak

lukas-neasi-65735.jpg

Bugün araba kullanırken kayboldum.

Ehliyetimi aldığım 3 yıl öncesinden bugüne, hep aynı istikamette araba kullandım, İncek-Bilkent/ODTÜ arası. O yoldaki tüm kestirmeleri, tüm çukurları, nerede hangi şeritte kalınacağını, tüm rögar kapaklarına kadar her şeyi ezberledim. Artık bunlar zihnimde değil, beden hafızasına dönüştü: elim ne zaman manevra yapacağını, ayaklarım ne zaman gaza, frene basılacağını, gözlerim aynaları takip edeceğini artık ezbere biliyor. Bilincimin çok işin içine girmesi gerekmiyor.

Bilincimi dahil etmeden araba kullanabildiğimi, daha doğrusu bu istikamette gidebildiğimi ilk fark ettiğim an, bir gün bölümün otoparkına park ettiğimde, evden bölüme nasıl geldiğimi hiç hatırlamadığımı anlamamdı. Sanki ışınlanmıştım. Kırmızı ışıkta bekledim mi, trafik var mıydı hatırlamıyordum hiç. Aklıma bir şey takılmıştı muhtemelen. İlk başlarda mutlu olmuştum, hatta geçen sene Oto-pilot Modunda Yaşamak diye bir yazı yazmıştım, ama nedense araba kullanmayı oto-pilot modunda yaşamaktan saymamıştım. Özgüvenin bir göstergesi olarak görmüştüm bu durumu.

Başkanım sağolsun, yeni yol inşaatı için güzergâhları değiştirdiğinden, ODTÜ’den Bilkent tarafına geçmek için eskiden kampüsten çıkıp sola dönülürken, şimdi Eskişehir yoluna çıkmak gerekiyor. Eskişehir yolu beni hep korkuturdu, bir iki kez kullanmıştım şimdiye kadar. Bir cesaret çıktım, ama Eskişehir yoluna gireceğime İstanbul yoluna girmişim. Kilometrelerce gittim, U dönüşü falan yok, tabela yok, yol dümdüz Şaşmaz’a çıkıyor. Baktım Çayyolu yazıyor bir süre sonra, rahatladım. Ama bir yaklaştım, canım başkan o yolu da kapatmış. Etimesgut’a doğru gidiyorum resmen. Evden 30 km uzaklaştım.

Bu arada fark ettim ki, uzun zamandır ilk defa araba kullanırken anda kalabiliyorum. Geçmişe ya da geleceğe değil, yalnızca eve gidecek yolu bulmaya, yola odaklanmışım. Ne güzel bir şey bu diye düşünürken, baktım aklım bu konuya daldı. Biraz önce, neredeyse meditatif bir durumda odaklanmışken, odaklandığımı düşünerek odağı kaybettim. Bu arada Eskişehir tabelasından döndüm bir süre sonra, meğer bu yol da yine o kapanan yola çıkıyormuş, 20 km boyunca daire çizmişim yani. İçinden çıkılmayan şu rüyalar gibiydi.

Sonra bari Konya yolundan eve döneyim diye Konya tabelasından saptım, nasıl olduysa Cepa’nın önüne çıktım. (öptüm seni başkanım) 11 yıldır Ankara’dayım, ilk defa Cepa’yı görünce bu kadar mutlu oluyorum. Ondan sonra eve rahatlıkla geldim.

Bu gün, en az 60 km araba kullanarak eve ulaşmış oldum. Ama bu minik deneyim bana iki şeyi gösterdi:

i. Araba kullanma konusunda kendime güvenim çok çok azdı. Fazla heyecanlanıyordum. İki sene önce, Hacettepe kampüsünde kaybolup Beytepe kapısı yerine Eskişehir yolundan çıktığımda, heyecandan kalbim yerinden çıkacaktı. Arabanın kontağını kapattığımda ellerim titriyordu. Ama bugün gayet rahattım, iki defa tur atmama rağmen, yol beni Etimesgut’a ya da Kızılay’a çıkarsa bile, yolu bulacağımdan emindim. Özgüven sınavını asıl şimdi geçtim. 🙂

ii. Anda kalabildiğimi hissetmek, harika bir duyguydu. Geçmişin ya da geleceğin sürekli aklımıza gelmesi zihnimizin bize oynadığı küçük bir oyun. Günlük işlerimizi de oto-pilota aldığımızda zihnimizde abidik gubidik fikirler dolanıp duruyor. Ama bugün yaşadığım gibi tehdit anlarında, avcı-toplayıcı atalarımızdan miras aldığımız genler harekete geçiyor: alarmda olabiliyor, tüm algılarımızı sonuna dek açabiliyoruz. Bu mükemmel bir şey değil mi?

Kendimizi eğitsek de keşke, böyle zorunluluk anlarında değil, her istediğimizde bu becerimize ulaşabilsek. Zihni biraz geriye itip, duyularımızla bilincimiz arasındaki akışı tam olarak sağlayabilsek. İnsan türü adına akıl almaz bir gelişme olurdu.